ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN SEVK ve İSKÂN KANUNU UYGULAMASI

11 Temmuz 2020 14:38 Dr.Bahadır Bumin ÖZARSLAN
Okunma
372
ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN SEVK ve İSKÂN KANUNU UYGULAMASI

ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN SEVK ve İSKÂN KANUNU UYGULAMASI
Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN

GİRİŞ
Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1915 yılında, savaş şartlarının verdiği bir zorunlulukla çıkarılan Sevk ve İskân Kanunu, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren aşama aşama uluslararası toplumun gündemine girmiş ve muhtelif tartışmalara yol açmıştır.  Sevk ve İskân Kanunu ile bu Kanun’un uygulaması, Ermeniler eliyle uluslararası kamuoyuna taşınmış ve bu mesele üzerinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti, ağır suçlamalara maruz kalmıştır. Çok boyutlu bir mesele olmasına rağmen Türkiye’de konunun daha çok tarihî boyutu öne çıkmıştır. Oysa meselenin hukuki boyutu da oldukça önemlidir ve özellikle Ermenilerin iddiaları arasında ciddi bir yekûn tutmaktadır.
Sevk ve İskân Kanunu ile bu Kanun’un uygulamasının niteliği, meselenin ele alındığı disiplinler açısından muhtelif tartışmalara yol açmıştır. Sevk ve iskân kararının alınmasının arkasında yatan saik ile bu uygulamanın gelişimi ve sonuçları, tarih disiplini açısından dönemin gerçeklerini ortaya çıkarma amacı taşımaktadır. Tarih disiplininin sunduğu verilerin günümüze yansımaları ise uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk alanlarını yakından ilgilendirmektedir. Türkiye’de yapılan tartışmalarda, meselenin tarihî boyutu ön plana çıkmış ve güncel siyasi gelişmeler sebebiyle Türk dış politika yapıcıları ve takipçileri de bu konuya ilgi göstermişlerdir. Bununla birlikte, meselenin güncelliğine ve önemine rağmen hukuki boyut yeterince ele alınmamış, ilgi çekmemiştir. Hâlbuki konunun hukuki yönü, Ermeniler eliyle oluşturulan sis bulutlarının dağıtılması bakımından oldukça önemli ve verimli bir araçtır. Bu sebeple bildiride, meselenin uluslararası hukuk boyutu ele alınacaktır. 
    Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin sevkiyle ve iskânıyla ilgili yapılan düzenlemeler içinde temel belge, Sevk ve İskân Kanunu’dur. Kanun dışında, kanunun uygulanmasına yönelik muhtelif düzenlemeler yapılarak Ermenilerin sevkine ve iskânına yönelik meseleler ile sevk ve iskân sebebiyle doğacak sorunların çözümü amaçlanmıştır. Bütün bu uygulamaların yasal dayanağı, Sevk ve İskân Kanunu’dur. Dolayısıyla yapılan düzenlemeler, bu Kanun’a uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Bu sebeple konu, Sevk ve İskân Kanunu temelinde incelenecektir.      

1. SEVK ve İSKÂN KANUNU’NUN İÇERİĞİ
Sevk ve İskân Kanunu, dört maddeden oluşan kısa bir kanundur. 3. ve 4. maddeleri yürürlük maddesi olan bu Kanun’un 1. maddesi, savaş sırasında halkın herhangi bir şekilde hükûmetin emirlerine, ülkenin savunmasına ve emniyetin sağlanmasına dair yapılan düzenlemelere karşı muhalefet etmesi; silahla saldırması ve karşı koyması hâllerini düzenlemektedir. Bu gibi durumlarda ordu, kolordu ve tümen komutanları ile bu komutanların vekilleri ve müstakil bölge komutanları en ağır şekilde cezalandırma, saldırıyı ve karşı koymayı tamamen ortadan kaldırma yetkisine sahiptir. Ayrıca ilgili yetkililer, sahip oldukları bu yetkiyi askerî güçler aracılığıyla derhâl hayata geçirme mecburiyetindedirler. 2. madde ise sevk ve iskân yetkisiyle ilgilidir. Maddeye göre ordu, müstakil kolordu ve tümen komutanları askerî sebeplere dayanarak veya casusluklarını ve hainliklerini hissettikleri köy ve kasaba ahalisini tek tek veya toplu olarak başka yerlere sevk ve iskân ettirebilirler.
Sevk ve İskân Kanunu değerlendirildiğinde, ilk dikkat çeken husus kanunun kapsamıyla ilgilidir. Bu Kanun, savaş sırasındaki sevki ve iskânı düzenleyen geçici nitelikte bir kanundur. Dolayısıyla kalıcı ve daimî bir vasfı yoktur. İkinci olarak Kanun, belirli bir gruba işaret etmemiş; Ermenileri veya diğer bir milleti ya da grubu ayrıca zikretmemiş; sayma yoluyla bir sınırlandırma yapmamıştır.  Bu bağlamda bir diğer önemli husus da Kanun’un Müslüman ve Türk ahali için ayrıcalık tanımamış ve herhangi bir bölgeyi esas almamış olmasıdır.  Dolayısıyla Kanun, belirtilen şartlar dışında ek kıstasın aranmadığı bir düzenlemedir. Herhangi bir millî, etnik ve dinî gruba pozitif ve/veya negatif ayrımcılık içeren bir nitelik de taşımamaktadır.
