KANUN-I ESASİNİN İLANI

18 Mayıs 2016 10:55
Okunma
4580
KANUN-I ESASİNİN İLANI

 

Prof. Dr. Selda Kaya KILIÇ 
 
Mithat Paşa’nın Sadrazamlığı
Kanun-ı Esasi Tasarısı Bakanlar Kurulunda görüşülüp son şeklini almak üzere iken Mehmet Rüştü Paşa’nın sadrazamlık görevinden çekildiğini ve yerine Mithat Paşa’nın 19 Aralık 1876’da sadrazam olduğunu görüyoruz. Rüştü Paşa’nın kendi isteği ile görevden ayrılmasının birçok nedeni vardır.
Özellikle Abdülaziz’in tahttan indirilmesine karışanlar arasında yer aldığı için, Abdülhamit’in nezdinde güvenirliği yoktu. Kendisi de bunun farkındaydı. Önerilerinin çoğu saray mensuplarının da etkisiyle padişah tarafından geri çevrilmekteydi. Hatta II. Abdülhamit tahta çıktığında, hattıhümayunun hazırlanma işini ona vermesi gerekirken Mithat Paşa’ya vermişti. Hâlbuki padişah ona onayı olmadan hiçbir şey yapmayacağını söylemişti.[1] Seraskerlikten Abdülkerim Paşa’yı azlederek yerine Redif Paşa’yı getirmesi, Kanun-ı Esasi hazırlıklarını yönlendirmeye çalışması, sadrazamın itibarının düştüğünü göstermekteydi. Rüştü Paşa bütün bunların farkındaydı. Bardağı taşıran son damla Mısır askeri meselesi[2] oldu. Bu konuda padişah ile sadrazamı arasında çıkan anlaşmazlık sonucu Rüştü Paşa istifa etti.[3]
Aslında Mehmet Rüştü Paşa, Rusya’nın Osmanlılar ile olası bir savaş hazırlığına başlaması, Osmanlı topraklarındaki Hristiyan halkın haklarını görüşmek için, İstanbul’da uluslararası bir konferans hazırlıklarının yapılmaya başlanması, Kanun-ı Esasi ilanının hazırlıklarının ilerlemiş olması gibi konularda sorumluluk almamak için 19 Aralık 1876’da istifasını vermiştir. Rivayete göre, istifasını padişaha bildirirken Mithat Paşa’nın sadarete getirilmesini tavsiye etmişti.[4] Rüştü Paşa’nın, istifası ile II. Abdülhamit, Mithat Paşa’yı sadarete getirmiştir.[5] Böylece Mithat Paşa ikinci defa 19 Aralık 1876’da sadrazam olmuştur.[6]
Mehmet Rüştü Paşa’nın istifası komisyon tarafından hazırlanan kanun tasarısının görüşmelerinin sona ereceği bir döneme rastlamaktadır. Onun sadrazamlıktan ayrılmasından beş gün sonra Kanun-ı Esasi ilan edilecektir.[7]
Mithat Paşa’nın sadarete geldiği günlerde devletin durumu hiç de iç açıcı değildir. Sırbistan ve Karadağ ile savaş devam etmekte, Rusların savaş hazırlığı sürmekte, İstanbul Konferansı da başlamış bulunmaktadır. Tabii bu arada bir yandan da Kanun-ı Esasi hazırlıkları sürdürülmektedir.
Mithat Paşa’nın sadarete gelmesi ortalığı sarsmıştır. Pek çok karışıklıkların yaşandığı bir dönemde böyle birisinin sadrazam olması gerçekten önemli bir olaydır. Mithat Paşa’nın sadrazam olmasından halk çok memnun olmuştur. Bundan başka dışta da Macarlar ve İngilizler sevinmişlerdir. O dönemde İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi olan Sir Henri Elyot kendi hükûmetine çektiği bir telgraf da Mithat Paşa’yı övmektedir.[8] Telgrafta, Mithat Paşa’nın meşruti idareden yana olduğu da ifade edilmektedir.[9]  
Diyebiliriz ki yabancı devletler Mithat Paşa’yı çok iyi tanımaktadırlar. Örneğin Prens Bismark, Şark Meselesi ile ilgili bir konuda gazetecilerle görüşürken Mithat Paşa’dan bahis açılınca “Şüphesiz Mithat Paşa şu asrın büyük adamlarındandır. Beka kalırsa Şark işleri yola girecektir...” demektedir.[10] Aslına bakmak gerekirse Abdülhamit, Mithat Paşa’nın sadrazam olmasına memnun olmamıştır. Başka çıkar yol kalmadığından onu istemeye istemeye göreve getirmiştir.[11]
Bu arada Rus Elçisi İgnatyef ise Mithat Paşa’nın sadarete gelmesinden hiç hoşlanmamıştır.[12]
II. Abdülhamit, Mithat Paşa’yı sevmediği, fikirlerini beğenmediği hâlde, hattıhümayunda sözünü ettiği zorlukların üstesinden ancak onun gelebileceğini bildiğini, yerli yabancı kamuoyu nezdinde de ünü olduğu için, bu göreve atamak zorunda kalmıştı. Mithat Paşa da padişahın, hakkındaki düşüncelerini biliyor, ona güvenmiyordu. Abdülhamit tahta çıkarken okuyacağı hattıhümayun metnini hazırlama görevini ona vermiş ancak kapsamını beğenmediği için değiştirerek başka bir biçimde yeniden düzenleyip okutmuştu.
Öte yandan Namık Kemal’in mabeyin kâtipliğine, Ziya Paşa’nın da mabeyin başkâtipliğine getirileceği konusunda, Mithat Paşa’ya verdiği sözü de tutmamıştı. Başkanlığını yaptığı komisyonun sözünü ettiğimiz yorucu çalışmalar sonunda hazırladığı Kanun-ı Esasi’yi ilan edip yürürlüğe koymak için, kendi deyimi ile milletine de güvenerek sadrazamlık görevini kabul etmişti.
Mithat Paşa sadrazam olduktan sonra Bakanlar Kurulu, tasarı üzerinde son görüşmelerini tamamlamış ve padişahın onayı alınarak 7 Zilhicce 1293 (23 Aralık 1876) günü törenle 1876 Anayasa’sı ilan edilmiştir. Yapılan tören ile ilgili ayrıntılı bilgiler dönemin gazetelerinde yer aldığı gibi, törende bulunarak II. Abdülhamit’in hattıhümayununu okuyan Mahmut Celalettin Paşa “Mirat-ı Hakikat”te özet bilgiler vermektedir. Onun verdiği bilgilerle Ahmet Saib’in gazetelerden derlediği bilgiler birbirine uymaktadır. Dönem gazetelerinde 8 Zilhicce tarihli Ceride-i Havadis, 9 Zilhicce tarihli Sabah gazetesi ile aynı tarihli diğer İstanbul gazetelerinde törenle ilgili ayrıntıları ve Kanun-ı Esasi’nin önemini, padişahın ne kadar meşrutiyetçi olduğunu belirten yazılar yer almaktadır. Bu yazılar ve sözünü ettiğimiz kaynaklara göre törenin oluşu şöyledir:
Törenin yapılacağı gün oldukça yağmurluydu, Babıali Meydanı’nda “Hünkâr Dairesi” önüne Osmanlı bayrakları ile donatılmış bir özel kürsü konmuştu. Hava yağmurlu olduğundan, ileri gelenler için birçok çadırlar kurulmuştu. Çağrılı bulunan eski ve yeni bakanlar, ulema, askerî rical hazır bulunuyorlardı. Halktan binlerce kişi Sirkeci İskelesi’nden Babıali’ye uzanan büyük caddeyi hınca hınç doldurmuşlardı. Ayrıca askerler bando eşliğinde caddenin iki tarafına dizilmişlerdi. Herkes Mithat Paşa’nın saraydan çıkmasını heyecanla bekliyordu.
Sadrazam; arkasında “Mabeyn-i Hümayun Başkâtibi” Sait Paşa ile birlikte yanında padişahın hattıhümayunu ve Kanun-ı Esasi olduğu hâlde, denizden Sirkeci İskelesi’ne çıkmış, oradan bando eşliğinde karşılanarak Babıali’ye gelmişti. Burada Sait Paşa, hattıhümayunu çıkarmış, öpüp başına koyduktan sonra sadrazama vermişti. Mithat Paşa da aynı şekilde hattı alıp okuması için, “Amedi-i Divan-ı Hümayun Reisi” Mahmut Celalettin Bey’e (Paşa) teslim etmiş, o da saygıyla açık ve yüksek bir sesle okumuştu. Okuma bitince hazır bulunanlar alkışlamışlardı. Daha önce basılarak hazırlanan Kanun-ı Esasi ve hattıhümayun nüshaları halka dağıtılmıştı. Arkasından Mithat Paşa kürsüye çıkmış, padişahın lütfen inayet buyurarak ihsan ettiği Kanun-ı Esasi’nin halk için çok önemli bir ihsan olduğunu ve bunun için padişaha sonsuz şükran sunmak gerektiğini dile getirmişti.[13] Ardından Edirne müftüsü tarafından güzel bir dua okunmuş ve halk canıgönülden “Âmin!” diye bağırmıştı. Öte yandan, İstanbul’un çeşitli semtlerinde 101 pare top atılmaktaydı. Nihayet bando selam marşı çalıp da asker “Padişahım çok yaşa!” diye bağırmaya başlayınca halk da onlarla beraber aynı sözü tekrarlamıştı.[14]
Tören bitiminde sadrazam, şeyhülislam, bakanlar ve ulemadan pek çok kişi birlikte Saraya gederek padişaha teşekkür etmişlerdi. Bunların arasında gayrimüslim ileri gelenleri de vardı.
O günün gecesi Hristiyanların dinî liderleri toplanarak Sadrazam’ın konağına gitmişler, bu büyük başarısından dolayı Mithat Paşa’yı tebrik etmişlerdi. Aynı zamanda bütün vilayetlere telgraf çekilerek Meşrutiyet’in ilan edildiği duyurulmuş, cami ve kiliselerde dua edilmesi istenmişti.
 
