BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İ ANARKEN ANLAMAK

11 Mart 2021 13:24 Prof. Dr.Abdurrahman KÜÇÜK
Okunma
642
BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞİ ANARKEN ANLAMAK

BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İ ANARKEN ANLAMAK*

Bugün 4 Nisan, Başbuğ Alparslan Türkeş'in Hakk'a yürüyüşünün onuncu yıl dönümüdür.
Türk milleti, 04. 04. 1997 Cuma günü saat 22. 45'te acı bir haber ile sarsılmıştı.
Türk kamuoyuna bomba gibi düşen bu haber, Bilge Lider Alparslan Türkeş’in vefat haberiydi.
Bulunduğu bir törenden evine giderken yolda rahatsızlanan Türkeş, Ankara’da kaldırıldığı bir hastanede “Hakk’a yürümüştü.”
Haber Türkiye genelinde ve Türkiye dışında anında duyulmuştu. Telefon trafiği oldukça yoğundu. Televizyon kanalları faklı bilgiler veriyordu. Kesin haber 05.04.1997 Cumartesi günü saat, 02. 20 gibi açıklanmıştı.
Tıp Merkezi’nin önü onu seven insanlar ile dolmuştu. Resmen açıklanmayan, fakat istihbar edilmiş vefat haberinin yalan olması için dualar ediliyordu. Kimse Türkeş’e ölümü yakıştırmak istemiyordu. Çünkü Türkiye’nin ve Türk dünyasının Alparslan Türkeş’e daha çok ihtiyacı vardı. Hastane önünde Ülkücülerin sergilediği durum televizyon ekranlarına bile yansımıştı.
Her türlü sıkıntıya ve çileye sabırla göğüs germiş Türk milliyetçileri, bu metanetini, istemeyerek de olsa, Alparslan Türkeş’in ölümünden sonra da gösterdi. Yapılan açıklamalarda bu sabrı ve metaneti bulmak mümkündü. Çünkü onlar, Allah’ın, Kur’an’da haber verdiği “Her can, ölümü tadacaktır.” hükmüne gönülden inanmış ve bağlanmış “alperenler” idi.
Türkiye bilge liderini kaybetmişti. Ancak tesellimiz, İslam’daki hayırlı “evlat” ve faydalanacak “eser” bırakıp ölen insanların “amel defteri”nin kapanmayacak olması idi. Hayırlı “evlat”, yaptığı iyi işlerde atasının, ecdadının, büyüğünün hanesine sevap yazdıran "kimse"dir. İlmî çalışmalar da yine toplumlar ile ilgili, toplumun geleceğini aydınlatan ve geçmişi geleceğe bağlayan belgelerdir. Neticede bunlar da toplumun menfaati ile ilgili sosyal hadiselerdir. Bütün mesele, kişinin mensup olduğu millete faydalı işler yapmasıdır. Amel defterinin açık kalmasını haber veren hadisişerif de insanları, mensubu olduğu millete yararlı işler yapmaya teşvik etmektedir. Merhum Alparslan Türkeş’in yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu insanların yapacakları dualar ve iyi işler, onun amel defterini açık tutacaktır. On yıldır her yıl 4 Nisan’da MHP Genel Merkezi başta olmak üzere Türkiye'nin her tarafında Türk milliyetçileri, Başbuğ Alparslan Türkeş’i Kur’an hatimleriyle ve mevlitlerle, hayır ve dualarla yâd etmektedir.
Alparslan Türkeş, son dönemlerde Türk milletinin yetiştirdiği ve eşine az rastlanacak liderlerdendir. O, “İslam ahlak ve faziletini, Türklük gurur ve şuurunu” Türk milletine sembol yapmıştır. Türklük ile İslam’ı dengelemeyi yerleştirmiştir. Günümüzde bazı kimselerin söylemeye çekindiği “Yüce Türk milleti” ifadesi de, Türkeş’in dilinden düşürmediği bir iftihar ifadesi olmuştur.
Alparslan Türkeş vefat etti, ancak Türk milliyetçilerinin gönlünde o ve onun Türk milliyetçiliği Ülküsü yaşıyor ve yaşayacaktır. İnsanlar fânidir. Baki olan fikirleridir. Onun fikirlerini ve davasını devam ettirmek her Türk milliyetçisinin borcudur. Bu aynı zamanda Türkeş’e olan sevgisinin de bir ifadesidir. Çünkü Türkeş’i sevmek; onun fikirlerine ve emanetine sahip çıkmak demektir.