Sevk ve İskân Kanunu’nun 1. maddesinde yapılan düzenleme, sadece bir yetkilendirme değildir. Maddede sayılan komutanlar, savaş sırasında halkın herhangi bir şekilde hükûmetin emirlerine, ülkenin savunmasına ve emniyetin sağlanmasına dair yapılan düzenlemelere karşı muhalefet etmesi; silahla saldırması ve karşı koyması durumlarına bağlı olarak yetkilendirilmişlerdir. Dolayısıyla söz konusu kişiler, keyfî bir cezalandırma yetkisiyle donatılmamışlar, şarta bağlı bir yetkiyle teçhiz edilmişlerdir. Ayrıca 1. madde, söz konusu önlemlerin alınmasında yalnızca yetki veren bir hüküm olmayıp aynı zamanda ilgili resmî görevlilere yükümlülük getiren bir düzenlemedir. Dolayısıyla ahalinin bahsi geçen eylemleri karşısında verilen yetkiyi kullanmak, ihtiyari değil mecburidir. Aksi takdirde ilgili komutanların sorumluluğu söz konusu olacaktır.   
Kanun’un 2. maddesi, sevki ve iskânı düzenlemektedir. 1. maddeyle mukayese edildiğinde bu maddede, sevk ve iskân yetkisine sahip kişiler sınırlandırılmıştır. Ordu, müstakil kolordu ve tümen komutanlarına tanınan bu yetki, 1. maddede olduğu üzere şarta bağlıdır. Bu şartlar ise askerî gerekler ile casusluk ve hainlik şeklinde sayma yoluyla belirtilmiştir. Burada verilen sevk ve iskân yetkisi ise şahsî veya toplu olabilmesi münasebetiyle takdirî bir nitelik taşımaktadır. Durumun gereklerine göre ilgili yetkililer, toplu sevk ve iskân uygulaması yapabilecekleri gibi kişilerle sınırlı dar ölçekli bir tedbir de alabilirler. 

2. ULUSLARARASI CEZA HUKUKU BAKIMINDAN SEVK ve İSKÂN KANUNU
Sevk ve İskân Kanunu’nun uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesinde ilk ele alınması gereken alan, uluslararası ceza hukukudur. Ermenilerin iddialarının hukuki boyutu da ağırlıklı olarak bu zemin üzerinden geliştirilmiştir. Uluslararası ceza hukuku söz konusu olduğunda da belirli suç kategorileri açısından bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Aşağıda, söz konusu kanun, bu yönüyle ele alınacaktır.

2.1. Soykırım Suçu Açısından Kanun
Ermenilerin iddialarının temelinde soykırıma maruz kalma savı yatmaktadır. Soykırım, uluslararası ceza hukuku bakımından bir suç tipidir. Bu suçun temel dayanağı ise Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’dir.  Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli oturumunda kabul edilen ve 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe giren bu Sözleşme’nin ortaya çıkmasındaki asıl saik, tarihin kadim dönemlerinden bu tarafa, belirli bir grup üzerinde gerçekleştirilen şiddet uygulamaları ve grubun topluca yok edilmesi eylemlerinin 19. yüzyılda artması ve 20. yüzyılın ortalarına kadar devam etmesidir. Özellikle Almanya’da, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Naziler tarafından gerçekleştirilen eylemlerden hareketle benzeri fiillerin tekrarlanmaması amaçlanmış ve soykırım, bir suç tipi olarak kabul edilmiştir. 
Soykırım suçu, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile bağımsız bir suç olmuştur.   Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden günümüze kadar uzanan süre içerisinde, soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılması gereken bir suç olduğu yönünde genel bir kanaat bulunmaktadır. Bu sebeple soykırım suçu, uluslararası hukukun emredici (jus cogens) kuralları arasında yer almakta; bu özelliği sebebiyle bahsi geçen sözleşmeye taraf olmayanların da bu Sözleşme’deki yükümlülüklerle bağlı olduğu bir düzenleme niteliği taşımaktadır .
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile birlikte taraf devletler, soykırım suçunu önleme ve cezalandırma yükümlülüğü altına girmişlerdir. Söz konusu yükümlülük sadece savaş zamanını değil barış dönemini de kapsamaktadır. Sözleşme’nin 1. maddesinde bu yükümlülük ve yükümlülüğün kapsamı, açık bir şekilde belirtilmiştir. Soykırım suçunun tanımı, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde; soykırım suçunda cezalandırılacak eylemler ise 3. maddede düzenlenmiştir. Sözleşme’de soykırım suçunda sorumluluk, iki ayrı maddede belirtilmiştir. Buna göre sorumluluk, şahsî sorumluluk (m. 4) ve devletlerin sorumluluğu (m. 9) olmak üzere iki yönlüdür.  
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin yürürlüğe girdiği tarih, yukarıda da işaret edildiği üzere 12 Ocak 1951’dir. Sözleşme’de aksine bir hüküm yer almadığı için bu Sözleşme, yürürlüğe girdiği tarihte devam eden ve yürürlüğe girdiği tarihten sonra gerçekleşen olaylara uygulanır. Bu durumda, 1915 tarihli Sevk ve İskân Kanunu ve bunun uygulamasından kaynaklanan hususlarla ilgili olarak Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni esas almak mümkün değildir zira bu tarihten önce soykırım suçu, uluslararası hukukun bir konusunu teşkil etmemektedir. Bu sebeple söz konusu sözleşme çerçevesinde Türkiye’ye yönelik sorumluluk iddiaları, hukuken bir değer taşımamaktadır.    
