ATATÜRK VE EĞİTİMDE LAİKLİK

21 Mart 2019 15:02 ÖZEN TOPÇU
Okunma
196
ATATÜRK VE EĞİTİMDE LAİKLİK

ATATÜRK VE EĞİTİMDE LAİKLİK
Özen Topçu

Giriş: Tarihten günümüze kadar ülkelerin hâkimiyet yapıları, yönetimlerinin temelindeki iradenin kaynağına göre sınıflandırılır. Ülke yönetimindeki iradenin kaynağına kişiler, hanedanlar sahipse “monarşi”, kaynak uhrevi ise “teokrasi”, kaynağın akıl ve bilim prensiplerine dayandığı durumda ise “laik” devlet düzeni ortaya çıkar. Atatürk ilkelerinin temelini teşkil eden laiklik ilkesi her şeyden önce yönetim iradesinin bilime ve akla dayanmasını benimsemiştir.
    Laiklik, devletin siyasi yapısını, hükûmet ve idarenin işleyişini, toplumun eğitimini, yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralların, dinî prensiplere değil, bilimsel yaklaşımlara, toplumsal ihtiyaçlara ve hayatın gerçeklerine dayalı olmasıdır. Laiklik yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni imparatorluğun politik yapısından ayıran en önemli özelliklerin başında gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin akılcı ve bilimsel yöntemle gelişmesinin teminatı laikliktir. Laiklik Türk devriminde kademe kademe gerçekleşmiş, devlet, hukuk ve öğretim sistemlerinde yerleşmiştir.
    Biz bu çalışmamızda, laikliğin eğitim ve öğretim sistemimize katkılarını ele alacağız. Laik eğitimin değerini anlamak için de öncelikle Atatürk öncesi – ya da laiklik öncesi – Türkiye’deki eğitimin ne hâlde olduğuna dikkat çekeceğiz. Osmanlının son dönemlerindeki laik dışı uygulamalardan ibret dolu örnekler sunacağız. Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi; “Sekiz asırlık Endülüs’ü Afrika’dan akın akın gelen gerici medrese taassubu yıkmıştır. Yedi asırlık Osmanlı İmparatorluğu’nu, müspet ilimleri kapıdan sokmayan 17. asır sonrası medreseleri yıkmıştır.”  Din alet edilerek yapılan garip uygulamaların Osmanlının sonunu getirdiğine işaret ettikten sonra, laik eğitimin Türkiye’de uygulama sürecini ve önemini açıklamaya çalışacağız.
    Bilindiği gibi, Atatürk önderliğinde gerçekleşen Türk devrimi, ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır. Ulusal bağımsızlığı ve özgür düşünceyi temel aldığı için de Türk aydınlanmasıdır. (Rönesansı)  Laiklik ise Türk devriminin temel taşıdır. Atatürkçü düşünce sisteminin özünü oluşturan akılcı ve bilimci tutumun sarsılmaz parçasıdır. Türk devriminin temel hedefi olan çağdaşlaşmanın vazgeçilmez şartıdır.
    Prof. Dr. Reşat Kaynar şöyle diyor: “Neden dolayı Atatürk laikliği getirmiştir? Atatürk, neden laikliğin Türk toplumuna yerleşmesini hedef olarak seçmiştir? Çünkü Atatürk görmüştür ki, modern Batı toplumları, düşünce ve bilim hayatını din kurallarının baskısından uzaklaştırıp devlet yönetiminde bilim ve aklı egemen kıldıktan sonra süratle gelişmiş ülke hâline gelmişlerdir.”

