3 MAYIS 1944 HADİSELERİ VE YENİ KUŞAK MİLLİYETÇİLER

03 Ağustos 2019 14:43 Prof. Dr.Salim GÖKÇEN
Okunma
143
3 MAYIS 1944 HADİSELERİ VE YENİ KUŞAK MİLLİYETÇİLER

3 MAYIS 1944 HADİSELERİ VE YENİ KUŞAK MİLLİYETÇİLER
Prof. Dr. Salim GÖKÇEN
3 Mayıs 1944, "Millî Şef" dayatmasına ve tek parti baskısına karşı sivil, yerli ve millî bir başkaldırıdır. 3 Mayıs 1944’te Türk milliyetçilerinin vatan ve millet sevdası yargılanmış ve tabutluklarda her türlü işkenceye tabi tutulmuşlardır. Bütün bunlara rağmen Türk milliyetçileri "Çileler bizim rütbemizdir." diyerek işkencelerden yılmamış, davalarından sapmamış belki de en önemlisi bunları kendilerine reva gören devletlerine küsüp düşman olmamışlardır.
1944 Olaylarını anlayabilmek için görünenden çok görünmeyen yüzüne bakmakta fayda vardır. Görünmeyen yüzü ile 1944 Olayları, Almanların savaşı kaybedeceğinin anlaşılması ve Sovyet tehdidinin Türk yönetiminde bir panik atağa yol açması ile ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte sonuçları itibarıyla 1944 Olayları Sovyet tehdidi karşısında hukukun üstünlüğünü ifade eden toplumsal bir hadisedir. Bu hadise, devlet ile hukuku karşı karşıya getiren ve toplumsal bir travmaya sebebiyet verdiğinin farkında olmayan yöneticilerin iç politikayı uluslararası ilişkilere alet etmelerinin en kötü örneği olarak tarihteki yerini almıştır.
Yeni Kuşak Milliyetçiler
Türkçülük 19. yüzyılda gelişme göstermiş ve Osmanlının sonu ile Cumhuriyet’in kurulması arasında en önde gelen fikir akımlarından biri olmuştur. O dönemin önde gelen Türkçüleri Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, Türkçülüğü kuramlaştırmış ve elbette daha sonraki nesilden gelen gençlerden bazıları bu kurama kayıtsız kalmamıştır. Her ne kadar Ziya Gökalp ile Yusuf Akçura arasında Türkçülük-milliyetçilik konusunda bazı görüş ayrılıkları olsa da düşünce dünyasında bu iki görüş Türk milliyetçiliğinin kuramsal anlamda temellerinin oluşturulmasında önemli bir fonksiyonu yerine getirmiştir.
Başını Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Alparslan Türkeş gibi isimlerin çektiği yeni kuşak milliyetçiler, II. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında Türkçülük-Turancılık ülküsünün hararetli savunucuları olmuşlar ve dönem dönem sıkıntılara maruz kalmışlardır. Bu sıkıntıların arkasında yatan iki sebep vardır. Birincisi, hükûmetlerin dış politikayı yönetirken vermek istedikleri mesajlar için içerideki aktif grupların kullanılmasıdır. Diğer sebep ise, yeni kuşak milliyetçilerin, Osmanlının son döneminde gelişen Türkçülük akımına karşı bakış açısındaki görüş farklılığıdır.
3 Mayıs 1944 Öncesi Türkiye ve Dünyada Siyasi Durum
Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra Millî Şef İsmet İnönü Dönemi’nde devletin kuruluş felsefesi olan Türkçülük ve Türk milliyetçiliğine ve Atatürk'e karşı bir kampanya başlatılmıştır. İnönü'nün Cumhurbaşkanı oluşuyla birlikte Atatürk'ün kendi resimleri ve Türklüğün sembolü olan bozkurt resimleri Türk parasından ve devlet dairelerinden indirilip mahzenlere kaldırılması bu zihniyetin ilk belirtileridir. Bu tavır 1944'lerde devleti kuran iradeye, fikre yani Türkçülüğe karşı bayrak açılarak kendisini göstermiştir.