2.2. İnsanlığa Karşı Suç Açısından Kanun
Uluslararası ceza hukuku çerçevesinde değerlendirilmesi gereken ikinci suç, insanlığa karşı suçtur. Bu suç, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası hukuk belgelerinde yer almaya başlamıştır ve dinamik bir karakteri vardır. Uluslararası toplumda yaşanan gelişmeler, bu suçun içeriğinin belirginleşmesine ve müşterek bir tanım üzerinde mutabakat sağlanması yönündeki ilerlemeye katkı yapmıştır. Uluslararası toplumun uluslararası suçları önleme istikametindeki kesin tavrı ve bu tavrın sadece millî hukuk sistemlerinde değil uluslararası hukuk çerçevesinde de kesin hükümlere bağlanması yönündeki yoğun çaba, insanlığa karşı suçlarla ilgili ayrıntılı düzenlemelerin yapılmasıyla sonuçlanmıştır. 
İnsanlığa karşı suç kavramı, ilk defa Nürnberg Mahkemesi Statüsü ile somut olarak suç hâline gelmiştir.  Bilindiği üzere Nürnberg Mahkemesi, 8 Ağustos 1945’te Londra Antlaşması ile kurulmuştur ve amacı, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Alman idareciler eliyle gerçekleştirilen bazı uygulamaları yargılama konusu yapmaktır. Bu mahkeme, özel (ad hoc) bir niteliğe sahiptir. Yalnızca belirli suç tiplerini yargılama yetkisine haizdir. Bu kapsamda, Nürnberg Mahkemesinin yetkisine giren suçlardan biri de insanlığa karşı suçtur.  Dolayısıyla insanlığa karşı suç, ilk defa Nürnberg Mahkemesi Statüsü ile uluslararası hukuk çerçevesinde bağımsız bir suç tipi olmuş ve bireylerin bu suç sebebiyle sorumluluğu ileri sürülmüştür.
Nürnberg Mahkemesi Statüsü’nün 6/c maddesine göre bir savaş öncesinde veya savaş esnasında sivil halka karşı gerçekleştirilen cinayet, kök kazıma, köleleştirme, tehcir etme, her türlü gayriinsani fiiller, siyasi, ırki veya dinî sebeplerle yapılan zulümler ile savaş süresince veya savaştan önce savaş suçu ya da barışa karşı suçların işlenmesi için ya da onlara bağlı olarak işlenen fiiller insanlığa karşı suç kapsamına girmektedir. Bu çerçevede belirlenen ve bağımsız bir suç tipi olarak yaratılan insanlığa karşı suç kavramının arkasında yatan temel sebep, barış döneminde işlenen suçlar ile bir devletin kendi vatandaşına karşı işlediği suçların savaş suçları veya saldırı suçu kapsamında değerlendirilememesidir. Özellikle Almanya’da Naziler eliyle gerçekleştirilen bazı fiillerin savaş suçları ya da saldırı suçu oluşturmaması, ayrı bir suç tipi olarak insanlığa karşı suç kavramının ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır.  İnsanlığa karşı suçların çerçevesinin bu şekilde belirlenmesinin altında yatan sebep, insanın şahsiyetine saygı gösterilmesini sağlamak ve devleti yönetenler ile temsil edenlerin teşkilatlanmış bir yapı olan devlet organlarının insanlığın aleyhinde kullanılmasını önlemektir.    
İnsanlığa karşı suçun düzenlendiği 6/c maddesi, bahsi geçen fiillerin cezalandırılabilmesi için bir savaş suçu veya barışa karşı bir suçla ilgili olması şartını aramıştır. Böyle bir bağın bulunmaması hâlinde, Nürnberg Mahkemesi’nin bu fiilleri yargılama yetkisi olmayacaktır. Statüde belirtilen diğer iki suçla bağ aranan insanlığa karşı suç, bu yönüyle dar bir çerçeveyle sınırlandırılmıştır.    
Nürnberg Mahkemesi, yargılama yetkisi itibarıyla sınırlandırılmış bir yargı organıydı. Mahkeme barışa karşı suç, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarıyla sınırlı bir yargı yetkisine sahipti. Ayrıca bu mahkeme, objektif adaleti sağlama amacı taşımamaktaydı zira yetkisi sadece savaşı kaybetmiş olan Almanya’nın savaşla bağlantılı suçlarıyla sınırlıydı.  Bu durumda, 1915 tarihli Sevk ve İskân Kanunu ile bunun uygulamasından kaynaklanan hususlarla ilgili olarak ilk defa Nürnberg Mahkemesi Statüsü’nde yer alan insanlığa karşı suç kavramını esas almak mümkün değildir. Statünün kabul edildiği tarihten önce insanlığa karşı suç, uluslararası hukukun konuları arasında yer almadığından bu suçu değerlendirmeye esas kabul etmek, söz konusu olamaz.

2.3. Savaş Suçları Açısından Kanun
Uluslararası ceza hukuku kapsamında değerlendirilmesi gereken son suç tipi, savaş suçlarıdır. İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde, 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri ile birlikte gündeme gelen bu suç, genellikle yasak silah kullanmak çerçevesinde kabul görmüştür.  Bu sözleşmelerde savaşanların hakları ve görevleri belirlenmiş, savaşan ve savaşmayan arasındaki ayrım yapılmış, bazı silahların ve maddelerin kullanımı yasaklanmıştır. İnsan hayatı, özel mülkiyet ve dinî inançlar koruma altına alınmıştır. Söz konusu metinler tarafların birbirini yok etmesini engellememiş, yalnızca bazı zalimane hareketlere başvurmayı yasaklamıştır. Yasaklanan bir başka husus da savunulmayan yerleşim birimlerinin bombalanması ve yağmalanmasıdır.    
