GELECEĞE NASIL YÖN VERİLİR?

16 Nisan 2019 13:32 Prof. Dr.Ayşe İLKER
Okunma
66
GELECEĞE NASIL YÖN VERİLİR?

Dünyanın en gelişmiş devletleri,  çok uzun süren  bilimsel çalışma ve plan-programlar sayesinde bulundukları noktalara gelebilmişlerdir. Devlet ve toplum olarak, kendinizi nerede ve nasıl konumlandırdığınızı belirlemeniz gerekir.  Ekonomik, siyasi, teknolojik ve kültürel yönden büyük ve gelişmiş denilen devletler, bunu  yapmışlardır. Türk devletinin de gelecekte kendisini nasıl görmek istediği ve nerede konumlandırması gerektiği çok önemli bir konudur. Bunun için yapılması gereken pek çok teknolojik,  kültürel ve siyasi çalışma vardır; ancak bunlardan çok daha önemli olduğunu düşündüğüm bir konuya temas etmek istiyorum bu yazıda. Geleceğe yön vermek demek, çocuklarımız ve gençlerimizi düşünmek ve onları hem bilgi seviyesi bakımından hem de sağlık bakımından kendisine yeten ve güvenen bireyler hâline getirmek demektir. Onları sağlıklı yetiştirmek ve geleceğine yön vermek için iki beslenme türüne odaklanılması gerekmektedir:  Birincisi bedensel beslenme ikincisi zihinsel beslenme. Doğal afetler ve savaşlar sonucunda ortaya çıkan kıtlık, büyük devletleri hem kendi vatandaşlarını hem de pek çok ülkede açlık sınırında yaşayan diğer insanları, yaşanılan zamanlarda açlıkla yüz yüze bırakmamak için yeni önlemler almaya itmiştir. Bu önlemlerin başında insanın doyması için en önemli besin kaynağı olan buğdayı çoğaltma ve kolay üretme çalışmaları gelmiştir. 1940'lı yıllara kadar, buğdayın genetiğinde büyük değişiklikler yapılmamışken, bu tarihten sonra yukarıda söylenen sebeplerden dolayı  sürekli değiştirme ve yenilenmeler meydana gelmiş, laboratuvar çalışmalarında boy, başak, doluluk ve hasat gibi ölçeklere dayanılarak kolay üretilebilecek verimli buğday türleri ortaya çıkarılmıştır. Yeni türler ortaya çıkarılırken esas alınan tür, Türk buğdayı olarak bilinen ve Anadolu'da yüzlerce yıl ekilip biçilen "Siyez" buğdayı idi.  "Kırmızı buğday" adıyla da bilinmekte olan bu tür, gluten oranı az olduğu için kana çabuk karışmamakta ve kandaki şeker oranını artırmamaktaydı. Defalarca genetik değişime uğratılan kırmızı buğdayın günümüzde son olarak getirildiği hâli ise tabiri caizse bir "zehir" hâlini almıştır. Siyez buğdayının kromozom sayısı doğal hâlde 14-16 iken, İsrail ve Amerika'daki laboratuvar çalışmalarından sonra elde edilen buğdayların kromozom sayısı 30-40 olmuştur. Bazı yayınlarda kromozom sayısı 80'i bulan buğday türlerinin olduğu da belirtilmektedir. İşte bu buğdaylar ve yan ürünleri, vücuda girdiğinde "zehir" etkisi yapmakta, çok hızlı kana karışmakta ve kan şekerini hızlıca yükseltmektedir. Ayrıntıları pek çok bilimsel makalede ele alınan bu konuların bize gösterdiği en önemli şey, çocuklarımızı ve gençlerimizi genetiği değiştirilmiş bu buğdaylarla beslemeye devam edersek, hastalıklı bir nesil meydana getirmekte olduğumuzdur. Bilindiği üzere son elli yılda Türk toplumunda diyabet, şişmanlık (obezite) ve tansiyon hastalıkları üçlü beşli katlarda artış göstermektedir. Bunun en önemli sebeplerinin başında beslenme alışkanlığı ve genetiği değiştirilmiş buğdaydan hasıl  olan unlu ürünler ve ekmek tüketimi gelmektedir. O hâlde, yukarıda söylediğimiz sözü burada yineleyelim: Geleceğe yön vermek için çocuklarımızın ve gençlerimizin bedensel beslenmesinde son derece dikkatli ve titiz davranmamız gerekmektedir. Aksi, hasta bir toplum ve sürekli ilaçla yaşamak zorunda kalan bireyler olacaktır.