14 Nisan 1944’te ABD ve İngiltere, Türkiye’ye Almanya’ya krom satışının yasaklanması yönünde nota verdi. Bu şekilde, Türk hükûmetine Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir başka ülke tarafından nota verilmiş oluyordu. Türkiye II. Dünya Savaşı’nda tarafsız gibi görünse de Almanya ile saldırmazlık paktı imzaladı ve ticari ilişkilere girdi. Bu ise Müttefikleri oldukça rahatsız etti. Krom, tank yapımı için birinci derecede gerekli maddeydi ve tarafsız Türkiye, Müttefiklerin tarafına çekilmek istendi. Dönemin Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile Alman Büyükelçisi Franz von Papen başta olmak üzere birçok siyasi isim, Türk-Alman ticari ilişkilerine zarar gelmemesi için bir araya geldi. Bu arada Winston Churchill bir kez Adana’ya gelerek İsmet İnönü ile görüştü.
Türkiye üzerindeki, Müttefiklerin baskısını bu süreçte iyi okumak gerekir. Müttefikler, Türkiye’yi kendi saflarında Almanya’ya karşı savaşa sokmak için, Türk ordusunu askerî teçhizatla donatmayı teklif etti hatta İzmir ve İstanbul gibi önemli bölgelere askerî birlikler göndermeyi de kabul ettiler.
1944 yılına gelindiğinde II. Dünya Savaşı’nı Müttefiklerin kazanma ihtimali yüksek görünmekteydi ve Sovyet Rusya’nın yönetimi altında milyonlarca Türk bulunmaktaydı. Yeni kuşak milliyetçilerin ortaya attığı Türkçülük-Turancılık fikri yüzyıllardır düşman olarak görülen ancak son 20 yılda dost olan Sovyet Rusya ile iyi ilişkileri zedeleyebilirdi. Bütün bunlar göz önünde bulundurularak 1944 Millî Şef Türkiye’sinin iç politikasında bazı değişiklikler yaşanmaya başlandı. Öncelikle “Almanya yanlısı” olarak bilinen Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak yaş haddinden emekliye ayrıldı, yerine Kâzım Orbay atandı; Genelkurmay İkinci Başkanı Asım Gündüz’ün yerine de Salih Omurtak göreve getirildi.
3 Mayıs 1944 Olayları
Bu sırada Hasan Ali Yücel Millî Eğitim Bakanı bulunuyordu. Memlekette ise baskı dönemi bütün şiddetiyle hüküm sürmekteydi. Bayramlarda bütün şehirlerimizin sokaklarına "Tek Parti, Tek Şef, Tek Millet" gibi vecizeler taşıyan dövizler asılıyordu. İşte bu hava içinde birçok komünist ve solcular yüksek makam sahiplerinin çeşitli zaaflarını kullanarak üniversitelere, okullara ve önemli müesseselere sızmışlardı. Başbakan Şükrü Saracoğlu da TBMM'de yapmış olduğu konuşma ile "Ben Türkçü bir Başbakan’ım. Türkçülük bizim için bir kültür meselesi olduğu kadar, bir kan meselesidir." demişti.
Tanınmış Türk düşünürü Şair ve Yazar Nihal Atsız bu sıralarda Boğaziçi Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çalışıyordu ve Orhun dergisini yayımlamaktaydı. Milliyetçi bir dergi olan Orhun, başbakanın bu milliyetçilik anlayışına kayıtsız kalmadı.
II. Dünya Savaşı’nın en ateşli günleri yaşanırken Nihal Atsız’ın dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na birer ay ara ile yazdığı iki açık mektup, Irkçılık-Turancılık Davası’nın başlangıç fitilini ateşlemiştir. Bu, mektupların ikincisinde, komünist Sabahattin Ali’yi teşhir eden Atsız’a karşı, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve Ulus Gazetesi Başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın teşvikleriyle hakaret davası açıldı.
Atsız-Sabahattin Ali davasının ilk duruşması Ankara'da 26 Nisan 1944 günü yapılacaktı. Atsız, trenden Ankara garına inmişti. Kalabalık bir üniversite gençliği garda Atsız'ı bekliyordu. Atsız, çiçeklerle karşılandı, omuzlara alındı. Atsız, sevgi gösterileri arasında bir otele yerleştirildi. Otel, bir süre sonra polis birlikleri tarafından kuşatılmıştı. Atsız'ın otele yerleşmesinden sonra üniversiteli gençler, "Kahrolsun Komünistler!", "Yaşasın Atsız!" sloganları atarak yürüyüşe geçtiler. Sabahattin Ali'nin kitapları Ulus Meydanı'nda yakıldı.