Kanun-ı Esasi’nin Karşılanışı
Kanun-ı Esasi hazırlıkları yapılırken kamuoyunda, basında konunun tartışıldığını biliyoruz. Komisyon üyelerinin de hazırlanacak Anayasa konusunda görüş birliği içinde olmadıklarını görmüştük. Genel bir değerlendirme yaptığımızda Kanun-ı Esasi’ye karşı olanların üzerinde durdukları başlıca hususlardan biri; anayasalı rejimin hükümdarın egemenliği yerine, halkın egemenliğini koymak olduğunu bir İslam devletinde Müslüman olan ve olmayan kişilerin yönetime katılmalarıyla din-devlet ayrımının yapılacağı, bu yüzden böyle bir düzenlemeye gerek olmadığı konusuydu. Diğeri ise Tanzimatçı görüş olarak nitelendirilen görüştü. Buna göre Tanzimat; tebaanın haklarını, özgürlüklerini, eşitliğini sağlamıştı. Hükümdar bu hakları kendi iradesini kullanarak bahşetmişti. Bu İslam’a uygundu, çünkü hükümdar isterse “zamanın maslahatına göre”, tebaasına haklar bağışlama hakkına sahipti. Bu yüzden Meşrutiyet rejimine gidilirse, Müslümanların hukuku yok olacak, Kanun-ı Esasi ve Mebuslar Meclisi Hristiyanların kanun koyucu olmasını sağlayacak, bu da bir İslam devletini Hristiyan oylarına bağlamak demek olacaktı.
Öte yandan meşruti bir yönetimin gerekliliğini savunanların dayandıkları gerekçeler de vardı. Bunların içinde Bahriye Meclisi Zabıt Kâtibi Esat Efendi’nin 6 Kasım 1876 (17 Şevval 1293) tarihinde bastırdığı bir risale, “Hükûmet-i Meşruta” başlığını taşımakta olup soru ve cevap şeklinde idi. Meşrutiyet konusunda kamuoyunun merak ettiği sorulara cevap aranmıştı. Sekiz sayfadan oluşan bu broşürde, Meşrutiyet rejimi anlamına gelen Hükûmet-i Meşruta, Osmanlılara Anayasa rejiminin ne olduğunu, anayasalı bir toplumun neler kazanabileceğini öğretmeyi amaçlamıştı. Kitapta soruları soran isimsiz kişinin, aslında 1876’da oluşan Osmanlı kamuoyu olduğunu Esat Efendi’nin kamuoyunun merakını çeken soruları saptayarak cevap verdiğini görüyoruz.[15] Sonuçta, çok şey söyledikten sonra şeriatın anayasal bir düzenlemeye elverişli olduğunu böyle bir düzenlemenin hem Müslüman hem Hristiyanlara yararlı olacağı kanısına varmaktaydı.
Görüldüğü gibi daha Kanun-ı Esasi hazırlanmakta iken kamuoyunda konu çeşitli yönleriyle ele alınıp irdelenmekteydi. Bu tartışmalar Anayasa’nın ilanı ile bir süre son bulmuş, yerini kutlamalar ve sevinç gösterilerine bırakmıştı. İlanı izleyen tarihlerde İstanbul’da çıkan gazetelerde, bu kutlamalar ile ilgili bilgiler olduğunu belirtmiştik. Ahmet Saib’in derlediği bilgileri aktardıktan sonra, ülkenin çeşitli bölgelerinden İstanbul’a gönderilen kutlama yazılarından ilk kez arşivden aldığımız örnekleri vermekle yetineceğiz.
Kanun-ı Esasi’nin ilanından sonra İstanbul’da yapılan resmî tören dışında başka kutlamaların da yapıldığını görüyoruz. İstanbul’da hem Müslüman hem de Müslüman olmayan halk hep birlikte kutlamalara katılmışlardı. İçlerinde yabancı bankerlerin, Galata sarraflarının, tüccar ve esnafının bulunduğu büyük bir kalabalık; Borsa Komiseri Abidin Bey’in başkanlığında ve mızıka eşliğinde, İstanbul sokaklarında yürüyüp “Padişahımız çok yaşa!” nutukları atmışlardı. Müslüman ve Müslüman olmayan halkların memnuniyetlerini dile getirmek için Türkçe, Rumca ve Ermenice olarak meşruti yönetimi öven konuşmalar yaptıkları kaynaklarda belirtilmektedir. Bu kutlamalara katılanlar arasında dört beş bin kadar da “talebe-i ulum” bulunmakta idi. Abdülhamit, köşkünden bu gösterileri seyretmekte iken Mabeyin Müşiri İngiliz Sait Paşa’yı göndererek Borsa Komiseri Abidin Bey ile adamlarını, hocalarla birlikte huzuruna kabul etmişti. Bilindiği gibi Abidin Bey; Kanun-ı Esasi hazırlama komisyonunda üye olarak bulunmuş, etkili bir kişi idi. II. Abdülhamit, Abidin Bey ve yanındakileri huzurunda taltif etmişti.
Bu büyük kalabalık grup; daha sonra Mithat Paşa’nın konağına gitmiş, burada “Hukuk-ı umumiyenize dokunur bazı şeyler teklif olunmakta imiş! Konferans kararını kabul etmeyiz, harp ederiz.” diye bağırmıştı. Ancak sadrazam, topluluğa hitaben bir konuşma yaparak kendi sadareti zamanında devlet ve milletin şerefine dokunur bir şey yapılamayacağını belirttikten sonra kalabalık dağılmıştı. O gece bütün İstanbul sokakları ışıklarla donatılarak halk sabaha kadar kutlama yapmıştı. Bu kutlamalar ve şenlikler birkaç gün daha devam etmişti.[16]
Öte yandan Kanun-ı Esasi’nin ilan edildiği tarih resmî gün olarak kabul edilmiş, yıl dönümlerinde kale ve top bulunan yerlerde beşer top atılarak kutlanması kararlaştırılmıştı.[17]
Kanun-ı Esasi’nin ilan edildiği gün sadrazamlık makamından bütün vilayet, sancak ve kazalara bir telgraf çekilmiştir. Telgraf da padişahın hattıhümayunu ile ülke yönetiminde yeni bir düzenleme yapılması için bakanlar, ulema ve diğer ileri gelenlerden Babıali’de oluşturulan komisyonun görevini tamamlamış olduğunu “Tanzim olunan Kanun-ı Esasi’nin İlan ve İcrası Hakkında” verilen hattıhümayunun ise, “bugünkü cumartesi” günü okunarak yürürlüğe girdiği, “usul-ı istibdada hitam verilerek şer-i şerifin akıl ve hikmetin her zaman için tasvip ve tahsin eylediği usul-ı cedide-i meşveret yüz bir pare top atılarak ilan edildiği, böylece Tanzimat’ın bahşeylediği ırz, can ve mal güvenliğine ilaveten hürriyet-i şahsiyeyi ve akvam-ı Osmaniye meyanında ittihat ve müsavat-ı kâmileyi dahi temin...” ettiği belirtiliyor; bunun için memnuniyetin ifade edilerek padişaha teşekkür edilmesi ayrıca toplar atılarak durumun bölgelerinde de ilan edilmesi ve isteyenlerin dinî tören yapmalarına izin verilmesi, ayrıca “tanzim olunacak teşekkürlerin posta ile irsalinin tavsiye ve ihtar” olunduğu belirtiliyordu.[18]