Savaş suçlarının cezalandırılması meselesi, İkinci Dünya Savaşı’na kadar her devletin iç hukukunun yetkisi içinde kabul edilmiştir. Bu durum mülkilik ilkesinin bir sonucu olarak değerlendirilmiş; savaş suçlarının uluslararası toplumun tamamına zarar verdiği düşüncesi, o dönem itibarıyla kabul görmemiştir.  Savaş suçlarının iç hukukun yetkisinde kalması uygulamada, devletlerin kendi vatandaşlarını genellikle yargılamaya tabi tutmaması şeklinde bir sonuç doğurmuştur. Yapılan yargılamalar genellikle savaşta diğer taraf devlet eliyle gerçekleştirilmiş, burada da yargılamayı yapan devletin intikam saikiyle hareket ettiği gözlemlenmiştir. Bu durum da savaş suçlarının millî yetki dâhilinde kalmasının bir olumsuzluğu olarak değerlendirilmiştir. 
Lahey Sözleşmelerinin ve uluslararası örf-âdet kurallarının savaş suçları bakımından uluslararası hukuk çerçevesinde yetersiz kalması, bir arayışı ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda yeni bir sözleşme ihtiyacı doğmuş ve 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri imzalanmıştır.  Asker veya sivil kişiler eliyle savaş hukuku kurallarının ihlali olarak kabul edilen savaş suçları, günümüzde kural olarak bahsi geçen 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve bu sözleşmelere ek protokollerde yer almaktadır. Tarihî süreç içinde değişik aşamalardan geçen bu suç, bir üst kavram olarak kullanılmamakta, benzer yönlerine rağmen insanlığa karşı suç ile soykırım suçundan ayrı bir kategoriye dâhil olmaktadır.     
Yukarıda bahsedilen Nürnberg Mahkemesi Statüsü’nde düzenlenen suçlardan biri de savaş suçlarıdır. Uluslararası hukukun ayrı bir suç tipi olarak kabul ettiği savaş suçları, bu yönüyle ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Nürnberg Mahkemesi Statüsü’nde yer almıştır.  Savaş suçları, söz konusu statünün 6/b maddesinde düzenlemiştir. Buna göre işgal altındaki bir ülkede sivil nüfusun öldürülmesi, kötü muameleye tabi tutulması; köle olarak çalıştırmak veya herhangi bir sebeple tehcir edilmesi; savaş esirlerinin, denizdeki kişilerin ve rehinelerin öldürülmesi veya kötü muameleye tabi tutulması; kamu malının veya özel malın yağmalanması; savaş kurallarının veya âdetlerinin ihlâl edilmesi şeklinde sıralanan fiiller, savaş suçlarını oluşturmaktadır.
1915 tarihli Sevk ve İskân Kanunu ve bunun uygulamasından kaynaklanan hususlara yönelik yapılacak bir değerlendirmede, savaş suçları da dikkate alınmayacaktır zira savaş suçları da 1915 yılı itibarıyla uluslararası hukukun konusunu oluşturmamaktadır. Bu durumda 1915 tarihli Sevk ve İskân Kanunu ile bunun uygulamasından doğan sorunlarda, savaş suçlarının değerlendirilmesi mümkün değildir. 

3. MÜLKİYET HAKKI BAĞLAMINDA SEVK ve İSKÂN KANUNU
Mülkiyet hakkının uluslararası hukukun konusu hâline gelmesi, 4 Kasım 1950’de imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) eliyle gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere AİHS hükümleri, zaman içinde kabul edilen protokollerle zenginleştirilmiştir. Mülkiyet hakkı da 20 Mart 1952 tarihinde imzalanan ve 18 Mayıs 1954’te yürürlüğe giren 1 Numaralı Protokol ile AİHS’de düzenlenen haklar arasına girmiştir.  
Mülkiyet hakkı, 20 Mart 1952 tarihli 1 Numaralı Protokol’ün 1. maddesinde düzenlenmiştir. Maddeye göre her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Sadece kamu yararı ve yasada öngörülen koşullar ile kişi, uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak malından ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Bununla birlikte bu hükümler, devletlerin egemenlik yetkisinden kaynaklanan kamu yararına düzenleme, vergilendirme, diğer katkılar veya para cezaları ile ilgili yetkilerine halel getirmez.
Mülkiyet hakkını düzenleyen 1. maddede mülkiyete saygı, mülkiyetten mahrum bırakma ve mülkiyet hakkının kullanılmasıyla ilgili üç ayrı kural bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mülkiyet hakkını geniş anlamda yorumlayarak aktif ve pasif nitelikteki bütün malları, mülkiyet hakkı içinde kabul etmiştir. Maddedeki mülkiyetten mahrum bırakma ise sadece maddede belirtilen şartlarla yani kamu yararının bulunması, kanunda öngörülen şartların varlığı ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygunluk hâlinde mümkün olabilecektir. Öte yandan devletin yetkileri de yine kamu yararı çerçevesinde hayata geçirilebilecektir.  AİHM, ortaya koyduğu bu üç kural ile mülkiyetinin dokunulmazlığını asıl, sınırlandırılmasını istisna kabul etmiş; mülkiyetten mahrum bırakmanın ancak belirtilen sınırlar çerçevesinde mümkün olduğunu belirtmiş ve mülkiyet hakkının kullanılmasında devletlerin müdahale hakkı olduğunu ancak bunun da sadece maddede belirtilen şartlara uygun olması hâlinde kabul edilebileceğini ifade etmiştir.  1. madde, gerçek ve tüzel kişilere ait mala ve mülke devlet eliyle yapılabilecek keyfî bir müdahalenin önünü kapatmakta; böyle bir müdahaleye karşı malike koruma sağlamaktadır. Ayrıca AİHM, bu maddeyle devlete, mülkiyet hakkına dışarıdan gelebilecek müdahaleleri önleme yükümlülüğü getirildiği yönünde bir anlayışı da kabul etmektedir.   