Osmanlı Eğitim Sisteminde Laik Dışı Uygulamalar:

Fatih Sultan Mehmet’in bilime karşı gösterdiği ilgi ve koruyuculuk, onun Orta Çağ’dan kurtulma çabası içinde olan bir dünyada, Avrupa’daki hükümdarların çoğundan önce bir Türk Rönesansını tasarladığını göstermektedir. Ancak Fatih sonrası Osmanlı toplumunun sosyokültürel yaşamında ve eğitim kurumlarında yerleşmiş bulunan ve “imanı akıldan üstün tutan” İmam-ı Gazali felsefesi, eğitim programlarının ve bilimsel etkinliklerin yalnızca “dinsel bilimler” ile sınırlandırılmasına yol açmış, felsefe, astronomi, tıp, matematik gibi –Fatih döneminde okutulan – bilimler eğitim programlarından çıkartılmıştır.  Artık 17. yüzyıldan itibaren Osmanlının en yaygın eğitim sistemi olan ve ilköğretimden yükseköğretime kadar uzanan medreselerde yalnızca din öğretisi uygulanacak, bu durum, çöküşü ve felaketi getirecektir.
    Medrese öğreniminde en önemli yeri Arapça tutuyordu. Daha ilk medreselerden başlayarak, son devirlere gelene kadar medreselerin ilim dili Arapça olarak kalmış, ana dil olan Türkçe medreselerde yer almamıştır.  Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan 20. yüzyılın başlarına kadar ülkenin bilim ve yargı hayatına medreseler egemen olmuşlardır. Yargının en yüksek makamı olan şeyhülislamlık ve daha aşağılara doğru kadılık, müftülük ve naipliklere sadece medreseliler atanmıştır.
    Bilindiği gibi, İslamiyet’te ruhbanlık yoktur. Ancak İslam tarihinin akışı içinde İslam dünyasında “ilmiye sınıfı” adıyla anılan fiilî bir ruhban sınıfı ortaya çıkmış ve bu sınıf kendisini İslam dininin temsilcisi addederek devlet ve toplum hayatında her şeye egemen olmuştur. Osmanlıda ise Şeyhülislamlık Kurumu adıyla bir makam icat edilmiştir. İlk kez Fatih’in babası II. Murat (1404-1451) zamanında, 1424 yılında Şeyhülislamlık adıyla, yöneticilerin talebi hâlinde devletin hukuksal ve siyasal uygulamalarının şeriata uygun olup olmadığına karar vermek üzere bir devlet müftüsü atanmış ve bu göreve Molla Fenȃri getirilmiştir. Şeyhülislamlara aynı zamanda Osmanlı ülkesindeki bütün ilmiye sınıfının başkanlığı görevi verilmiş ve kendilerine kadıları, kazaskerleri, müftüleri, müderrisleri atama ve görevden alma yetkisi verilmiştir.  Beş yüz yıllık uygulama süresi içerisinde Şeyhülislamlığın elbette bazı iyi işler yaptığı olmuştur. Ancak zamanla yozlaşan bu kurum, zararlı ve ne yaptığı anlaşılmaz bir hâle gelmiştir.
    Burada, makale konumuz olan “eğitim” ile ilgili olarak, verilen bazı garip fetvalara birkaç örnek verelim: Bir kere, eğitimin başlıca kaynağı sayılan matbaanın ülkemize 300 yıl gibi bir gecikmeyle gelmesinin tek sorumlusu fetva müessesesidir. Atatürk, 5 Kasım 1925’te, Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında bu konuya değinerek şunları söylüyordu:
    “Bütün cihana karşı İstanbul’u (1453’te) ebedî olarak Türk milletine mal etmiş olan kuvvet ve kudret, hemen hemen aynı tarihlerde icat edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul ettirmeyi başaramamıştır.”
    Dinin, eğitime alet edilmesi, 16. yüzyılda yalnız felsefe ve tıpta değil; evren ve doğa olayları hakkında yazılanlar ve yapılanlar da bu alanlarda her şeyi Tanrı’ya ve meleklere bağlayan, Orta Çağ düşüncesinin aşılamadığını göstermektedir. Dünyanın, okyanusun içinde yüzen bir karpuz olduğuna; yağmur ve kar dolu bulutların, yağması gereken yerlere görevli melekler tarafından taşındığına; gelgit (met-cezir) olayının, denizden sorumlu meleğin ayağını denize sokup çıkarmasıyla gerçekleştiğine; depremin, yeryüzünü elinde tutan meleğin hareketi ile olduğuna inanılması ve bilgin sayılanların böylesi şeyleri kitaplarına yazmaları; 1577’de kurulan gözlem evinin, “gökleri gözlemenin Allah’a karşı küstahlık olduğu ve uğursuzluk getireceği” fetvasıyla topa tutularak yıkılması, dönemin bilimsel karanlığını açıkça ortaya kaymaktadır.