Verilen bu talimat doğrultusunda ülkenin her tarafında Kanun-ı Esasi’nin ilanından dolayı törenler yapıldığı, padişaha dua edildiği, gönderilen telgrafın okunarak halka duyurulduğu hususlarını kapsayan teşekkür yazıları İstanbul’a gönderilmeye başlamıştı.
Bu yazılar, bir araya getirilerek sadrazama sunulmuş ve padişaha da arz edilmiştir. Başbakanlık Arşivi Kısım No: 23, Evrak No: 308, Zarf No: 10, Karton No: 67-70’te “Kanun-ı Esasi’nin ilk ilanından sonra vilayetlerden gelen teşekkürnameler ve maruzat tezkereleri 4 klasör ve 15 gömlekte 599 vesika.” adıyla kayıtlara geçmiş olan bu belgelerin ifade edildiği gibi 599 sayıyı bulmadığı görülmüştür. Numarasını verdiğimiz dosyada 47 ayrı belgenin bulunduğunu, bunlardan dokuzunun teşekkürnameleri arz yazılarından, kalanının da çok imzalı teşekkürlerden oluştuğu tespit edilmiştir. Tasnif kaydında sözü edilen 599 belgenin ne olduğu hakkında bu safhada bilgi edinmemiz mümkün olamamıştır.  
Elimizdeki teşekkürnamelerin kapsamına gelince bir kısmı Arap vilayetlerinden gelmiş olup Arapça yazılmıştır. Bir kısmı Müslüman halkın yaşadığı yörelerden gönderilmiş olup yönetici meclis üyeleri, ulema ve ileri gelenlerin isim ve mühürlerini kapsamaktadır. Müslüman ve Hristiyanların bir arada yaşadıkları yörelerden gönderilen, teşekkürnamelerde ise Müslümanların mühürlerinin yanı sıra gayrimüslimlerin hem mühürleri hem de kullandıkları yazıyla isimleri ve imzaları yer almaktadır. Bütünü sadrazamlık makamına hitaben yazılmış olup bir kısmının da nereden gönderildiklerine dair ifadeler yer almaktadır. Devrin gazetelerine de kısmen yansıyan bu teşekkürnamelerden özetle birkaç örnek vermekle yetineceğiz.
“Gümüşhane Sancağı meclis-i idaresi”nce sadrazamlık makamına hitaben yazılmış, 30 Aralık 1876 tarihli ve 22 mühürlü belgede; padişahın isteğiyle devlet yönetiminin “....bir Kanun-ı Cedit üzere tanzim ve tesisi” amacıyla oluşturulan komisyonun görevini tamamlayarak düzenlediği kanunun ilan edilerek uygulanması hususunda, padişahın hattıhümayununun öngördüğü gibi “istibdada hitam verilerek şer-i şerifin ve akl-ı hikmetin her zaman için tasvip ve tahsin eylediği usul-ı cedide-i meşveret ilan kılınmış olduğu” belirtiliyordu. Ayrıca bütün Osmanlılar için Tanzimat’ın öngördüğü can güvenliğine ek olarak Osmanlı halkına, kişisel hürriyet ve eşitlik tanındığı, böylece “şu devr-i celil-i hürriyete girildiğinden dolayı” toplar atılarak kutlamaların yapıldığı belirtilerek, 23 Aralık 1876 tarihli sadrazamlık makamından gönderilen telgrafın alındığı, “derhâl memurin ve ulema ve rüesa-yı millet ve sekene-i memleket hazır bulundukları hâlde” okunup top atılarak herkese ilan edildiği, padişahın tahta geçmesiyle “zaten usul-ı istibdadı o anda mahvederek müsavat-ı kâmile ve hürriyet-i şahsiyeyi” getirdiği, tamamlanan düzenlemelerle meşveret usulünün ilan edildiği, bunun herkese duyurulması için, kaza ve nahiyelerle, buralara bağlı yerlere tebligat yapılarak halka duyurulduğu, teşekkür için bu genel mazbatanın düzenlenerek sunulduğu ifade edilmekteydi.
Teşekkürnameyi liva mutasarrıfı, naip, müftü, muhasebeci, tahrirat kâtibi, idare meclisinin üyeleri, belediye meclisi ve üyeleri, ticaret mahkemesi başkanı ve üyeleri, mühürlemişlerdi. Mühürleyenler arasında gayrimüslim kimseler de yer almaktaydı.[19]
Preveze livası mutasarrıflığınca Yanya valiliğine gönderilen 26 Aralık 1876 tarihli teşekkür yazısında, bir önceki teşekkürnamedeki ifadelere benzer cümleler tekrarlanmaktaydı. Bütün Osmanlı uyruğu halkın, bir kat daha refah ve saadetini artırmak amacıyla ve “hürriyet-i şahsiye-i meşrualarını sağlamak amacıyla, padişahın buyruğuyla “Islahat ve Tanzimat-ı Celile-i Mülkiye” için, Kanun-ı Esasi’nin ilan ve icrasına geçilmekle efrad-ı Osmaniye’nin hürriyet-i şahsiyeleri dahi müsavat-ı kâmile ile temin ve ilan buyrulduğu” ifade edilmekteydi. Bunun sadrazam telgrafıyla kendilerine bildirildiği padişahın bu lütfundan bütün halkın hoşnut olduğu, padişaha duacı oldukları ifade ediliyordu.
Teşekkür yazısını; bir öncekinde olduğu gibi, mutasarrıf, naip, muhasebeci, idare meclisi üyeleri, gayrimüslim aza ve yöneticiler olmak üzere toplam 45 kişi imzalayıp mühürlemişti.[20]
Erzurum valisi tarafından gönderilen 28 Aralık 1876 tarih ve 147 mühürlü yazıda da benzer ifadeler yer almakta idi. “Akvam-ı Osmani meyanında ittihat ve musavat-ı kâmile” amacıyla padişahın “hürriyet-’i şahsiye” ilave buyrulduğu” istibdat yönetimine son verildiği, sadrazamlık makamının 11 Kanun-ı Evvel 1293 tarihli telgrafıyla kendilerine bildirildiği, bunun üzerine “bi’l-cümle heyet-i memurin-i askeriye ve mülkiye ve ulema ve muhtaran ve rüesa-yı ruhaniye ile sekene-i memleket kulları hazır oldukları hâlde ba-kemal-i tazim kıraat ve herkesin anlayacağı lisan ile tefsir ve beyan-ı keyfiyetle tenvir” edildikleri, padişaha duadan sonra kaleden toplar atılarak sevinç gösterilerinin yapıldığı, telgrafhane bulunan liva ve kazalara, sadrazam telgrafının bir suretinin derhâl çekildiği, telgrafhane olmayan yerlere de bir suretinin bastırılarak ulaştırıldığı, “teba-yı şahanelerinin ber-minval-ı maruz Osmanlılık nam ve şanını ve hürriyet-i şahsiyeyi ilân eden şu nimet-i cedide-i layezalden dolayı bilhassa” padişaha bağlılıklarını ve teşekkürlerini ifade ettiklerini dile getiriyorlardı.