1915 tarihli Sevk ve İskân Kanunu ve bunun uygulamasından kaynaklanan hususlarla ilgili olarak Ermeniler tarafından mülkiyet hakkı kapsamında ileri sürülen iddialar değerlendirildiğinde, mülkiyet hakkıyla ilgili savların uluslararası hukuk çerçevesi içinde bir karşılığının olmadığı anlaşılmaktadır. Mülkiyet hakkının uluslararası hukukun konusu hâline gelmesi, diğer iddialarda olduğu üzere, Sevk ve İskân Kanunu’ndan çok sonraki bir döneme aittir. 18 Mayıs 1954’te yürürlüğe giren AİHS’ye Ek- 1 Numaralı Protokol’e kadar mülkiyet hakkı, uluslararası hukukun bir konusu değildir. Bu durumda, mülkiyet hakkından kaynaklanan iddialar, uluslararası hukukun kapsama alanı dışında kalmaktadır. 

4. ANTLAŞMALAR HUKUKU ÇERÇEVESİNDE SEVK ve İSKÂN KANUNU
Sevk ve İskân Kanunu ile bu Kanun’un uygulamasından kaynaklanan sorunlara ilişkin olarak antlaşmalar hukuku bakımından yapılacak bir değerlendirmede esas alınacak düzenleme, 22 Mayıs 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’dir.  Sözleşme, uluslararası hukuk kurallarının uygulanması hususunu da düzenlemektedir. O tarihe kadar yerleşik bulunan ve örf-âdet niteliği taşıyan antlaşmalar hukuku kurallarının yazılı hâle getirildiği bu sözleşmenin 28. maddesi uyarınca, antlaşmadan farklı bir niyet anlaşılmıyorsa veya böyle bir niyet tespit edilemiyorsa o takdirde antlaşma hükümleri, yürürlüğe girmeden önce meydana gelen olaylara uygulanmaz.
Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 28. maddesinde antlaşmaların uygulanmasıyla ilgili olarak belirtilen antlaşma hükümlerinin geriye yürümezliği ilkesi, en temel ilkelerden biridir. Aynı zamanda uluslararası hukukta bir örf-âdet kuralı olarak da kabul edilen bu ilkeye göre antlaşmalar, yürürlük tarihinden sonra cereyan eden olaylara veya durumlara uygulanabilir. Bu durum yalnızca, antlaşma metninde aksine bir hüküm varsa ya da tarafların niyetlerinden böyle bir husus anlaşılabiliyorsa değişebilir.  Yani aksine bir hüküm veya niyet olmadıkça bir antlaşma, yürürlüğe girdiği tarihte hukuken etki doğurmaya başlar. Nitekim uluslararası mahkeme kararları da bu ilkeyi benimsemişlerdir.  Dolayısıyla 28. madde hükmü, Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce taraflar bakımından bağlayıcı olmadığını belirtmektedir. Bahsi geçen maddeye göre geçmişe dönük bir uygulama için tarafların bunu açıkça beyan etmesi gerekir. Aksi takdirde bir antlaşmayı, yürürlüğe girmeden önceki olaylara uygulamak mümkün değildir.  Kısacası aksine bir irade veya niyet bulunmadıkça antlaşma hükümleri geriye dönük işletilemez, diğer bir deyişle makable şamil olmaz.
Uluslararası hukuk kurallarının geriye yürüyemeyeceğine dair bu temel ilkeden hareketle Sevk ve İskân Kanunu ile bu Kanun’un uygulamasından kaynaklanan sorunlarda, o dönem yürürlükte olan uluslararası hukuk kurallarının uygulanabileceği anlaşılmaktadır. Yürürlükte olmayan, uluslararası konusunu teşkil etmeyen herhangi bir kavramın ve/veya kuralın bu kanunla ve uygulamasıyla ilişkilendirilmesi mümkün değildir. Zaten aksi bir durum, kavram/kural anakronizmine yol açacaktır ki bu da hukuk kurallarının uygulanmasında kabul edilmiş olan temel mantığa aykırılık teşkil edecektir. Dolayısıyla yukarıda ele alınan uluslararası ceza hukukuyla ve mülkiyet hakkıyla ilgili kuralların, Sevk ve İskân Kanunu ile bu Kanun’un uygulamasından kaynaklanan sorunlara uygulanamayacağı ortaya çıkmaktadır. Döneminin uluslararası hukuk kuralları dışında kalan ve sonradan kabul edilerek uluslararası hukukun konusunu teşkil eden kurallar, Sevk ve İskân Kanunu ile bu Kanun’un uygulamasından kaynaklanan sorunlar için değerlendirmeye tâbi olmayacaktır.