Beslenmenin ikinci türü, zihinsel beslenme demiştik. Zihinsel beslenmeden, daha çocuk yaşlardan itibaren gerek ailede gerekse okulda kitap okuma ve yazı yazma eylemleriyle tanıştırılmayı anladığımı ifade etmek istiyorum. İnsan beyni, sürekli çalıştırılırsa ve bilgi akışı sürekli olursa yeni üretimlerde bulunabilmektedir. Yine bilindiği üzere, özellikle Avrupa ve Amerika'da, sağlık alanındaki iyileştirmelere koşut olarak insan yaşının uzamasıyla birlikte, yeni zihinsel problemler ortaya çıktı. Bunama bunların başında geliyordu. Ancak günümüzde bunamadan başka baş edilmesi gereken çok önemli bir zihinsel hastalık var karşımızda: Alzaymır. Beynin küçülmesi ve beyin hücrelerinde  ipliksi plaksı maddelerin artması sonucunda oluştuğu düşünülen Alzheimer, artık çağın en büyük problemlerinden biri olarak görülüyor ve karşılaşılma oranı gün geçtikçe artıyor. Ancak, bu hastalığa mahkûm değiliz. Hastalıkla ilgili yüzlerce makale var literatürde. Bunlar, hastalığın sebeplerinden tedavi yollarına ve önlem alınmasına kadar pek çok konuda  ele alınmış ve çoğu somut verilere dayanarak yazılmış yazılar. Makaleler dışında kitaplar da var elbette. Beni böyle bir konu ele almaya, düşünmeye ve bu yazıyı yazmaya götüren  sebeplerden biri  yakın zamanda Alzaymır ile ilgili okuduğum bir kitap. TÜBİTAK tarafında basılmış kitabın adı: Belleğin Tükenişi. Kitap, Jay Ingram tarafından yazılmış ve M. Ender Arkun’un kaleminden   tercüme edilmiş. Bu kitapta en çok dikkatimi çeken ifadelerden  biri "fikri yoğunluk" kavramı oldu. Beyin işlevleri ve Alzheimer araştırmaları için gönüllü olarak denek olmayı kabul eden rahibeler üzerinde yapılan bir araştırma, gençlik yıllarında özellikle 19 yaşlarından itibaren "fikrî yoğunluk" içinde olmuş kişilerin beyinlerinin küçülmediği ve ipliksi ve plaksı maddelerin oluşmadığı yönünde. Fikrî yoğunluk içinse, yazma eylemi ön plana çıkarılıyor.  19 yaşlarında yoğun fikrî çaba içinde olan, duygu ve düşüncelerini ayrıntılı olarak yazan bir rahibenin beyninin küçülmediği anlatılıyor eserde.  İşte bu bilgiden dolayı "zihinsel beslenme" kavramını kullanıyorum ve çocuklarımızı ve gençlerimizi kitapla ve yazıyla ne kadar çok fikir yoğunluğu içinde bırakırsak o kadar çok çağın hastalıklarından uzaklaştıracak ve geleceğe sağlıklı nesiller bırakabileceğiz. Bizde genellikle okuma alışkanlığı kazanma konusunda zorluklar var. Okulda ve aile içinde mutlaka okuma saatleri ayarlanmalı. Ancak okumak kadar yazma eyleminin de çok mühim olduğu, verdiğim örnekte görülmekte. Bu sebeple, çocuklar ve gençlerden duygularını ve düşüncelerini yazmalarını istemek gerekir. Bunun içinse öğretmenlerin de eğitilmesi şarttır. Sağlıklı nesiller, bir devletin geleceğinin olumlu yönde biçimlenmesi anlamına geldiğine göre, fikrî yoğunluk için bir proje başlatılabilir. Türk devletinin geleceği zihinsel ve bedensel işleyişi sağlıklı bir nesille mümkündür. Geleceğe ancak böyle yön verilir.

Prof. Dr.Ayşe İLKER