Belgeyi mühürleyenler arasında vali, vali yardımcısı, defterdar, mektubi, Ermeni murahhası, Rum metropolit temsilcisi, kaza müdürleri, idare meclisi üyeleri, vilayette görevli diğer memurlar, mektep muallimleri bulunmaktaydı.[21]
3 Ocak 1877 tarihli, Adana vilayetinden sadrazamlığa gönderilen yazıda da aynı ifadeler kullanılmakta, mühür kısmında ise vali, hâkim, defterdar, mektubi, müftü, üçü gayrimüslim olmak üzere yedi idare meclisi üyesinin mühürleri bulunuyordu, Ayrıca Divan-ı Temyiz Heyeti (ikisi gayrimüslim 6 kişi), Meclis-i Temyiz Heyeti (biri gayrimüslim, 5 kişi), Ticaret Cemiyeti mensupları (üçü gayrimüslim, 11 kişi), Ziraat Cemiyeti (11 Kişi) mensupları da teşekkür yazısını mühürlemişlerdi.
Bir diğer teşekkür belgesi de “Kavala Ahalisi Kullarının Arıza-ı Umumiyeleridir” başlığı ile sadrazamlık makamına gönderilen 28 Aralık 1876 tarihli ve 68 mühür ve imzalı dokümandır.
“Meclis-i Ruhaniyan-ı Ermeniyan” ve “Meclis-i Cisman-i Ermeniyan”, “Sis Piskoposu Patrik-i Ermeniyan”, mühürlü 11 Ocak 1877 tarihli sadrazama hitaben yazılan teşekkür yazısında ise padişah tahta geçtiğinde bütün Osmanlı uyruğu olanların eşit olarak refah ve saadete ve şahsi hürriyete kavuşmaları için Meşrutiyet yönetimine geçileceğini ve Meclis-i Umuminin açılacağını duyurmuştu. Açıklamaya gerek yok ki “idare-i meşruta usulünün Avrupa devletlerinde tesis olunması, tesirat ve icbarat-ı semeresi bulunmuş iken Devlet-i Aliyye-yi Osmaniye bu esasın ittihazında mücerret hiss-i tabiiyesine ittiba eylemiş olduğu nizamat-ı celile-i mezkûrenin tamami-i icrasında tereddüt ve terahi olunmayacağı hakkında bir teminat-ı kaviye bulunmuş ve Kanun-ı Esasiye’nin tebaa-ı Devlet-i Osmaniye’den bulunan milel-i muhtelifeyi yekdiğeri ile hab ve revabıt-ı vatandaşıyla kaviyen akd ve rabt edeceği şüpheden müstağni görülmüş olduğundan Ermeni milleti kulları”nın öteden beri Osmanlı Devleti’ne bağlı kaldığı, üzerine düşen görevleri hakkıyla yerine getirmeye çalıştığı, bu yeni düzenlemeden ötürü de bağlılığını yenilemeyi, “500 senelik sadakat-ı cansiperane ile taht-ı âli-i baht-ı Osmani’ye sarılmış ve bunu her ne can ile sevmiş ve kendi menfaat-i milliyesini devlet-i metbuası menafiiyle merbut bulunduğunu kadimden beri bilmiş olan Ermeni milletinin her sınıf tebaa-yı Osmaniye’nin huzur-ı kanunda ve memleketin hukuk-ı vezaifinde mütesavi bulunması Kanun-ı Esasi’de münderic bulunmasından bir kat daha” memnun olarak “bundan böyle dahi mülk ve vatanın memuriyet ve terakkiyat ve muhafazası uğrunda” gerekeni canla başla yapmaya hazır olduğunu arz ve beyan ettiklerini, bütün Osmanlıların kişisel hürriyet ve saadetten yararlanmaları “ve imtiyazat ve muafiyat-ı milliyenin muhafaza ve istimrarı hakkında” padişahın bahşettiği izinden dolayı Ermeni kullarının teşekkür ve şükranlarını arz etmekteydiler.[22]
Aralık-Ocak 1876- 1877’de (gün belirtilmemiş Zilhicce 1293 tarihli) Çerkeş kaymakamlığından, sadrazamlığa gönderilen teşekkür yazısının kapsamı diğer sancaklardan gönderilenlerle aynı olmakla birlikte, resmî görevlilerin yanı sıra “meşayih ve eşraf-ı hanedan ve tüccaran ve müteberandan” 82 kişi olmak üzere 128 kişinin belgeyi mühürlediğini görmekteyiz.[23]
Kısmen aynen kısmen de özetle bir bölümünü aktarmaya çalıştığımız bu teşekkürnameler daha önce de belirttiğimiz gibi, hükûmetin isteği üzerine kaleme alınmış yazılardır. Elimizde çeşitli kesimlerin resmî istek olmadan, hoşnutluğunu belirten başvuruları ne yazık ki bulunmamaktadır. O yüzden ülkenin her yöresinden İstanbul’a gönderilen bu yazıları değerlendirirken çok dikkatli olmak gerekmektedir. Bununla beraber Osmanlı uyruğundaki bütün halka kişisel özgürlüklerin tanınmış olmasının gerçekten memnuniyet yarattığı, özellikle Müslüman olmayan toplulukların hoşnut oldukları açıkça görülmektedir. Ermeni cemaati temsilcilerinin gönderdikleri teşekkürnamenin bir ilginç yanı da Avrupa’da anayasal düzene geçilmesinin Osmanlılara örnek teşkil edildiği fikrinin ifade edilmiş olmasıdır. 500 yıldan beri devlete bağlı olduklarını, kendilerine verilen imtiyaz ve şahsi hürriyetle, bu bağlılıklarını devam ettireceklerini beyan etmelerine karşın II. Abdülhamit döneminde Ermeni Sorunu’nun yeni bir boyut kazandığı da çok iyi bilinmektedir.
Bununla birlikte, Kanun-ı Esasi’nin hazırlanış döneminden itibaren böyle bir düzenlemeye gerek görmeyen ulema sınıfı, saray mensupları bulunuyordu. Bunlar, Kanun-ı Esasi ilan edildikten sonra da çeşitli vesilelerle bu görüş ve düşüncelerini dile getirmekte ve padişaha sunmaktan geri kalmıyorlardı.[24]
Ayrıca padişaha geniş yetkiler tanındığı, özellikle 113. maddeye yapılan ekle Kanun’un bir anlamının kalmadığı görüşünde olan Osmanlı aydınları da vardı. Ancak bunlar, hiç yoktansa eksik de olsa anayasal bir düzenlemenin yapılarak parlamenter bir sisteme geçilmesinde yarar görmekteydiler. Dönemin basını bu aydınların denetiminde olduğu için yapılan düzenlemeleri onaylayan yazılar yayımlamaktaydılar. Az da olsa basın hürriyeti ile ilgili düzenlemeleri yetersiz gören, tenkit yazıları da vardı. Bunların en ilginç örneği, Teodor Kasap Efendi’nin çıkardığı bir mizah gazetesi olan Hayal’de yer alan karikatür ve altına yazılan yazıydı.[25]
 
