ATATÜRK VE EĞİTİMDE LAİKLİK

16 Nisan 2019 13:35 ÖZEN TOPÇU
Okunma
343
ATATÜRK VE EĞİTİMDE LAİKLİK

Giriş: Tarihten günümüze kadar ülkelerin hâkimiyet yapıları, yönetimlerinin temelindeki iradenin kaynağına göre sınıflandırılır. Ülke yönetimindeki iradenin kaynağına kişiler, hanedanlar sahipse “monarşi”, kaynak uhrevi ise “teokrasi”, kaynağın akıl ve bilim prensiplerine dayandığı durumda ise “laik” devlet düzeni ortaya çıkar. Atatürk ilkelerinin temelini teşkil eden laiklik ilkesi her şeyden önce yönetim iradesinin bilime ve akla dayanmasını benimsemiştir.
    Laiklik, devletin siyasi yapısını, hükûmet ve idarenin işleyişini, toplumun eğitimini, yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralların, dinî prensiplere değil, bilimsel yaklaşımlara, toplumsal ihtiyaçlara ve hayatın gerçeklerine dayalı olmasıdır. Laiklik yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni imparatorluğun politik yapısından ayıran en önemli özelliklerin başında gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin akılcı ve bilimsel yöntemle gelişmesinin teminatı laikliktir. Laiklik Türk devriminde kademe kademe gerçekleşmiş, devlet, hukuk ve öğretim sistemlerinde yerleşmiştir.
    Biz bu çalışmamızda, laikliğin eğitim ve öğretim sistemimize katkılarını ele alacağız. Laik eğitimin değerini anlamak için de öncelikle Atatürk öncesi – ya da laiklik öncesi – Türkiye’deki eğitimin ne hâlde olduğuna dikkat çekeceğiz. Osmanlının son dönemlerindeki laik dışı uygulamalardan ibret dolu örnekler sunacağız. Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi; “Sekiz asırlık Endülüs’ü Afrika’dan akın akın gelen gerici medrese taassubu yıkmıştır. Yedi asırlık Osmanlı İmparatorluğu’nu, müspet ilimleri kapıdan sokmayan 17. asır sonrası medreseleri yıkmıştır.”  Din alet edilerek yapılan garip uygulamaların Osmanlının sonunu getirdiğine işaret ettikten sonra, laik eğitimin Türkiye’de uygulama sürecini ve önemini açıklamaya çalışacağız.
    Bilindiği gibi, Atatürk önderliğinde gerçekleşen Türk devrimi, ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır. Ulusal bağımsızlığı ve özgür düşünceyi temel aldığı için de Türk aydınlanmasıdır. (Rönesansı)  Laiklik ise Türk devriminin temel taşıdır. Atatürkçü düşünce sisteminin özünü oluşturan akılcı ve bilimci tutumun sarsılmaz parçasıdır. Türk devriminin temel hedefi olan çağdaşlaşmanın vazgeçilmez şartıdır.
    Prof. Dr. Reşat Kaynar şöyle diyor: “Neden dolayı Atatürk laikliği getirmiştir? Atatürk, neden laikliğin Türk toplumuna yerleşmesini hedef olarak seçmiştir? Çünkü Atatürk görmüştür ki, modern Batı toplumları, düşünce ve bilim hayatını din kurallarının baskısından uzaklaştırıp devlet yönetiminde bilim ve aklı egemen kıldıktan sonra süratle gelişmiş ülke hâline gelmişlerdir.”

Osmanlı Eğitim Sisteminde Laik Dışı Uygulamalar:

Fatih Sultan Mehmet’in bilime karşı gösterdiği ilgi ve koruyuculuk, onun Orta Çağ’dan kurtulma çabası içinde olan bir dünyada, Avrupa’daki hükümdarların çoğundan önce bir Türk Rönesansını tasarladığını göstermektedir. Ancak Fatih sonrası Osmanlı toplumunun sosyokültürel yaşamında ve eğitim kurumlarında yerleşmiş bulunan ve “imanı akıldan üstün tutan” İmam-ı Gazali felsefesi, eğitim programlarının ve bilimsel etkinliklerin yalnızca “dinsel bilimler” ile sınırlandırılmasına yol açmış, felsefe, astronomi, tıp, matematik gibi –Fatih döneminde okutulan – bilimler eğitim programlarından çıkartılmıştır.  Artık 17. yüzyıldan itibaren Osmanlının en yaygın eğitim sistemi olan ve ilköğretimden yükseköğretime kadar uzanan medreselerde yalnızca din öğretisi uygulanacak, bu durum, çöküşü ve felaketi getirecektir.