26 Nisan 1944'te Ankara'da başlayan ilk mahkemeye üniversite gençliği büyük ilgi gösterir, salon hıncahınç doldurulur. Bu yoğun kalabalık ve tezahürat karşısında mahkeme heyetinin içeriye pencerelerden girebildiği söylenir.
Nihal Atsız mahkeme heyetine: “Sabahattin Ali'den sorulsun, hıyanetini ispat edelim mi? Buna razı mı?” diye sorar. Sabahattin Ali ise buna cevap veremez... Duruşma 26 Nisan 1944 günü sabahı yapılmış ve öğleden sonraya ertelenmişti. Öğleden sonra, savcı iddianameyi okudu ve taraflara söz verdi. Atsız son derece ciddi ve bir Türk milliyetçisine yakışan vakur bir duruşla ağır ağır konuşmaya başladı:
"Bir vatanperver olarak Türkiye'nin inkıraz uçurumuna doğru sürüklendiğini görüyorum. Komünistler ve memleketi batırmak isteyenler birbirlerine destek olarak memleketin en yüksek mevkilerine çıkarken, vatanseverler her türlü darbeyle saf dışı edilmek istenmektedir..." diyordu. Atsız'ın bu ifadesi, bir savunmadan daha çok bir suçlamaya benziyordu.
Dava 3 Mayıs 1944 gününe ertelenmişti. 3 Mayıs günü sayı daha da artmıştı. Binlerce üniversiteli genç Ankara sokaklarındaydı. Ankara sokakları "Kahrolsun Komünistler!" sloganları ile inliyordu. İnönü ve tek parti iktidarı ne yapacağını şaşırmıştı. Ankara'da yetkililer toplantı üstüne toplantı yapıyor, hükûmetin yok olan itibarını yeniden kazandırmak için neler yapılması gerektiğini tartışıyorlardı. İnönü iktidarın sonunun gelmesinden korkuyor ve emir üstüne emirler veriyordu. Yıllardır tek parti iktidarından rahatsız olan halk ve gençler bu rahatsızlıklarını açığa vurma fırsatı bulmuşlardı.
Gençlerin duruşma salonuna alınmamaları bardağı taşıran son damla olmuştu. Polislerin de tavrı birden değişmişti. Coplarına sarılan polisler acımasızca gençleri dövmeye başladılar. Kafaları yarılan ve kan içinde kalan gençler neye uğradıklarını anlamamışlardı. 3 Mayıs günü Başbakan Saraçoğlu ile görüşmek isteyen öğrencilerin bu isteği kabul edilmemiş; bu gençlerden 165'i gözaltına alınmış daha sonra serbest bırakılmıştır.
Mahkeme duruşmayı 9 Mayıs tarihine ertelemişti. Sabahattin Ali, dışarıdaki tepkilerden ürkerek, saatlerce çıkamadığı mahkeme salonundan ancak akşam karanlığında çıkabilmişti. Atsız ise, yol boyunca kendisine yoğun tezahürat yapan gençlerin arasından geçerek oteline döndü.
Oteline dönen ve mahkemenin tutuklamadığı Atsız'ı polisler gözaltına aldı. Aynı saatlerde Atsız'ın İstanbul'daki evi didik didik aranıyordu. Olayların boyutu gittikçe büyüyordu. Türkçü olduğunu iddia eden hükûmet 18 Mayıs 1944 günü yayımladığı bir bildiri ile Atsız ve arkadaşlarını "ırkçılık ve Turancılıkla ayrıca ‘hükûmeti devirmeye çalışmakla" suçluyordu. İlk anda 14 asteğmen tutuklanmış ve 250 Harbiyeli hakkında soruşturma açılmıştı.
9 Mayıs'ta yapılan duruşmada Atsız, 6 aya mahkûm edilmiş, ağır tahrik nedeniyle ceza 4 aya indirilip tecil edilmiş ancak buna rağmen serbest bırakılmamıştı.