Kanun-ı Esasi’nin Kaynağına İlişkin Düşünceler
Kanun-ı Esasi hazırlanırken başvurulan kaynaklar hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Komisyon üyelerinden Namık Kemal, “... Dünyada saltanatlar için ne kadar Kanun-ı Esasi yapılmış ise cümlesi, müteaddit şerhleri ve esbab-ı mucibe mazbatalarıyla beraber, nazardan geçilerek intihap edilen kavaidin tatbikatından hasıl olmuş bir hulasadır. Yazanlar, bitirinceye kadar, laakal bin kitap karıştırdılar. Fransa Cumhuriyeti’nin Kanun-ı Esasi’sini veya Mithat Paşa Layihası namını verdiğimiz varakayı ele alarak ötesini berisini keyfemayeşa tağyir ile bir şey meydana çıkarmadılar...” diyerek Kanun-ı Esasi hazırlanırken birçok Anayasa’dan yararlanıldığını, yalnız Fransız Kanun-ı Esasi’sinden ya da Mithat Paşa tasarısından yararlanılmadığını açıkça ifade etmektedir.[26] Buna karşın Enver Ziya Karal, “Kanun-ı Esasi’nin Fransa, Belçika ve İngiltere’nin benzeri kanunlarından faydalanmak suretiyle meydana geldiği doğrudur. Bir dereceye kadar bu kanunların kopyası olduğu da kabul edilebilir…” demektedir.[27] Recai Galip Okandan da Karal ile aynı görüşte olup “…Bu komisyon Mithat Paşa tarafından Fransa ve Belçika esas teşkilat kanunlarından mülhem olarak kaleme alınan Kanun-ı Esasi projesini tetkike başlamıştı...” diyerek düşüncesini açıklamaktadır[28], Niyazi Berkes ise “Kanun-ı Esasi Komisyonuna getirilen ilk tasarının kimin tasarısı olduğu bugün bile bilinmiyor. Pek muhtemel olarak Mithat Paşa’nın Kanun-ı Esasi konusunu tartışmak üzere toplanan şûrada okumaya bile imkân bulamadığı tasarının, esas olarak alınmasına karar verilmişti. Alt komisyon bu tasarı üzerinde çalışmak, gerekli değiştirmeleri yapmak üzere kurulmuştu. Namık Kemal’e göre, alt komisyonun bitirdiği, komisyonca da kabul edilen tasarı sadece ilk tasarının mükemmelleştirilmesinden ibaret değildi. Gerek komisyona getirilen ilk tasarının gerek alt komisyonun hazırladığı ve Abdülhamit’e sunulan tasarının ikisinin de ilan edilmiş olan Kanun-ı Esasi metninin aynı olmadığını biliyoruz. Alt komisyon tasarısının, Mithat Paşa tasarısına dayandığı iddia edilmekle birlikte, hangi Avrupa Anayasa’sının model olarak alındığı üzerinde farklı görüşler vardır.”[29] Değerlendirmesini yaptıktan sonra ilgili dipnotta “...Bu Anayasa ne sadece Rıfat Bey zamanından beri bilinen “Restauration Charte”ından ve ne de doğrudan doğruya Belçika Anayasa’sından alınmıştır. Mithat Paşa tasarısı çok değişikliklere uğradığı hâlde, Kanun-ı Esasi’nin Mithat Paşa Anayasa’sı olduğu efsanesi Meşrutiyet Dönemi’ne kadar sürmüştür. Namık Kemal’in yazdıklarından anlaşıldığına göre tek bir model alınmamıştır. Muhtemel olarak 1831, 1852 Fransız yasaları, Belçika, Alman Reich yasası; Ermeni, Yunanistan, Romanya, Mısır ve Tunus yasaları incelenmiştir” [30] açıklamasını yapmaktadır.
Kanun-ı Esasi’nin Belçika Anayasa’sı göz önünde tutularak düzenlenmiş olduğu, Anayasa hukuku ile uğraşan bilim adamlarımızca da benimsenmiş görülmektedir. Bu görüşün kaynağı ise Osmanlı kanunnameleri üzerindeki çalışmaları ile ün yapmış Kraelitz-Greifenhorst’tur. Coşkun Üçok da “1876 Anayasa’sının Belçika Anayasa’sına ancak onun gibi güçler ayrılığına göre değil de güçler birliğine, özellikle yasama ve yürütme güçleri birliğine göre düzenlenmiş olan Prusya Anayasa’sına uyularak düzenlenmiş olduğunu ilk önce Wilhelm Bolland ve Erich Pritsch öne sürmüşlerdir. Ünlü Oryantalist Gotthard Jaeschke de bu savı, “1876 Osmanlı Anayasa’sı niteliği bakımından Prusya Anayasa’sına daha yakındır.” değerlendirmesini yaptıktan sonra Kanun-ı Esasi’nin Belçika Anayasa’sı değil, Prusya Anayasa’sı esas alınarak hazırladığını kısa bir karşılaştırma yaparak ortaya koymaya çalışmaktadır.[31]
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi’ne yazdığı “1876 Kanun-ı Esasi’si ve Türkiye’de Anayasa Geleneği” başlıklı yazısında Tarık Zafer Tunaya, “Anayasa’nın Esin Kaynağı” üzerinde durmuş, ne dereceye kadar yerli olduğu sorusuna cevap aramıştır. Namık Kemal’in en azından bin kitaptan yararlanıldığı iddiasının denetleme olanağından yoksun olduğunu “Bununla beraber yapılan araştırmalar sonucu; Sardunya Krallığı ve Avusturya Anayasaları gibi bazı yabancı Anayasaların çevrilmiş olduğu açıktır. Mithat Paşa’nın sunduğu tasarı gibi bazı kişisel raporlar da vardır. Sait Paşa, Fransa’nın 1848 ve 1858 Anayasalarını birleştirerek çevirmiş ve bir tasarı oluşturmuştur. Sunulan bütün tasarıları bilmiyoruz. Fakat ayrıca üzerinde çalışılmış 130 maddelik bir tasarı vardır. Bu tasarıda, 113. maddenin sürgün fıkrası yer almamaktadır. Görülüyor ki bugüne değin biraz da ezbere ve birinci el kaynaklardan yararlanmadan ileri sürülmüş olan Belçika, Polonya vb. örnekler iddiası ile yetinilemeyeceği açıktır. Prusya Anayasa’sına gelince bu konudaki bir karşılaştırma ciddi bir değer taşıyabilir.” demektedir. Ancak kesin bir sonuca o da varamamakta, 113. maddedeki sürgün fıkrasının bütünüyle yerli olduğunu vurgulamakla yetinmektedir.
Coşkun Üçok’un sözünü ettiği tebliğin tartışmalarında ise “...Onun içindir ki Prusya Anayasa’sıyla da fazla bir benzerlik olduğu kanısında değilim. Gerçi Osmanlı İmparatorluğu müessese ithalatı yaparken hiçbir zaman kendi toplumsal koşullarına göre yapmamıştır bunu, taklit gibi almıştır ama Prusya bana pek uzak geliyor. Bununla beraber bütün verilmiş olan tasarılar içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Çünkü hepsi yok ortada...” demektedir.
Görülüyor ki bugüne kadar eldeki bilgilere dayanılarak Kanun-ı Esasi’nin hazırlanışında hangi Anayasa, ya da Anayasaların göz önünde tutulduğu konusu açıklık kazanmış değildir. Adım adım hangi evrelerden geçilerek kesin şeklini aldığını belgeleriyle ortaya koymaya çalıştığımız 1876 Kanun-ı Esasi’sinin esin kaynağı elbette ki 19. asır Avrupa’sında karşımıza çıkan Anayasalardır. Bu Anayasalardan hangisinin veya hangilerinin esas alındığını saptamaya çalışmadan önce, Tanzimat Dönemi’nde diğer alanlarda yapılan yasal düzenlemelerde izlenen yöntemi belirtmede yarar vardır.
Bilindiği gibi Tanzimat’ın ilanı ile birlikte Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyeye yasa ve yönetmelik hazırlama görevi verilmişti. Bu kurul; Ceza Yasası, Eyalet Meclisleri Yönetmeliği, Askerlik Yasası, Arazi Kanunu, Vilayet Nizamnamesi gibi devlet yönetiminde Avrupa örneğinde düzenlemeler yapan önemli yasa ve yönetmelikler hazırlamıştı. Bu yapılırken daha çok Fransa’daki düzenlemeler göz önünde tutulmuş ancak yüzyıllardan beri süregelen kimi kural ve uygulamalar da yeni düzenlemelere yansıtılmıştı. Daha sonra Meclis-i Vâlânın bu görevi Şûra-yı Devlete devredilmişti. Kanun-ı Esasi’nin hazırlanması için komisyon oluşturulurken diğer yasal düzenlemeler Şûra-yı Devletçe hazırlanmakta, padişahın onayı ile kesinlik kazanmakta idi.