5. ULUSLARARASI ÖRF-ÂDET HUKUKU AÇISINDAN SEVK ve İSKÂN KANUNU
Sevk ve İskân Kanunu ile bu Kanun’un uygulamasından kaynaklanan hususlar ve Ermeni iddialarının uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken bir husus da uluslararası örf-âdet hukukudur. Uluslararası hukukun kendine has özelliği sebebiyle iç hukuktan farklı olarak örf-âdet kuralları, uluslararası hukukun bağlayıcı kaynakları arasında yer alır. Bu sebeple bir konu uluslararası hukuk kapsamında ele alındığında, yazılı kaynakların olmadığı veya yetersiz kaldığı durumlarda örf-âdet hukukuna müracaat etmek gerekmektedir.
Uluslararası hukukun şeklî kaynaklarının Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği kabul edilmektedir.  Maddenin içeriğine bakıldığında, sıralanan kaynakların uluslararası hukukun kaynakları olduğu belirtilmemiş; Uluslararası Adalet Divanı’na havale edilen bir sorunun çözümünde hangi kaynakların kullanılacağı ifade edilmiştir. Bununla birlikte doktrinde, maddede belirtilen kaynakların uluslararası hukukun da kaynaklarını teşkil ettiği ya da en azından hareket noktası olarak kabul edildiği kanaati baskındır.  Bahsi geçen bu maddede belirtilen kaynaklardan biri de uluslararası örf-âdet kurallarıdır.
Yazısız kurallar olan uluslararası örf-âdet kuralları, iki temel ögeden oluşur. Bunlar maddî öge ve psikolojik ögedir. Maddi öge, aynı davranış kalıplarının devamlı bir şekilde tekrarlanması anlamına gelir. Davranış kalıplarındaki süreklilik, o davranışların alışkanlık ve/veya gelenek niteliği kazanmasına yol açar. Genel veya yerel olabilen bu davranışlar, uzun bir süre aynı şekilde tekrarlanmalıdır. Uluslararası hukukta sürenin uzunluğu kadar istikrarlılık ve aynılık/tekdüzelik de önem arz eder. Bununla birlikte, maddî öğenin şartları yerine gelse bile bir davranış kalıbının uluslararası örf-âdet kuralı olabilmesi için psikolojik öge de gereklidir. Psikolojik öge, sürekli ve istikrarlı bir şekilde yapılan davranışın, hukukun gereği olarak mecburen tekrarlandığı yolunda bir kanaat anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle genel, istikrarlı ve tekdüze davranışın hayata geçmesinin altında hukuki bir inanç ve bu inançtan kaynaklı bir mecburiyet bulunmalıdır. 
Uluslararası örf-âdet hukukuyla ilgili yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, Sevk ve İskân Kanunu ile bu kanunun uygulamasından kaynaklanan hususlara ve Ermeni iddialarına ilişkin, söz konusu dönemde kabul gören uluslararası örf-âdet kurallarının var olup olmadığı önem kazanmaktadır. Daha önce ele alındığı üzere, Ermeniler eliyle uluslararası hukuk düzleminde ileri sürülen iddialar, bahsi geçen dönemde yürürlükte olmayan yazılı uluslararası hukuk kurallarına dayanmaktadır. Bu durumda, uluslararası ceza hukukuyla ve mülkiyet hakkıyla ilgili yerleşik örf-âdet kurallarının bulunması hâlinde, söz konusu iddialar uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilebilecektir.
Uluslararası ceza hukuku bakımından bir değerlendirme yapıldığında, bahsedilen soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları ile ilgili olarak 1915 yılı itibarıyla bir örf-âdet kuralına rastlanmamaktadır. Bu suçların uluslararası örf-âdet kuralları çerçevesinde kabul edildiğine dair sürekli ve istikrarlı bir uygulama bulunmamaktadır. Söz konusu dönemde, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri tarafından uluslararası ceza mahkemesi kurulması yönünde bir görüş ortaya çıkmış ve buna yönelik hazırlık yapmak üzere bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyon, Ermenileri herhangi bir değerlendirmeye tabi tutmamış; Ermenilerin iddialarını bu kategoride görmemiştir. Aynı şekilde ABD ve Japonya, bu komisyonda insanlığa karşı suç kavramına karşı çıkmışlardır. Bu hususla ilgili bir başka örnek de Namibya’da Almanlar eliyle gerçekleştirilen eylemlerdir. Herero ve Nama kabilelerini planlı bir şekilde, her türlü şiddet ve yok etme yöntemleriyle sürgün eden Almanlar, 1904-1907 yılları arasında gerçekleştirdikleri eylemlerin uluslararası hukukun cezalandırılır eylemleri arasında yer almadığı savunmasını yapmaktadırlar. Dolayısıyla soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları İkinci Dünya Savaşı öncesinde devletlerin üzerinde uzlaştığı suç tipleri değildir. Bu durumda, uluslararası ceza sorumluluğunu doğuran ilkeler ve özellikle “Kanunsuz suç ve ceza olmaz.” ilkesi çerçevesinde herhangi bir sorumluluğun doğması mümkün gözükmemektedir.  