    II. Mahmut Dönemi’nde (1808-1839) açılan Tıbbiyedeki anatomi derslerinde Müslüman cesetlerinden yararlanılmasına devrin şeyhülislamı izin vermediğinden dersler yapılamıyordu. 1831’de İstanbul kapılarına dayanmış olan veba salgını karşısında yürütülmek istenen karantina uygulamasına “karantina Frenk âdetidir. Ehliislam dininde buna riayet caiz değildir.” diye karşı çıkılmış, İstanbul halkı bu salgın karşısında yedi yıl savunmasız bırakılmış; aynı şekilde paratonerlerin minarelere takılmasına da izin verilmemiştir. 16. yüzyılda Piri Reis’in Atlas Okyanusu’nun haritasını çizdiği ülkemizde, 19. yüzyılda coğrafya derslerinde harita göstermenin şeriata uygun olup olmadığı tartışılır olmuştu.
    Osmanlının son dönemlerinde bunlara benzer, akla mantığa aykırı birçok girişimler görmek mümkündü. Ancak burada, bu kadarı da olmaz ki dedirten bir uygulamaya yer vermek istiyorum. Bu, dini devlet ve dünya işlerine karıştıran yobaz ve sakat zihniyetin nelere sebep olabileceğinin resmidir. Enver Behnan Şapolyo anlatıyor:
    “… Bir kısım cahiller ise okullara giren kara tahtaya bile karşı çıkmaktan kendilerini alamamışlardı: Bu devirde birtakım manasız taassupların vukuu insanı güldürmektedir. O zaman açılan rüştiye mekteplerinde, talebelerin tebeşirle kara tahtalar üzerine yazı yazmalarına karar verilmişti. Bütün dünya dershanelerinde bir kara tahta vardır. Çocuklar bunun üzerinde hesap meseleleri halleder, yazı yazarlar. Muallim istediğini yazar. Bu kara tahtanın kȃfir mekteplerinde bulunduğunu ileri sürerek “Kara tahta kȃfirdir, Müslüman mektebinde işi nedir?” diye söylenmeye ve onu mektebe sokmamak için gürültü etmeye başladılar. Nihayet kara tahtalardan birini Mekke’ye götürdüler, “hacı” yaptılar. Bu suretle aslı kȃfir olan kara tahta Müslüman bir hacı olarak mekteplere girdi. Bu meseleye gülmeli mi, ağlamalı mıdır? İşte, Tanzimat’a, yeniliğe düşmanlık bu gibi garibelerle oluyordu.”  İnsan bunları okudukça, dini devlet ve dünya işlerine karıştırmanın sonunun nerelere varabileceğini görebiliyor. Yaptıkları her türlü saçmalıkları dinimizin emri diyerek, Allah’ın insanlığa gönderdiği son din olan İslam’ı kötüye kullanmaya, ondan çıkar sağlamaya çalışıyorlar. Turhan Olcaytu haklı olarak şöyle sesleniyor: “Atatürk, hiçbir şey yapmamış olsaydı dahi, sadece bu millete laikliği getirdiği için Tanrı’nın en sevimli kulu olurdu.”
    Osmanlıda laik eğitime geçiş çabaları Tanzimat’la başlar. Ancak uygulamada ilerleme sağlanamamış, girişimler fikir düzeyinde kalmıştır. Tanzimat’ın ileri gelenlerinden Ali Paşa (1815-1871), 1857 yılında kaleme aldığı bir tasarısında şunları dile getiriyordu: “Milletimizin eğitim ve bilgisini lüzumlu seviyeye çıkarmak ve bunun için gayret göstermek farzdır. Bunu yapmazsak biteriz. Etrafımıza Çin Seddi gibi duvarlar çeksek de bilgili toplumlar bize hükmeder ve parça parça her şeyimizi elimizden alırlar.”
    Bilindiği gibi Osmanlıda II. Mahmut tarafından Avrupa tarzı rüştiye, idadi ve sultaniler açılmış, ancak gericilerin tepkisinden çekinilerek medreselere dokunulamamıştı. Böylece mektep ve medrese adlarında, biri bu dünyaya, diğeri öteki dünyaya (ahirete) yönelik eğitim yapan, birbirinden farklı ve çoğu zaman birbirine düşman iki başlı eğitim yıllarca sürecek, nihayet Atatürk’ün 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu (eğitimin birleştirilmesi) ile tek elden devletin denetimine geçecektir.
    Tanzimat Dönemi’nde Osmanlıda eğitim ve öğretim işleri için, başında bir Nazır’ın (Bakan) bulunduğu Maarif-i Umumiye Nezareti kuruldu. (17 Mart 1857) Böylece, Osmanlı tarihinde ilk kez olarak maarif (eğitim ve öğretim) işleri hükûmet içinde bir nazırla temsil edilen kurumsal bir nitelik kazanmıştır.  Demek ki, 1299’da kurulan Osmanlı İmparatorluğu’nda toplumun eğitim ve öğretiminin devletin görevi hâline gelmesi için aradan 558 yıl geçmiştir. 23 Nisan 1920’de kurulan yeni Türk devletinin ise ilk icraatı, hemen bir hafta sonra, 2 Mayıs 1920’de Millî Eğitim Bakanlığının teşkilidir.