Anayasa hazırlamak da aslında bir kanun hazırlama ile aynı anlamı taşıyordu. Önemi ve özelliğinden dolayı, Dâr-ı Şûraya değil ama Dar-ı Şûra Başkanının, başkanlığında ve üyelerinin de katıldığı komisyona havale edilmişti. Elbette ki yeni komisyondaki üyeler ve başkanı, Tanzimat Dönemi yasal düzenlemelerinin yapılmasında izledikleri yönteme başvuracaklardı. Yani Belçika, Fransa, Prusya Anayasaları gibi erişebildikleri, elde edebildikleri Anayasaları inceleyecekler, bunlardan yararlanacaklar ve Osmanlı Devleti’nin yapısına uygun gördükleri bir Anayasa hazırlayacaklardı. Bunu yaparlarken de “Osmanlı” fikrini ve Osmanlı ülkesinin bütünlüğünü ana ilke olarak göz önünde tutacaklardı.
İlk tasarı hazırlanırken mukaddimenin oluşu, geleneksel Osmanlı anlayışının açıkça bir ifadesidir. Tıpkı Gülhane Hattıhümayunu’na bir girişle başlanılması gibi, Anayasa da girişle başlatılmaktaydı. Gördüğümüz gibi bu mukaddime diğer Anayasa taslaklarına konmamıştır. Ama önemli kısımları daha sistemleştirilerek aktarılmıştır. Dolayısıyla Avrupa Anayasaları ile benzerlikler aranırken kanımca bu ilk tasarının esas alınmasında sağlıklı bir sonuca varmak açısından yarar vardır.
Öte yandan Avrupa ülkelerindeki anayasal gelişmeleri bu ülkeler Anayasalarının birbirlerine etkilerini bilmeden Osmanlı Anayasa’sının hangisini veya hangilerini örnek aldığını anlamak mümkün değildir. Bunun için kısaca Avrupa’daki gelişmelere değinmemiz gerekmektedir.
Avrupa’da anayasal gelişmeler özellikle 1830 İhtilallerinden sonra hızlanmış, Fransızların İngiltere’deki düzenlemelere dayanarak hazırladıkları 1830 tarihli Fransız Anayasa’sı 1831 Belçika Anayasa’sına kaynaklık etmiştir. Belçika bu Anayasa’da halk ve ulusal egemenlik ilkelerini açıkça ilan etmiş, devrimci grupların isteklerini yerine getirmişti. Bu Anayasa’ya göre: “Bütün kuvvetlerin menşei halktır.” (madde 25); “Teşri-i kuvvet, kral, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından müştereken icra edilecektir.” (madde 26). Yargının bağımsızlığını ayrıntılarla açıklamamakla birlikte, önceki Anayasalara oranla daha iyi sağlamıştı. Kişisel özgürlük açısından kapsadığı hükümler bakımından da o zamana kadar kabul edilmiş, Anayasalara üstündü. Muhafazakârlarla liberaller arasında varılan anlaşma neticesinden dolayı ortaya çıktığından, iki partili bir sistem öngörüyordu. Bu Anayasa’nın 1848’den sonra yeterli görülmeyen ve yakınmalara neden olan eksikliği, seçimlere katılma hakkının dar bir gruba verilmiş olmasıydı. Bu sınırlandırma sonradan yavaş yavaş ortadan kaldırılacaktı. Kısacası Belçika Anayasa’sı daha çok İngiliz sistemine benzer bir düzenleme getirmekteydi.
Şubat 1848 İhtilali ile başlayıp, 1849 sonuna kadar geçen sürede Belçika Anayasa’sı diğer Avrupa devletlerinin Anayasaları üzerinde önemli etkiler yapmıştı. Sırasıyla Sardunya (4 Temmuz 1848), İsviçre (12 Eylül 1848), Hollanda (10 Ekim 1848), Fransa II. Cumhuriyet Anayasa’sı (4 Kasım 1848), Alman Reich’i (28 Mart 1848), Danimarka (5 Haziran 1849) ve Prusya (31 Ocak 1850) Anayasaları Belçika Anayasa’sından ilham alınarak hazırlanmışlardı. Bu Anayasalar ülkelerinde uzun süre uygulamada kalmışlardı.[32]
19. yüzyılın ikinci yarısında Anayasalarda çelişmeler ve değişmeler görülmüş, özellikle milliyetçilik fikri ağırlık kazanmıştı. 1871 tarihli Alman Anayasa’sında olduğu gibi, 1864 Yunanistan, 1866 Romanya, 1867 Avusturya, 1869 Sırbistan Anayasalarında da bu etkinin görüldüğü ifade edilmektedir. 1876 Osmanlı Kanun-ı Esasi’sinin Belçika Anayasa’sı ile benzerliği üzerinde durulmasının nedeni, belirtildiği gibi Belçika Anayasa’sının birçok Anayasa’ya kaynaklık etmiş olmasından ileri gelmektedir. Ne var ki yapılacak bir karşılaştırma, Osmanlı Anayasa’sının, Belçika Anayasa’sına ya da ona dayalı Anayasalara benzemediğini gösterecektir. Şekil bakımından benzerliklerin olması ise Osmanlıların bu dönemde yasa hazırlamada uydukları genel bir kuraldı.
Prusya Anayasa’sı ile Kanun-ı Esasi karşılaştırıldığında şekil bakımındaki bazı benzerlikler dışında çok büyük farklılıklar olduğu açıkça görülmektedir. Örneğin; meclisleri süresiz tatil veya feshetme hakkı, Kanun-ı Esasi’nin 7. maddesi ile padişaha bırakılmışken Prusya’da kral, meclisleri ancak bir toplantı yılı içinde bir ay tatil edebiliyordu (52. madde). Padişah iradelerinin ilgili bakan tarafından imzası gerekmezken Prusya Anayasa’sına göre bakan, kralın emirnamesini imzalar ve sorumluluk üstlenirdi (madde 48).
1876 Anayasa’sında din seçme özgürlüğü bulunmadığı hâlde, Prusya Anayasa’sında açıkça din seçme özgürlüğü hükme bağlanmıştır (madde 12). Yine düşünceyi açıklama özgürlüğü açıkça ifade edilmemiş, yalnız 12. maddede “Basın kanun dairesinde serbesttir.” denmekle yetinilmişken Prusya Anayasa’sının 27. maddesinde “Her Prusyalı sözle, yazıyla, yayın yoluyla ve resimle düşüncesini özgürce açıklamak hakkına sahiptir. Sansür konulamaz. Basın özgürlüğünün başkaca kısıtlanması ancak kanun yoluyla olur.” hükmü yer almaktadır. Yine dernek kurma hakkı, haberleşme özgürlüğü, toplanma özgürlüğü Prusya Anayasa’sında yer almışken Kanun-ı Esasi’de bu konularla ilgili hükümler bulunmamaktadır.
Daha önemlisi, yasama yetkisi konusunda da iki Anayasa arasında büyük farklılıklar olduğu görülmektedir. Aynı durum, yargı gücünün kullanılması ve mahkemeler için de söz konusudur. Ünlü 113. madde de Prusya Anayasa’sında yer almamıştır. Anayasa’nın değiştirilmesi ile ilgili hükümlerde farklıdır. Eğitim-öğretim, ülke yönetimi konularında da çok büyük farklılıklar olduğu görülmektedir.[33]
Bu farklılıklar göz önünde tutulduğunda Kanun-ı Esasi’nin Prusya Anayasa’sından esinlenerek hazırlandığını söylememiz mümkün değildir. Benzeri bir durum da Fransız Anayasa’sı için söz konusudur. Sait Paşa’nın tercüme ettiği Fransız Anayasa’sının, Kanun-ı Esasi’ye yansıtıldığı konusunu ilgili bölümde irdelemiştik. Şu kadarını belirtelim ki kimi benzerliklerin yanı sıra farklılıklar daha ağır basmaktadır. Bundan ötürü de Fransız Anayasa’sı esas alınmıştır, şeklindeki bir hükme varılması doğru olmaz.
Bu konuda sonuç olarak diyebiliriz ki, Belçika, Fransa, belki de Prusya Anayasaları, komisyonda incelenmiş, Kanun-ı Esasi’nin çatısının oluşturulup bölümlere ayrılmasında bu Anayasalardan yararlanılmış, kimi hükümler de tercüme edilerek Kanun-ı Esasi’ye aktarılmıştır. Bunun yapılmış olması da kanımızca doğaldır. Tarihimizde benzeri olmayan bir yasal düzenlemeyi başka nasıl yapabilirlerdi?
 