Bilindiği gibi Alparslan Türkeş’in üç emaneti vardır. Birincisi “Türk milliyetçiliği ülküsü”, diğeri “MHP” ve üçüncüsü de “Ülkü Ocakları”dır. O her şeyin temeline, iyi yetişmiş, okuyan, düşünen, meselelere bilimin ışığında bakan, büyüklerini sayan, küçüklerini seven, gösterişten uzak ve mütevazı olan, ülke ve millet menfaatini her şeyin üzerinde gören, Türk milliyetçiliği ülküsünü duyan ve yaşayan gençliği koymuştu.
Allah, her insana bir "ecel" tayin ettiğini, bu vakit gelince bir saniye öne almanın da geriye bırakmanın da mümkün olmadığını bildirmektedir. Ölümü tadan insanları hayırla anmak ve anarken de onu "doğru anlamak" da gerekmektedir. Allah'ın emri de Türk milletinin geleneği de bu yöndedir.
Alparslan Türkeş'i "tanımak ve anlamak" günümüz insanı için bir şereftir / meziyettir ve görevdir. Ondan günümüze ulaşacak mesajlar ve alınacak dersler vardır. Çünkü o, sabrın, sebatın, fikrin, ülkünün ve "dava adamlığı"nın timsalidir. Tavrı, duruşu, tutumu ve görünüşü ile güven veren bir lider olmuştur. Yoktan bir parti, Türk milliyetçiliği ülküsünü benimsemiş bir gençlik yetiştirmiştir.
Merhum Türkeş; vakur, dirayetli, okuyan, düşünen ve araştıran, eşine az rastlanan “devlet adamı” idi. “Devlet adamı nasıl olmalıdır?” diye sorulursa, tek kelime ile “Türkeş gibi” demek yeterlidir. Onun hayatı okuma, araştırma, düşünme, üretme ve proje ortaya koyma ile geçmişti. devlet adamı, "dava adamı" duruşunu her zaman korumuştu. Türkiye'nin ve Türk milletinin menfaatini her şeyin üzerinde tutmuştu. "Uzlaşmacılığı temel felsefe" yapmıştı. Türkiye'nin ve Türk milletinin menfaati gerektiğinde "uzlaşmacı" olması ve düşüncelerindeki isabetlilik, muvafık ve muhalif herkes tarafından üzerinde ittifak edilen hususlardandı. Bunun yanında üzerinde ittifak edilen diğer bir nokta; Türkeş'in millî meselelerde tavizsiz bir "devlet adamı", Türk dünyasının benimsediği ortak “lider” ve "Başbuğ" olması idi.
Türkeş, kendinden daha çok, Türk milletini düşünmüş ve Türk dünyasının meselelerini öne çıkarmıştır. O, günübirlik politikaların değil, geleceğe yönelik ve kalıcı politikaların insanı olmuştur. Türk dünyasının yakınlaşmasına ve birbirini kucaklamasına çalışmış ve başarmıştır. Türk milletinin varlığı ve yücelmesi onun temel hedefi olmuş ve her şeyden önde gelmiştir. Herkesin zikzaklar gösterdiği siyasi hayatta Türkeş, 1944 Olayları ile ortaya koymuş olduğu siyasî ve fikrî çizgiyi aynen devam ettirmiş ve günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Türkeş’in bu değişmez çizgisi ve haklılığı, Tarih tarafından da ortaya konulmuştur.
Türkeş, sert dış görüntüsünün aksine yumuşak ve hoşgörülü özelliğe sahipti. Karlı ve soğuk havaya rağmen 4 milyon civarında Türk insanının 8 Nisan 1997 günü cenaze töreninde Ankara'nın caddelerini doldurması bu kişiliğin bir göstergesi idi. Bu, Türkeş Bey'e karşı "millî görev" bilinmişti. İmkân olsa Türkiye'nin yarısına yakını Ankara'da olacaktı ama hepsi manen orada hazırdı.