İsmet İnönü, Stalin’in hışmına uğramamak için Moskova’ya sempatik gelecek bir tutum sergilemeye çalışıyordu. İlkesiz ve kararsız bir politika izliyordu. Türk tarihinin en büyük Türkçülerinden biri olan Atatürk’ün izinden giden Türkçüleri tutuklatıyor ve onlara akla hayale gelmeyen işkenceler yaptırıyordu. Bu yüzden 1944 sürecinde Türkiye’de söz sahibi yazar-çizer-düşünür Türkçü-milliyetçilerin gözaltına alınması, Sovyet Rusya’ya ve Müttefiklere şirin gözükme gibi ucuz bir politikanın ürünüdür.
Aslında iki kişi arasındaki hakaret davası olan bu dava, II. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirmesi üzerine siyasi bir dava hâline gelmiştir. İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944 Nutku, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan ve Zeki Velidi Togan önderliğinde bir ırkçı çetenin kurulduğuna işaret ediyor, gazeteler bunu manşetten haber yapıyordu.
İnönü'nün konuşmasını bir talimat olarak emir gibi algılayan savcılar, İstanbul ve Ankara'da milliyetçi avını başlattılar Dönemin önde gelen Türkçü aydınları nezarete alınıp İstanbul’a götürüldüler ve tutuklandılar. Tutuklanan Türkçü aydınlar şunlardır: Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar, Alparslan Türkeş, Fethi Tevetoğlu, Cebbar Şenel, Hasan Ferit Cansever, Nurullah Barıman, Mustafa Zeki Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Hüseyin Namık Orkun, Saim Bayrak, İsmet Rasim Tümtürk, Cihat Savaşfer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Yusuf Kadıgil, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek, Orhan Şaik Gökyay, Cemal Oğuz Öcal, Said Bilgiç, Mehmet Külâhlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti.
Milliyetçiler Tabutluklarda
7 Eylül 1944’ten 29 Mart 1945’e dek 65 oturum süren bu davada 23 sanık yargılandı, 10 kişi hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklanan milliyetçi-Türkçü aydınlar, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün adına "tabutluk” denilen ünlü betondan ve tabuta benzeyen hücrelerinde savcının istediği şekilde ifade vermeleri için işkenceye tabi tutulmuşlardır. Tabutluklar dikine konulmuş ve ancak bir tabut genişliğinde beton oyuklardı. Tabutluğa konulanların üstünde beş yüzer voltluk üçer adet lamba yanıyordu.
Alparslan Türkeş, yapılan işkence ve işkence çeşitlerini şöyle anlatır:
“Sanıklar, günlerce aç ve susuz bırakıldılar. El, yüz yıkamak, taharetlenmek imkânından mahrum edildiler. Diğer bir işkence de Allah yarattı demeden dövmek. Bu işkence bilhassa üniversite öğrencilerine uygulanıyordu. Başka sanıkların dövülmesini izlettirmek. Tabanca çekerek ifade sırasında sanıkların şakaklarına dayamak ve ‘Sizi öldürürüz, kalp sektesinden öldü diye rapor alırız. Geçer gidersin.’ şeklinde tehditte bulunmak. Boş yazı kâğıtlarını altına ‘İmza muayenesi yapacağız, şurayı imzalayın.’ diye imzalatarak, ondan sonra da ‘İşte bu kâğıtların üstüne istediğimizi yazar, doldururuz, canınızı okuruz. Bunu bilerek ifade veriniz.’ şeklinde tehditte bulunmak. Emniyet Müdürlüğünün bodrumlarında, içlerinden lağım geçen hücrelere kapatmak vb...”
29 Mart’ta çıkan mahkeme kararında Atsız, Türkkan, Togan ve diğer 7 sanık olmak üzere toplamda 10 sanığa çeşitli sürgün ve hapis cezaları verildi. Davanın Askerî Yargıtaya taşınmasının ardından, 26 Ekim 1945’te Yüksek Mahkemenin I. Sıkıyönetim Komutanlığına gönderdiği telgraf gereği, bütün sanıklar, kendilerine isnat edilen bütün suçlardan aklandı. Bu şekilde 26 Nisan 1944’te başlayan olaylar 26 Ekim 1945’te son bulmuştu.