 
SONUÇ
Meşrutiyet’e doğru giden yolda, 1876 öncesi dönemi siyasi gelişmeleri araştırma ve incelemelere dayanarak Kanun-ı Esasi’nin ilanı için yapılan tören ve kutlamalarla ilgili farklı kaynaklardan derlenen bilgiler verildikten sonra, ilk kez ülkenin çeşitli bölgelerinden gönderilen teşekkür yazılarından önemli bulunanlardan bazıları özetlenerek aktarılmıştır. Böylece zorlama ya da merkezden gönderilen talimat doğrultusuyla da olsa, vilayetlerden gönderilen teşekkür yazılarından ilan edilen Meşrutiyet’in büyük bir heyecan uyandırdığı görülmüştür. Meşrutiyet’in ilan edilmesi ülkenin genelinde de çok büyük bir yankı uyandırarak geniş kitlelerin, yapılan işin niteliği ve niceliğinden haberdar edildiği saptanmıştır.
Kanun-ı Esasi’nin hangi Avrupa Anayasalarının örnek alınarak hazırlandığı sorusuna yanıt aranmıştır. Ancak eldeki bilgiler çerçevesinde kesin bir sonuca varılamamakla birlikte, gelişmelerini verdiğimiz yeni bilgileri göz önünde tutarak, herhangi bir ülkenin Anayasa’sından değil, erişilebilen, ulaşılabilen Anayasaların özellikle şekil bakımından göz önünde tutulduğu tespit edilmiştir. Kapsam bakımından ise Osmanlı saltanatının kazanılmış haklarının korunarak ülke yönetiminde daha önce yapılan düzenlemelere uygun Müslümanların ve Müslüman olmayanların yasa önünde hak ve sorumluluk bakımından eşitliğini vurgulayarak bir “Osmanlı toplumu” oluşturmanın amaçlandığı görülmüştür. Bunun için de toplanan Mebuslar Meclisinde nüfusları oranında temsil edilmeleri için düzenlemeler yapılarak seçimlerde eşitlik ilkesinin göz önünde tutulduğu bir kez daha belirlenmiştir.
 