    Mülkiyet hakkıyla ilgili duruma bakıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. 1915 yılı itibarıyla birey ile vatandaşı olduğu devlet arasında mülkiyet hakkı çerçevesinde ortaya çıkan sorunlar, iç hukukun yetki sınırları içinde kabul edilmektedir. Yukarıda bahsedilen AİHS sisteminin kabulüne kadar, mülkiyet hakkının kazanılması ve/veya kaybedilmesi millî hukuk sistemleri içerisinde kalmakta; mülkiyet hakkını kazanma ve kaybetme, özel mülkiyetin devletleştirilmesi ve kamulaştırılması uluslararası hukuk çerçevesinde meşru görülmektedir. Bu durumda, gerçekleştiği dönemde uluslararası hukukun konusunu teşkil etmeyen bir iç hukuk işlemi, aradan geçen sürenin ardından uluslararası hukukun konusu hâline gelemez. Dolayısıyla ortadan kalkmış bir mülkiyet hakkı için uluslararası hukukun sonradan ortaya çıkmış koruma mekanizmalarına başvurmak hukuki değildir zira hukuken ortadan kalkmış bir hakkın ikamesi mümkün değildir.  Bu açık durum karşısında, mülkiyet hakkıyla ilgili bir örf-âdet kuralının varlığını ileri sürmek, uluslararası örf-âdet kurallarını ortaya çıkaran şartlar ve uluslararası uygulamalar bakımından ihtimâl dışında kalmaktadır. Nitekim yukarıda ele alındığı üzere, AİHM de benzer bir bakış açısına sahiptir.  
SONUÇ
    Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği bir dönemde, 19 Mayıs 1331 (1 Haziran 1915) tarihli ve 2189 sayılı Takvim-i Vekayi’de yayımlanarak yürürlüğe giren Sevk ve İskân Kanunu, beraberinde pek çok tartışmaları gündeme getirmiş bir düzenlemedir. Bu Kanun’un uygulanması sonrasında Ermeniler, muhtelif iddialar ileri sürmüşlerdir. Ermeni iddiaların önemli bir kısmı, uluslararası hukuk disiplinini ilgilendirmektedir. Bu sebeple iddialar, hukuken değerlendirilmeye muhtaçtır.
    Ermeni iddiaları temelde, uluslararası ceza hukukuna ve temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkına dayanmaktadır. Bununla birlikte, ileri sürülen iddiaların dayanağı olan hukuk kavramları, Sevk ve İskân Kanunu’nun uygulandığı tarih itibarıyla uluslararası hukukun konusunu teşkil etmemektedir. Bu sebeple soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçu gibi kavramlar ile mülkiyet hakkı Ermeni iddialarına bir dayanak teşkil edemez zira bu kavramlar, ileri tarihlerde uluslararası hukukun kapsama alanına girmiştir. Ceza hukukunun temel bir ilkesi olan “Kanunsuz suç ve ceza olmaz.” ilkesi  gereği ve kıyas yasağı sebebiyle Ermeni iddialarının uluslararası ceza hukuku bakımından herhangi bir karşılığı yoktur. Ayrıca Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 28. maddesinde açıkça belirtildiği üzere aksine bir hüküm olmadıkça, uluslararası antlaşmaların geriye yürümesi ve sonuç doğurması mümkün değildir. Dolayısıyla Ermeni iddialarının uluslararası hukuk açısından hukuki bir niteliği ve değeri bulunmamaktadır. Öte yandan, uluslararası hukukun yazısız fakat bağlayıcı kaynakları arasında yer alan uluslararası örf-âdet kurallarına bakıldığında, söz konusu dönemde bahsi geçen iddiaları destekleyecek herhangi bir kural da bulunmamaktadır. Devletlerin bahsi geçen iddialarla ilgili kesintisiz, sürekli ve tekdüze bir uygulaması olmadığı gibi bu yönde bir hukuki mecburiyet inancı da yoktur.
    Sevk ve İskân Kanunu ile bu kanunun uygulanmasından doğan hususların uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilebilmesi söz konusu olmadığına göre bu husus, Osmanlı Devleti’nin iç hukuku çerçevesinde ele alınmak durumundadır. Her şeyden önce Osmanlı Devleti iç egemenlik yetkisine dayanarak böyle bir kanun çıkarmış, bu Kanuna dayanan pek çok düzenleme yapmış ve uygulamaya geçirmiştir. Bu sebeple bu Kanun’dan ve uygulamasından kaynaklanan zararlar da yine iç egemenlik yetkisi çerçevesinde Osmanlı Devleti resmî organları eliyle giderilebilir. Nitekim Osmanlı Devleti, söz konusu düzenlemeler sebebiyle ortaya çıkan meseleleri incelemek üzere soruşturma komisyonları kurmuştur. Soruşturma komisyonlarının çalışmaları neticesinde, 1673 kişi Divan-ı Harb’i Örfi Mahkemeleri olarak bilinen mahkemelerde yargılanmıştır. Yargılananların 698’i sivil-asker resmî görevlidir. Geri kalan 975 kişi ise Osmanlı Devleti vatandaşı olan kişilerdir. Bu yargılamalar neticesinde 227 kişi beraat etmiş; 819 sanık ise idam, hapis, kürek, para, kalebent, pranga, sürgün gibi cezalara çarptırılmıştır. Dolayısıyla sevke ve iskâna tabi olanlara yönelik suç işleyen, herhangi bir suistimâli görülen, hükûmetin talimatlarına ve uygulamalarına aykırı davranan herkes yargılanmıştır. Yani Osmanlı Devleti, iç egemenlik yetkisi kapsamında ceza hukuku bağlamında gerekeni yapmış, ortaya çıkan zararın giderilmesine yönelik hukuki süreci de tamamlamıştır. Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni iç hukuk bakımından da sorumlu tutmak mümkün gözükmemektedir. Öte yandan Osmanlı Devleti, Ermenilerin katliam iddialarının araştırılması için İspanya’ya Hollanda’ya, Danimarka’ya ve İsveç’e Şubat 1919’da birer nota göndermiş ve iddiaların araştırılması için ikişer hukukçu görevlendirilmesini ve soruşturma komisyonu kurulmasını talep etmiştir. Bu talep, İngiltere’nin engellemesi sebebiyle sonuçsuz kalmıştır. Bu durum da Osmanlı Devleti’nin iddiaların soruşturulması bakımından gösterdiği hassasiyeti, açıkça ortaya koymaktadır. 