Türkiye’de Laik Eğitime Geçiş:

Atatürk’ün önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı yıllarında laik ve ulusal bir devlet planlandığı için, yapılan bütün faaliyetlerde laik anlayışın izlerine rastlamak mümkündür. Türk devrimi, Osmanlı İmparatorluğu’nun dayandığı Tanrı hakları sistemi yerine, Fransız İhtilali’nin ortaya koyduğu insan hakları sisteminin bir ürünü olan ulusçuluk ve laiklik temeli üzerine oturuyordu.
    Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Samsun’a çıktığının 3’ncü günü, 22 Mayıs 1919’da İstanbul’a, Sadaret’e (Başbakanlığa) gönderdiği raporunda, İzmir’in Yunan işgali altına düşmüş olmasına Türklüğün tahammülü olmadığını belirterek izlenecek yolu söyle belirliyordu: “Millet birlik olup, ulusak hâkimiyet esasını ve Türklük duygusunu kendisine hedef edinmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.”  İşte bu ifade, artık bu topraklarda hanlara, hanedanlara, sultanlara dayalı meşruti yönetimlerin sona ereceğinin, bunun yerine millet egemenliğine dayanan demokratik, laik bir ulusal devletin kurulacağının ilk resmî belgesidir. 
    Mustafa Kemal Paşa Samsun’a ayak bastığı günden başlayarak bütün konuşmalarında Türk ulusunun kurtuluşuna ve yükselişine ait prensipleri ortaya koyarken, her defasında “millet”, “irade-i milliye”, “milliyetçilik”, “vicdanı millî” kavram ve düşüncesini, kurmayı tasarladığı yeni devletin temel direkleri olarak bilinçli ve sistemli bir şekilde kullanmıştır.  Amasya Genelgesi’nde, “milletin istiklȃlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” ifadesi ile başlayan laiklik atılımı, Erzurum Kongresi’nde kabul edilen “Kuvayimilliyeyi amil ve iradeimilliyeyi hâkim kılmak esastır.” anlayışıyla devam etmiştir. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması ise laiklik alanında yaşanmış olan çok önemli bir adımdır. Egemenlik hakkını halka devreden bu uygulamayı, 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun kabul edilmesi takip etmiş ve böylece yasal düzenleme yapılarak hâkimiyetin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğu kabul edilmiştir. Kurtuluş Savaşı ile birlikte yürütülen laikleşme çabaları eğitim alanında da aynı kararlılıkla sürdürülmüştür.
    Atatürk’ün eğitime öğretime her şeyin üzerinde değer verdiğine en iyi örnek, onun, Türk’ün ölüm kalım mücadelesi verdiği Sakarya Meydan Muharebelerinden hemen önce, 16 Temmuz 1921’de Ankara’da İlk Millî Eğitim Şürası’nı toplamasıdır. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden kadın ve erkek 250 öğretmene  hitap etmek üzere cepheden toplantıya gelen Atatürk, bu kongrede öğretmenlerimizin önünde, Türk eğitim tarihimizin en önemli tespitlerini yapmıştır.  Atatürk, burada yaptığı konuşmada:
“Bugüne kadar izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin ulusumuzun gerileme tarihinde en önemli etken olduğu kanısındayım. Onun için bir millî eğitim programından söz ederken, eski devrin hurafelerinden, toplumsal yapımızla hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen tüm etkenlerden tamamen uzak, millî özelliklerimizle ve tarihimizle bağdaşabilen bir kültürden bahsediyorum.”23 sözleri ile eğitimin ulusal ve laik olmasının ilk temelini atmıştır.24 Atatürk’ün bu şurayı toplamasındaki amacı; tüm yurtta cahilliği ortadan kaldırmak için okuryazar oranını artıracak planları yapmak, Türk toplumunu daha ileri bir seviyeye götürmek için eğitimi rehber edinmek, eğitim programlarını ülke gerçeklerine göre hazırlamak, eğitim ve öğretim birliğini sağlamaktı.25 Yunan ordusunun Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladığı günlerde böyle bir toplantının yapılmış olması büyük bir cesaret örneğidir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu zor ve kritik günlerde kongreye zaman ayırması, açış konuşmasında Türk millî eğitim sisteminin temel ilkelerini ortaya koyması ve özellikle kadın eğitimi üzerinde özenle durması çok önemli adımlardır. O, bu davranışıyla cehaletle mücadelenin düşmanla mücadele kadar önemli olduğu mesajını vermeye çalışmıştır.26
    Atatürk, yine Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği yıllarda, 1 Mart 1922’de TBMM’nin üçüncü  yasama yılını açış konuşmasında ulusal eğitim sistemimizin kurulması konusunda şunları söylüyordu:
    “Efendiler, yüzyıllardan beri milletimizi yöneten hükûmetler eğitimi geliştirme dileğini belirtmişlerdir. Ancak bu dileklerine ulaşmak için Doğu ve Batı’yı taklit etmekten kurtulamadıklarından, sonuç milletin cahillikten kurtulamamasına neden olmuştur. Bu hazin gerçek karşısında bizim uygulamak zorunda olduğumuz eğitim politikamızın ana hatları şöyle olmalıdır: Demiştim ki, bu milletin gerçek sahibi ve sosyal yapımızın gerçek unsuru köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar eğitim nurundan yoksun bırakılmıştır. Bundan dolayı, bizim uygulayacağımız eğitim politikasının temeli ilk önce var olan cehaleti yok etmektir…”27
    Atatürk, büyük zaferi kutlamak üzere İstanbul’dan Bursa’ya gelen öğretmenlere, 27 Ekim 1922’de hitap ederken, laik öğretimin gereklerini şöyle açıklıyordu:
    “Bir milletin gerçek kurtuluşu, eğitimde başarıya ulaşmakla mümkün olur. Bu başarı için de hepimizin tek vücut, tek fikir olarak esaslı bir program üzerinde çalışmamız gerekir. Bence bu programın temel iki noktası:

    1. Toplumsal yaşamımızın gereklerini karşılaması
    2. Çağın gereklerine uygun olmasıdır.28

    Laik eğitime geçişin en önemli adımı 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yani eğitimin birleştirilmesidir. Atatürk’ün ulusal temellere dayanan çağdaş bir devlet ve toplum oluşturulması amacına yönelik toplumsal ve kültürel değişim hareketi (devrim) zincirinin en önemli halkalarından olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu, çağa uymada başarısız kalmış eğitim ve öğretim sistemini ve kurumlarını değiştiren siyasal, sosyal ve kültürel dönüm noktası, Türk toplumunun demokrasiye uyumunu sağlayan sınır çizgisi olmuştur.29 Tevhid-i Tedrisat Kanunu, ülkedeki bütün eğitim öğretim kurumlarını; mahalle mektepleri ve medreseleri, Tanzimat Dönemi’nin getirdiği yeni okulları (idadiler ve sultaniler) ve yabancı dilde eğitim veren kolejler ve azınlık okullarını Eğitim Bakanlığına bağlayarak eğitim ve öğretimde birliği (tevhidi) sağlamıştır.30
    3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı kanunla kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun maddeleri özetle şu şekildedir:

    1. Türkiye sınırları içindeki tüm okullar Maarif Vekâletine bağlanmıştır.
    2. Şeriye ve Efkâf Vekâleti ve özel vakıflarca yönetilen büyün medrese ve mektepler Maarif Vekâletine devredilmiştir.
    3. Şeriye ve Efkâf Vekâleti bütçesinde mektep ve medreseler için ayrılan bütçe Maarif bütçesine nakledilecektir.
    4. Maarif Vekâleti, yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere Darülfünun’da bir İlahiyat Fakültesi, iman hatiplik vazifesi için de ayrı okullar açacaktır.
    5. Müdafaa-i Milliye Vekâleti’ne (Millî Savunma Bakanlığı) bağlı ortaokul ve liseler ile Sağlık Bakanlığına bağlı Darüleytamların (Yetimhanelerin) bütçeleri ve öğretim kadroları Maarif Vekâletine bağlanmıştır.31

    Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği bir sistem olarak benimsenmiş bulunmaktadır. Yeni Türkiye’nin kültür yaşamında çok önemli bir başarı sağlayan bu kanun, aslında büyük bir kültür hamlesidir. Eğitimin birleştirilmesi ile 19. yüzyıldan sonlarından beri Türkiye eğitiminde görülen, mektep ve medrese adlarıyla devam eden iki başlı eğitime son verilmiş, dinî otoritenin devlet otoritesinden ayrılmasına paralel olarak öğretimin de laikleştirilmesi bu kanunla sağlanmıştır. Ayrıca Cumhuriyet kuşaklarının hurafelerden ve yabancı fikir ve tesirlerden uzak, millî bir terbiye sistemi ile yetiştirilmesi olanağı da elde edilmiştir.32 “Öğretim birliği” ilkesi, modern eğitim sistemlerinin kendine özgü özelliklerinde biri ve başta gelenidir. Diğer bir ifade ile laik devlet ilkesinin gereğidir.33