    Medrese öğreniminde en önemli yeri Arapça tutuyordu. Daha ilk medreselerden başlayarak, son devirlere gelene kadar medreselerin ilim dili Arapça olarak kalmış, ana dil olan Türkçe medreselerde yer almamıştır.  Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan 20. yüzyılın başlarına kadar ülkenin bilim ve yargı hayatına medreseler egemen olmuşlardır. Yargının en yüksek makamı olan şeyhülislamlık ve daha aşağılara doğru kadılık, müftülük ve naipliklere sadece medreseliler atanmıştır.
    Bilindiği gibi, İslamiyet’te ruhbanlık yoktur. Ancak İslam tarihinin akışı içinde İslam dünyasında “ilmiye sınıfı” adıyla anılan fiilî bir ruhban sınıfı ortaya çıkmış ve bu sınıf kendisini İslam dininin temsilcisi addederek devlet ve toplum hayatında her şeye egemen olmuştur. Osmanlıda ise Şeyhülislamlık Kurumu adıyla bir makam icat edilmiştir. İlk kez Fatih’in babası II. Murat (1404-1451) zamanında, 1424 yılında Şeyhülislamlık adıyla, yöneticilerin talebi hâlinde devletin hukuksal ve siyasal uygulamalarının şeriata uygun olup olmadığına karar vermek üzere bir devlet müftüsü atanmış ve bu göreve Molla Fenȃri getirilmiştir. Şeyhülislamlara aynı zamanda Osmanlı ülkesindeki bütün ilmiye sınıfının başkanlığı görevi verilmiş ve kendilerine kadıları, kazaskerleri, müftüleri, müderrisleri atama ve görevden alma yetkisi verilmiştir.  Beş yüz yıllık uygulama süresi içerisinde Şeyhülislamlığın elbette bazı iyi işler yaptığı olmuştur. Ancak zamanla yozlaşan bu kurum, zararlı ve ne yaptığı anlaşılmaz bir hâle gelmiştir.
    Burada, makale konumuz olan “eğitim” ile ilgili olarak, verilen bazı garip fetvalara birkaç örnek verelim: Bir kere, eğitimin başlıca kaynağı sayılan matbaanın ülkemize 300 yıl gibi bir gecikmeyle gelmesinin tek sorumlusu fetva müessesesidir. Atatürk, 5 Kasım 1925’te, Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında bu konuya değinerek şunları söylüyordu:
    “Bütün cihana karşı İstanbul’u (1453’te) ebedî olarak Türk milletine mal etmiş olan kuvvet ve kudret, hemen hemen aynı tarihlerde icat edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul ettirmeyi başaramamıştır.”
    Dinin, eğitime alet edilmesi, 16. yüzyılda yalnız felsefe ve tıpta değil; evren ve doğa olayları hakkında yazılanlar ve yapılanlar da bu alanlarda her şeyi Tanrı’ya ve meleklere bağlayan, Orta Çağ düşüncesinin aşılamadığını göstermektedir. Dünyanın, okyanusun içinde yüzen bir karpuz olduğuna; yağmur ve kar dolu bulutların, yağması gereken yerlere görevli melekler tarafından taşındığına; gelgit (met-cezir) olayının, denizden sorumlu meleğin ayağını denize sokup çıkarmasıyla gerçekleştiğine; depremin, yeryüzünü elinde tutan meleğin hareketi ile olduğuna inanılması ve bilgin sayılanların böylesi şeyleri kitaplarına yazmaları; 1577’de kurulan gözlem evinin, “gökleri gözlemenin Allah’a karşı küstahlık olduğu ve uğursuzluk getireceği” fetvasıyla topa tutularak yıkılması, dönemin bilimsel karanlığını açıkça ortaya kaymaktadır.
    II. Mahmut Dönemi’nde (1808-1839) açılan Tıbbiyedeki anatomi derslerinde Müslüman cesetlerinden yararlanılmasına devrin şeyhülislamı izin vermediğinden dersler yapılamıyordu. 1831’de İstanbul kapılarına dayanmış olan veba salgını karşısında yürütülmek istenen karantina uygulamasına “karantina Frenk âdetidir. Ehliislam dininde buna riayet caiz değildir.” diye karşı çıkılmış, İstanbul halkı bu salgın karşısında yedi yıl savunmasız bırakılmış; aynı şekilde paratonerlerin minarelere takılmasına da izin verilmemiştir. 16. yüzyılda Piri Reis’in Atlas Okyanusu’nun haritasını çizdiği ülkemizde, 19. yüzyılda coğrafya derslerinde harita göstermenin şeriata uygun olup olmadığı tartışılır olmuştu.