Mahkemenin gerekçeli kararında: "Bu nümayiş (3 Mayıs 1944 yürüyüşü-gösterisi) millî bir ideolojinin, millî olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir." denilmesi Türk milliyetçilerinin yaralı yüreklerine biraz  olsun su serpmiştir. Gerekçede yer alan "Millî bir gaye için çalışan Zeki Velidi ve arkadaşlarının beraatına karar verilmiştir." ibaresi Türkçülüğün ve Turancılığın bir mahkeme kararıyla millî bir dava olarak kabul edilip tescillenmesi açısından son derece önemlidir.
İnönü ve çevresindekiler bu mahkeme kararı ile büyük bir şoka uğrarlar ve kararı temyiz ederler. Askerî Yargıtay temyiz başvurusunu inceler ve mahkemenin verdiği beraat kararını onaylar. Türk milliyetçiliğine husumeti varlık sebebi gibi gören çevreler ısrarlıdırlar: bu defa Yargıtay Başsavcısı Münif Kocaçıtak, tashihikarar isteği ile harekete geçer. Mahkemenin tekrar görüşülmesini ister. Askerî Yargıtay bunu da reddeder ve böylece "Türkçülük-Turancılık" davası Türk milliyetçilerinin zaferi ile neticelenmiş olur.
Bugün, Sovyetler Birliği dağılırken “Hazırlıksız yakalandık.” diyenlere sormak gerekir. Neden hazırlıksız yakalandınız? Sebebi nedir? Bu soruların cevabını 3 Mayıs 1944 öncesi ve sonrası hadiselerde aramak gerekmektedir. Milliyetçi-Türkçü aydın ve düşünürlerin ülke ve dünya görüşleri bu süreçte devlete hâkim olmuş olsaydı Sovyetlerin dağılma süreci daha sağlıklı bir şekilde yönetilmiş olurdu.
1944 yılı olayları ile ilgili olarak neticede şunlar söylenebilir: Türkiye'de, yeni kuşak milliyetçilik anlayışının baş göstermeye başlaması 30'lu yıllara tesadüf eder. Bu yeni milliyetçilik anlayışı Türk ırkının tarihî sembollerine ve kan birliğine önem vermekte idi. Bu tarz bir anlayış, faaliyetlerinin ve yayınlarının kısıtlı olmasına karşın daha açık ve şiddetli olarak 1939'da gündeme gelmiştir. Atatürk'ün vefatından sonra kuvvetlenen ve yön değiştiren "tek parti", "tek şef", "tek millet" gibi kavramlar yeni bir anlayışa izin verecek türde değildi. Ayrıca savaşta tarafsız kalma adına sürekli zemin kaybeden hükûmet, son tahvilde Müttefiklerin savaşı kazanacağı kanaati hasıl olması üzerine Alman yanlısı görünmemek için bazı panik kararlar almak durumunda kalmış ve sonuçta 1944 Olaylarının yaşanması kaçınılmaz olmuştur.
Bugün 1944 Olayları ile ilgili tartışılan bir başka husus ise yıl dönümlerinde olayın canlı tutulması için kullanılacak isim meselesidir. İlk olarak 1945 yılında Türkçüler Günü olarak anılmaya başlanan 3 Mayıs günü, 1992 yılından itibaren MHP Lideri Alparslan Türkeş tarafından Milliyetçiler Günü olarak anılmaya başlanmış ve bu gelenek bugün de devam etmektedir. Bunun adı, Milliyetçiler Günü olur, Türkçüler Günü olur önemli değildir. Önemli olan bu iki ismi anan her iki kesim de aynı günü (3 Mayıs) ve aynı hadiseleri anıyor ve anlıyor olmasıdır. Bunun dışında bir tartışma çabası içinde olanlar hiç de samimi ve iyi niyetli değillerdir. 
Kaynakça
Alparslan Türkeş, 1944 Milliyetçilik Olayı, 1974.
Hikmet Tanyu, Türkçülük Davası ve Türkiye’de İşkenceler, 1950.
Hüseyin Nihal Atsız, (Orhun Dergisi muhtelif sayılarındaki makaleler)
Hüseyin Nihal Atsız, Yolların Sonu, 2004.
Necmettin Sefercioğlu, 3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Davası, 2009.
Nejdet Sançar, Hasan Ali ile Hesaplaşma, 1947
Reha Oğuz Türkkan, Tabutluktan Gurbete, 1975.