    3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler de tarihe karışmıştır. Kapatıldıkları 1924 yılında ülkede 479 medrese ve 18.000 medrese öğrencisi vardı. Bunlardan ancak 6.000’i gerçekten öğrenci idi. Geri kalanlar kayıtlarını yaptırıp, askerlikten geri bırakılma gibi hakları elde ettikten sonra bir daha medresenin semtine bile uğramayanlardı. II. Abdülhamit devrinde (1876-1909) çıkarılan bir kanunla, medrese öğrencileri askerlik yapmaktan affedilince buralar tam bir asker kaçağı yuvası hâline gelmişti.34 Bakımsız ve hocasız medreselerde verilen eğitimin seviyesi de oldukça düşüktü. Medrese binalarında inceleme yapan bir kurul, bunlardan hiçbirinin okul binası olarak kullanılamayacağı hakkında rapor vermiştir.35
    Burada, Prof. Dr. Enver Ziya Karal’dan bir alıntı yapalım. Karal, Kurtuluş Savaşı’nın en bunalımlı günlerinde cepheye yakın bir kasabada geçen bir olayı şöyle aktarıyor:
    “Atatürk, 1921’de Batı Cephesi Karargâhı’nın Akşehir’de bulunduğu esnada bu kasabanın medreselerinde incelemeler yapmıştı. Eskiden Akşehir’de 40 kadar medrese varmış. İstiklal Savaşı’nda bunlardan öğretim yapanların sayısı üçe düşmüştü. Atatürk bu medreselerden birini ziyaret ederek bir hocanın vermekte olduğu Arapça (lisanü’l-Arabi) dersinde bulunmuş ve tepkisini şu sözü ile yansıtmıştır.
    - Hoca Efendi, memleket savaşıyor, bağımsızlık ve varlığını kurtarmaya çalışıyor. Böyle önemli zamanlarda lisanü’l-Arabi ile vakit geçirmek bu gürbüz Türk çocuklarını alıkoyarak bu karanlık odalara tıkmak günahtır… Akşehir, bir Anadolu, bir Türk kasabasıdır. Burada Arapça konuşan kimse yoktur. Onun için burada Arapça öğrenmeye de lüzum yoktur. Çünkü bugün Arapça artık ilim ve fen dili değildir.”36
    Atatürk’ün laik eğitime bakış açısı konusunda bir örnek daha verelim: Atatürk, 1924 yılında Trabzon’a yaptığı ziyarette Trabzon Lisesinde (16 Eylül 1924) bir tarih dersinde “Osmanlı İmparatorluğu neden batmıştır?” sorusunu sormuş, yeterli cevap alamayınca şunları söylemiştir:
    “Osmanlı İmparatorluğu, Türk tarihinde din ile devlet işini birbirine karıştırma hatasının son kurbanıdır… Ben dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inançlı bir Müslüman’ım. Din ne vakit devlet ve dünya işlerine müdahale etmişse millet için bir felaket olmuştur. Ama tekrar edeyim, bu hiçbir zaman dinin bizatihi aleyhine olmuş demek değildir. Bunu tasrih etmek isterim.”37