    Osmanlının son dönemlerinde bunlara benzer, akla mantığa aykırı birçok girişimler görmek mümkündü. Ancak burada, bu kadarı da olmaz ki dedirten bir uygulamaya yer vermek istiyorum. Bu, dini devlet ve dünya işlerine karıştıran yobaz ve sakat zihniyetin nelere sebep olabileceğinin resmidir. Enver Behnan Şapolyo anlatıyor:
    “… Bir kısım cahiller ise okullara giren kara tahtaya bile karşı çıkmaktan kendilerini alamamışlardı: Bu devirde birtakım manasız taassupların vukuu insanı güldürmektedir. O zaman açılan rüştiye mekteplerinde, talebelerin tebeşirle kara tahtalar üzerine yazı yazmalarına karar verilmişti. Bütün dünya dershanelerinde bir kara tahta vardır. Çocuklar bunun üzerinde hesap meseleleri halleder, yazı yazarlar. Muallim istediğini yazar. Bu kara tahtanın kȃfir mekteplerinde bulunduğunu ileri sürerek “Kara tahta kȃfirdir, Müslüman mektebinde işi nedir?” diye söylenmeye ve onu mektebe sokmamak için gürültü etmeye başladılar. Nihayet kara tahtalardan birini Mekke’ye götürdüler, “hacı” yaptılar. Bu suretle aslı kȃfir olan kara tahta Müslüman bir hacı olarak mekteplere girdi. Bu meseleye gülmeli mi, ağlamalı mıdır? İşte, Tanzimat’a, yeniliğe düşmanlık bu gibi garibelerle oluyordu.”  İnsan bunları okudukça, dini devlet ve dünya işlerine karıştırmanın sonunun nerelere varabileceğini görebiliyor. Yaptıkları her türlü saçmalıkları dinimizin emri diyerek, Allah’ın insanlığa gönderdiği son din olan İslam’ı kötüye kullanmaya, ondan çıkar sağlamaya çalışıyorlar. Turhan Olcaytu haklı olarak şöyle sesleniyor: “Atatürk, hiçbir şey yapmamış olsaydı dahi, sadece bu millete laikliği getirdiği için Tanrı’nın en sevimli kulu olurdu.”
    Osmanlıda laik eğitime geçiş çabaları Tanzimat’la başlar. Ancak uygulamada ilerleme sağlanamamış, girişimler fikir düzeyinde kalmıştır. Tanzimat’ın ileri gelenlerinden Ali Paşa (1815-1871), 1857 yılında kaleme aldığı bir tasarısında şunları dile getiriyordu: “Milletimizin eğitim ve bilgisini lüzumlu seviyeye çıkarmak ve bunun için gayret göstermek farzdır. Bunu yapmazsak biteriz. Etrafımıza Çin Seddi gibi duvarlar çeksek de bilgili toplumlar bize hükmeder ve parça parça her şeyimizi elimizden alırlar.”
    Bilindiği gibi Osmanlıda II. Mahmut tarafından Avrupa tarzı rüştiye, idadi ve sultaniler açılmış, ancak gericilerin tepkisinden çekinilerek medreselere dokunulamamıştı. Böylece mektep ve medrese adlarında, biri bu dünyaya, diğeri öteki dünyaya (ahirete) yönelik eğitim yapan, birbirinden farklı ve çoğu zaman birbirine düşman iki başlı eğitim yıllarca sürecek, nihayet Atatürk’ün 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu (eğitimin birleştirilmesi) ile tek elden devletin denetimine geçecektir.
    Tanzimat Dönemi’nde Osmanlıda eğitim ve öğretim işleri için, başında bir Nazır’ın (Bakan) bulunduğu Maarif-i Umumiye Nezareti kuruldu. (17 Mart 1857) Böylece, Osmanlı tarihinde ilk kez olarak maarif (eğitim ve öğretim) işleri hükûmet içinde bir nazırla temsil edilen kurumsal bir nitelik kazanmıştır.  Demek ki, 1299’da kurulan Osmanlı İmparatorluğu’nda toplumun eğitim ve öğretiminin devletin görevi hâline gelmesi için aradan 558 yıl geçmiştir. 23 Nisan 1920’de kurulan yeni Türk devletinin ise ilk icraatı, hemen bir hafta sonra, 2 Mayıs 1920’de Millî Eğitim Bakanlığının teşkilidir.