Osmanlı Devleti’nin sevke ve iskâna tabi olanların mülkiyet hakkıyla ilgili olarak da bazı düzenlemeler yaptığı bilinmektedir. Sevk ve İskân Kanunu’nda sevke ve iskâna tabi olanların terk etmiş olduğu malları, alacakları ve borçları hakkında bir hüküm bulunmaması sebebiyle Osmanlı Devleti, bu konuyla ilgili olarak öncelikle bir talimatname hazırlamıştır. 10 Haziran 1915 tarihinde yayımlanan bu talimatnameyle sevk ve iskân edilen kimselere ait mallarla ve eşyalarla ilgili pek çok koruma tedbiri getirilmiştir. Bu talimatnamenin dışında Osmanlı Devleti, konuyla ilgili bir de kanun çıkarmıştır. “Ahar Mahallere Nakledilen Eşhasın Emval ve Düyûn ve Matlûbat-ı Metrûkesi Hakkında Kanun-u Muvakkat” isimli bu Kanun, 13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihlidir. Söz konusu Kanun, 14 Eylül 1331 (27 Eylül 1915) tarihli ve 2303 sayılı Takvim-i Vekayi’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir . Bu kanun uyarınca sevk ve iskân edilenlerin malları, borçları ve alacakları, kurulan komisyonların tespiti sonrası mahkemeler eliyle tasfiye edilmiş; tasfiye sonrası ortaya çıkan meblağ, mal sandıklarında muhafaza edilmiştir.  Emanete alınan bu paralar, sevk ve iskân edilip geri dönenlere iade edilmiştir. Ayrıca mal sandıklarında muhafaza edilen ve sahipleri tarafından alınmayan paraların sahiplerince alınabilmesi için de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bir kanun çıkarılmıştır. 15 Nisan 1339 (15 Nisan 1923) tarihli ve 333 sayılı “Ahar Mahallere Nakledilen Eşhasın Emval ve Düyûn ve Matlûbat-ı Metrukesi Hakkındaki 17 Zilkade 1333 ve 13 Eylül 1331 Tarihli Kanun-ı Muvakkatin Bazı Mevaddı ile 20 Nisan 1338 Tarihli Emval-i Metrûke Kanununu Muaddil Kanunu” isimli kanunla hak sahiplerine paralarını alma hakkı getirilmiştir. Beş yıllık bir bekleme süresinden sonra ise yeni bir kanun çıkarılmıştır. 24 Mayıs 1928 tarihli ve 1349 sayılı “Emval-i Metrûke Hesab-ı Carilerinin Bütçeye İrat Kaydına Dair Kanun” isimli yasayla 31 Mayıs 1928’e kadar süre tanınmış, bu sürenin sonunda müracaat etmeyenlerin paraları ise bütçeye gelir olarak kaydedilmiştir.  Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mülkiyet hakkıyla ilgili gereken hassasiyeti fazlasıyla göstermiştir.
Osmanlı Devleti’nin iç egemenlik yetkisi kapsamında aldığı tedbirler, gerçekleştirdiği uygulamalar ve hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan kanun da göstermektedir ki iç hukuk kapsamında atılan adımlar, ceza hukuku ve mülkiyet hakkı yönünden Osmanlı Devleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemen bir devlet olarak bahsi geçen hususlarla ilgili olarak kayıtsız kalmadığını göstermektedir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’ne ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, Sevk ve İskân Kanunu’ndan kaynaklanan hususlarla ilgili olarak devletin sorumluluğunu doğuracak herhangi bir iddia atfedilmesi mümkün görünmemektedir.
    Ermenilerin ileri sürdüğü iddialarla ilgili dikkat çeken bir başka husus da bu iddiaların dile getirilmesi ancak bu iddiaların dayanaklarının belirtilmemesi ya da sağlıklı ve sağlam gerekçeler sunulmamasıdır. Oysaki hukukun en temel ilkelerinden biri de müddeinin iddiasını ispatla mükellef olmasıdır. Yani ispat külfeti, iddia edene düşmektedir. İddia edenin ispat külfetini yerine getirmemesi ve karşı tarafı, suçsuz/sorumsuz olduğunu ispatlamaya çağırması, hukuktaki iddia-ispat ilişkisini tersine çevirmek anlamına gelmektedir. Ermenilerin iddialarını ileri sürerken takip ettiği strateji, bu ters mantığa dayanmaktadır. Bu sebeple Ermeni iddiaları karşısında izlenmesi gereken önemli bir yol da ispat külfetinin Ermenilere düştüğünü hatırlatmak ve bu yerine getirilmedikçe, iddiaları ciddiye almamak olmalıdır. Zira bu konuda Türk devletinin eli, hukuken güçlüdür. Öte yandan Türk milletinin vicdanında da leke niteliğinde bir iz bulunmamaktadır. Aksi bir düşünce, tarihî ve hukuki gerçeklerle bağdaşmayacak bir nitelik arz etmektedir.