ALPARSLAN TÜRKEŞ VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ DAVASI

30 Mayıs 2019 10:37 Prof. Dr.Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Okunma
406
ALPARSLAN TÜRKEŞ VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ DAVASI

Hiç şüphesiz Alparslan Türkeş denilince akla Türk milliyetçiliği ve onun milleti adına yaptığı çileli mücadele ve buna bağlı olarak Türk tarihine altın harflerle geçmiş bir Ülkücü gelir. Dolayısıyla Alparslan Türkeş’in bütün Türk milletinin nazarında çok ayrı bir yeri vardır.

    Alparslan Türkeş’in hayatıyla alakalı geçmişte ve günümüzde onlarca kitap, binlerce makale yazıldı çizildi. Bunlara şöyle bir göz attığımızda; bu dava ve siyaset adamının milleti ve devleti için elinden gelen her şeyi yaptığı apaçık ortadadır. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti parçalanmadan bugünlere kadar gelmiş ise onun ve yetiştirdiği Türk Milliyetçileri sayesindedir. Bu yüzden günümüz Türk milliyetçiliğinin şekillenmesinde ve fikrî dünyasının oluşmasında, Alparslan Türkeş’in katkısını kimse inkâr edemeyeceği gibi, onun ülküsünden ve kavgasından etkilenmeyen hiçbir Türk’ün olmadığını söyleyebiliriz.

    Alparslan Türkeş’in mücadele azmi bugün Türkiye ve diğer çağdaş Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlık ülküsünün temelinde de yer alır. Çünkü 20. asrın sonlarında, Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlık hareketlerinde ön plana çıkan milliyetçi faaliyetlerin hepsinin de Türkiye ve dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisiyle alakası vardır.

    Bütün Türk milliyetçilerince malûmdur ki, Alparslan Türkeş’in ailesi Avşar Türkmenlerine dayanıp, Kayseri ilinin Pınarbaşı ilçesine bağlı Yukarı Köşkerli köyünden 1860’larda bir kavga sebebiyle Kıbrıs’a sürülmüşler ve Türkeş de 1917 senesinin 25 Kasım’ında Ahmet Hamdi Bey’in ikinci eşi Fatma Zehra Hanım’dan doğmuştur. Dört erkek ve bir kız kardeşten ibaret ailenin büyüğü rahmetli Türkeş’e babası Ali Arslan adını koymuş, ancak Lefkoşa’da ilkokuldayken öğretmeni Osman Zeki Bey senin ismin “Alparslan olsun ve Alparslan gibi bir yiğide benzer.” deyince adı değişmiştir.

    Türkeş ve ailesi 1933 senesinde ana vatana dönünce, o askerlik mesleğini çok sevdiğinden Kuleli Askerî Lisesine kayıt olmak istemiştir. Fakat bu süreçte başına ilginç bir hadise gelir. Bu sırada İngiliz pasaportu taşıyan Türkeş’in müracaatı reddedilince durum Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a bildirilir ve Türkeş liseye kayıt yaptırma hakkını kazanır. Dolayısıyla onun Alparslan Türkeş olmasında Fevzi Paşa’nın da bilmeyerek rolü vardır. Sonuçta 1936 senesinde buradan mezun olup, aynı yıl Kara Harp Okuluna girmiş ve iki sene sonra da piyade asteğmen rütbesiyle burayı başarıyla bitirmiştir.

Bu sıralarda Atatürk’ün vefatından sonra meydanı boş bulan komünistler karşısında mert bir duruş sergileyerek, âdeta tek başına vuruşan Nihal Atsız’ı tanıyan Türkeş’in, onunla mektuplaşmaya başlaması hayatında bir dönüm noktasıdır. Zaten 1944 Türkçülük Davası’nda tutuklanmasına sebep de Atsız Bey’in evinde Türkeş’e ait mektuplara rastlanmasıdır.

Bu süreçte başlatılan milliyetçi avı sonunda o da diğer Türkçü-Turancılarla beraber Sirkeci’deki Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğündeki tabutluklarda gözaltında tutuldu. Mahkeme safhasında, Türk milletini ve devletini her şeyden çok seven, onun için göz kırpmadan ölüme atılabilecek diğer Türk evlatları gibi kendisinin de ne yazık ki vatan hainliğiyle suçlanması ve 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılması üzerine, mahkeme heyetine; “Bu isnadı şiddetle reddederim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim. Ben koyu bir milliyetçiyim, fakat zannedildiği manada ırkçı değilim. Memleket içerisinde ayrılıklara ve düşmanlıklara yol açacak hiçbir fikrim yoktur. Ben Türk milletinin yeryüzünde eşsiz bir yaradılışa sahip olduğuna ve kahramanlıkta bu milletten üstün bir millet bulunmadığına inanıyorum. Buna en yakın olarak da İstiklal Savaşı’nı gösteriyorum.” mealinde bir cevap vermiştir.