 


[1] Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, Cilt I. , s.117.

[2] Mısır Hidivi, Osmanlı Devleti’nin savaş hazırlıklarına yardım etmek için İstanbul’a iki alay Arap askeri göndermişti. Sadrazam Rüştü Paşa, bu askerlerin Tuna boylarına gönderilmeyip İstanbul’da asayişin sağlanması için kullanılacağını Mısır Hidivi’ne bildirmişti. Ancak II. Abdülhamit buna karşı çıkarak askerin Tuna boylarına gönderilmesi konusu üzerinde ısrarla durmuş ve askerler gönderilmişti. Mahmut Celalettin Paşa, Mirat-ı Hakikat, age., s. 222- 223. II. Abdülhamit’in bu hareketinden de Sadrazamına güven duymadığı görülmektedir. O belki de Abdülaziz tahttan indirilirken Arap taburlarının kullanıldığını hatırlayarak bu askerlerin İstanbul’da kalmasını tehlikeli bulmaktaydı.

[3] Mahmut Kemal İnal, age. , c: V, s.117- 118; Ahmet Saib, age. , s. 61- 62; Mahmut Celalettin, age., s. 222- 223.

[4] Ahmet Saib, age., s. 62.

[5] Mithat Paşa, Tabsıra-ı İbret, İstanbul, 1325, s. 187.

[6] Padişah İngilizlerce de desteklenen Mithat Paşa’yı sadarete getirerek konferans ve sonrasında İngiltere’nin dostluğunu kazanmak istiyordu. Bu atama içeriden ve dışardan büyük bir memnuniyetle karşılanmış, atamanın duyulmasıyla Paris ve Londra borsalarında Osmanlı kâğıtları 5 frank değer kazanmıştı. Bekir Koç, Mithat Paşa (1822-1884), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 2002, s. 102.

[7] Mahmut Celalettin, Mirat-ı Hakikat, c. I, s. 222- 223.

[8] Ahmet Saib, age. , s. 62- 64.

[9] “Devletlim!
Mithat Paşa, Mehmet Rüştü Paşa’nın yerine sadrazam oldu. Şu tevcihin böyle bir zamanda ehemmiyet-i fevkaladesi vardır. Her ne kadar Mithat Paşa’nın fikirlerini ahvâl-ı hazıraya tatbik hususunda müşkülat görülür ise de hiç şüphe edilmemelidir ki, Türkiye’nin yetiştirdiği eazamın en hürriyetperveri ve en faalidir. Her ne zaman Memalik-i Osmani’de bulunan İslam ve Hristiyan ‘unsurların yekvücut olarak yaşamasını temenni eylemiş ve Sultan ila Sadrazam’ın kuvve’ hâkimiyetlerinin fevkinde olan idare-i Meşrutiyet’in taraftarı bulunmuştur. Bu zatı eski Türkler sevmezler, fakat ıslahatperver İslam ve Hristiyanların amid-i selamettir.... Fakat şu zamanda İngiltere’ye karşı besledikleri hassasiyeti bilemem” Henry Elliot (Elyot) diye bitirmektedir. Ahmet Saib, age., s. 64-65.

[10]   Ahmet Saib, age. , s. 65.

[11]   Mithat Paşa’nın Sadrazamlığa atanmasına ilişkin Hatt-ı Hümayun’ da Rüştü Paşa’nın hasta ve yaşlı olduğunu belirterek istifa ettiği, amacının devletin hukuk ve menfaatini korumak, mevcut sorunlara iyi bir çözüm getirerek karşılaşılan mali güçlüklerin üstesinden gelmek olduğu bunları ancak Mithat Paşa’nın yerine getirebileceğini vurgulayarak Sadrazamlığa atandığı belirtiliyordu. Hatt-ı Hümayun sureti için bakınız; Takvim-i Vekayi, 4 Zilhicce 1293, Sayı: 1855.

[12]   Ahmet Saib, age., s. 66.

[13]   Mithat Paşa’nın bu konuşması 9 Zilhicce 1293 tarihli Sabah Gazetesinde “Hatt-ı Hümayunun kıraatini müteakip Sadrazam Mithat Paşa tarafından irat olan makale”de yer almaktadır.

[14]   Ahmet Saib, Abdülhamit’in Evail-i saltanatı, s. 72-73; Mirat-ı Hakikat, s. 224; Sabah gazetesi, 9 Zilhicce 1293; Ceride-i Havadis, 8 Zilhicce 1293.

[15]   Esat Efendi’nin “Hükûmet-i Meşruta başlığıyla 17 Şevval 1293 tarihinde Babıâli caddesindeki mihran matbaasında bastırdığı risale aynen, Sami, Süleyman Paşa mahkemesi, Cilt I, Konstantiniye, 1328, s. 79- 88’de yer almakta olup, Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 319- 320’de genel bir değerlendirmesini yapmıştır. Ayrıca Tarık Zafer Tunaya, “İlk Osmanlı Anayasa Kitabı: Hükûmet-i Meşruta”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, C. I, s. 34- 35’te geniş bir özetini vermiştir.

[16]   Robert Devereux, The First Constitutional Period a Study of the Mithat Constution and Parliament, Baltimore, 1983, p. , 83- 84.

[17]   Takvim-i Vekayi, 1 Muharrem 1293, No: 1860.

[18]   “Kanun-ı Esasi’nin vaz’ını mübeşşer vilayata çekilen telgrafname-i sami.” Sabah gazetesi, 9 zilhicce 1293.

[19]   Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Kısım No: 23, Evrak No: 308, Zarf No: 10, Kutu No: 67- 70.

[20]   Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Kısım No: 23, Evrak No: 308, Zarf No: 10, Kutu No: 67- 70.

[21]   Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Kısım No: 23, Evrak No: 308, Zarf No: 10, Kutu No: 67- 70.

[22]   Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Kısım No: 23, Evrak No: 308, Zarf No: 10, Kutu No: 67- 70.

[23]   Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Kısım No: 23, Evrak No: 308, Zarf No: 10, Kutu No: 67- 70.

[24]   Özkaya, Yücel “Birinci Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet Hakkında Ortaya Konulan Görüşler ve Parlamento Usulü Hakkında Bir Layiha”, DTCF Cumhuriyet’in 60. Yılına Armağan Dergisi, Ankara, 1987.

[25]   Vücudu halatlarla bağlanmış bir insan karikatürü altında Kanun-ı Esasi’nin 12. maddesi yazılıydı. “Matbuat kanun dairesinde serbesttir.”

[26]   Fevziye Tansel, Namık Kemal’in Hususi Mektupları II, İstanbul ve Midilli Mektupları, T.T.K., Ankara 1960,s:258.
  Ayrıca, M. Cemal Kuntay, Namık Kemal Devri’nin İnsan ve Olayları Arasında II, s. 92.

[27]   Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt VIII, Ankara, 1962, s. 228.

[28]   Recai Galip Okandan, Amme Hukuku Tarihimizde Birinci Meşrutiyet Devri ve Karakteristik Vasıfları, İstanbul, 1941, s. 29.

[29]   Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, 1978, s.321.

[30]   Niyazi Berkes, age. , s.604, Dip not; 30- 31.

[31]   Coşkun Üçok “1876 Anayasa’sının Kaynakları” Türk Parlamentoculuğunun İlk Yüzyılı, 1876- 1976, s, 1- 25.

[32]   Prof.Dr. H, Flanz, Gisbert, (çev: Dr. Necat Erder, Şerif Mardin, Aydın Sinanoğlu), XIX. Asır Avrupası’nda Anayasa Hareketleri, Anayasacılık Hareketlerinin Mukayeseli Olarak İncelenmesine Giriş, Ankara, 1956, s. 75- 86.

[33]   Prusya Anayasa’sının Türkçeye çevrilmiş metni Coşkun Üçok’un “1876 Anayasa’sının Kaynakları” tebliğine ek olarak verilmiştir. Karşılaştırmamızda bu metin esas alınmıştır.