Vefatının onuncu yılında rahmetli Başbuğ Türkeş'i anarken anlamaya çalışmak büyük önem taşımaktadır. O, Türk milletinin bir kesimi tarafında ısrarla anlaşılmadı. Doğru anlaşılması hep önlendi. Onu hep rakipleri ve muarızları tanımlamaya çalıştı. Türkeş'in yazdıklarının ve anlattıklarının, yakınlarının bir kısmı tarafından da doğru anlaşıldığı kanaatinde değilim. Bunun bir istisnası MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli'dir dersem bir hakkı teslim etmiş olurum. Çünkü benim, Alparslan Türkeş ile tanışıklığım 1965 yılında başlamış ve vefat ettiği 1997 yılına kadar olumlu şekilde devam etmişti. Sayın Bahçeli'yi de 1976 yılında tanıdım ve 1998'den sonra da yakın mesai arkadaşlığımız oldu. Bu süre zarfında Alparslan Türkeş’i en iyi anlayanlardan birinin Sayın Dr. Devlet Bahçeli olduğunu gördüm. Bu doğru anlama hem söylemlerinde hem siyasi duruşunda hem de "devlet adamlığı" tavrında kendini göstermektedir.
Türkeş'i bir kesim; ısrarla "ırkçı", "kafatasçı" göstermeye çalıştı ve onun Türk milletinin tamamını kucaklayan görüşlerinin Türk milletinin tamamına yayılmasını önlemeye gayret gösterdi. Onun 1944'teki fikri de 1997'deki fikri de aynı çizgide devam etmişti. Çünkü o, Atatürk çizgisinde idi. Atatürk’ü ve onun görüşlerini Türkiye’de en iyi anlayanlardan biri de Merhum Alparslan Türkeş oldu. Türkeş, Atatürk geleneğinin temsilcisi olmuş ve onun başlattığı anlayışı siyaset zeminine taşımıştı. Türkeş, Türkçülük ve Türk milliyetçiliği anlayışını da şu ifadelerde özetlemişti: “Türkçülük, milliyetçilik anlayışımız; manevi şuurlanmaya dayanır. Bu temel üzerinde Türklük şuuruna erişmiş, samimî olarak ‘Ben Türk’üm.’ diyen herkes Türk’tür. Türkçülük ve Türk’ün tayininde, sapık ölçülere, özellikle mezhepçiliğe, coğrafyacılığa, laboratuvar ırkçılığına inanmıyoruz. Başka milletleri küçük gören, dünya barışını tehlikeye koyan antropolojik ırkçılık, Türk milliyetçilik ülküsünün dışındadır. Milliyetçilik anlayışımız; maneviyatçı, akılcı, demokratik, çağdaş milliyetçiliktir... ”  
Onu rahmet ve minnetle anarken 1980 sonrası Sıkıyönetim Mahkemesindeki savunmasından şu ifadeleri aktarmayı önemli görmekteyim:
"Elhamdülillah inanmış samimî bir Müslüman’ım, fânilik hissine aşinayım. Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu biliyorum.... Sabır ve şükürle karşılıyor ve bu imtihandan da yüz akıyla çıkmayı bize nasip etmesini Cenab-ıhakk'tan niyaz ediyorum. Rahmet ve şaşmaz adalet ümidimiz yalnız Allah'tandır.... " .
Rahmetli Başbuğ’un birinci dileği yani Türk milletinin vicdanında aklanmaktır. Türk milletinin vicdanında teşekkül eden hüküm onu aklamış, tarihî aklama da vefatının hemen akabinde başlamıştı. Huzur-uilâhide de aklandığına inanıyorum. Ruhu şad olsun ve mekânı cennet bahçelerinden bir bahçe olsun. !
Türkeş'in nihai hedefi; Türk milliyetçiliğini iktidar yapmaktı. Çünkü bu bir "ülkü"dür. Onun ülkü edindiği bu fikri, iktidara taşımak onu anlamanın ve onu sevmenin bir göstergesidir. Bu noktada Türk milliyetçiliği ülküsü davasına sahip çıkmalı, sabır ve sebat ile temel hatırası olan MHP'ni tek başına iktidara taşımalıdır.
Rahmetli Türkeş'in son arzusu gerçekleştirmek için “60. Hükûmet, Milliyetçi Hareket” diyelim ve ona sevgimizi bir kez daha ispatlayalım.