Sonuç:

Atatürk’ün tüm yaşamı boyunca âdeta üzerinde titrediği, hiçbir ödün vermeden uygulamaya çalıştığı, akıl ve bilimin, özgür düşüncenin simgesi olarak hayata geçirdiği devrim hareketi laikliktir. Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin akılcı ve bilimsel yöntemle gelişmesinin teminatıdır. Niyazi Berkes, Türk ulusunun gelişmesini engelleyen nedenler sıralamasında gericiliği en önemli etken olarak gösterirken38 laikliğin gerçekleşmesini ise “çağdaşlaşma” olarak ifade etmiştir.39 Çağdaş olma, toplum ve devlet yaşamını akla, bilime dayatma, ancak ve ancak laiklik ilkesinin eğitimde, siyasada, devlet ve toplum yönetiminde ve örgütlemelerinde eksiksiz uygulanmasıyla gerçekleşir.40
    Düşüncenin inançtan bağımsızlaşamaması, metafizik dünya görüşünün, taassubun, bilimin gelişmesine engel olması demektir. Laik düşünce, mutluluğun, sosyal adaletin ve iyiliğin, ölümden sonra gerçekleşmesini beklemek yerine; onların, yaşarken, bu dünyada gerçekleşebileceğini savunur. Laisizm, gücünü bilimin objektif ve etken yöntemlerinden alır. O yüzden duygusallığı değil, evrenselliği; kısmiliği değil, bütünü anlamayı; ayrıcalığı (imtiyazı) değil, liyakati ve başarmayı ilke edinir.41
    Atatürk’ün Türk ulusuna hedef gösterdiği “çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” ülküsü, laikliğin sağladığı özgür düşünce, akıl ve bilimi rehber edinme sayesinde mümkün olacaktır. Çağdaşlaşma, millî birlik ve beraberlik, demokrasi ve özgürlük ancak laiklik ilkesine samimiyetle bağlı kalınarak sağlanabilir ve korunabilir. Atatürk için Türk’ü kurtarmak demek, onu akıl ve vicdan hürriyetine kavuşturmak, ona yeniçağ eğitimi vermek demektir. Ulusal kurtuluşun temeli, bunun içindir ki laiklik ve eğitim birliğidir.42 Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi; Dumlupınar Zaferi (30 Ağustos) vatan bütünlüğünü kurtarmıştır. Millet bütünlüğünü kurtaran ise eğitim birliği ve laikliktir.43