12 EYLÜL’E DAİR GENEL BİR MÜTALAA

21 Eylül 2021 12:49 Okan MADEN
Okunma
86
12 EYLÜLE DAİR GENEL BİR MÜTALAA

12 EYLÜL’E DAİR GENEL BİR MÜTALAA
Okan MADEN (Araştırmacı-Yazar)
Darbe Nedir, Neye Kasteder?

Darbe, kısaca devleti yöneten iktidarın bir grup tarafından görevinden cebren uzaklaştırılmasıdır. Bilhassa Cumhuriyet rejiminde darbe demokrasiye taban tabana zıttır. Zira darbe vesilesiyle ülkenin yönetimini ele geçirmek darbeyi icra eden grubun iradesinin halkın iradesinden daha muktedir, ferasetinin daha doğru, tercihinin daha mantıklı olduğuna çıkar ki bu vaziyet resmen Cumhuriyet’i meydana getiren kıymet hükümlerini alaşağı etmektir. Mantık, doğru düşünme sanatıdır ve mantık bize örnek uzayı oluşturan kümenin geniş olmasının, küme üzerinde çalışılacak bir meselede doğru sonuçlara ulaşma ihtimalinin arttığını söyler. Hâl böyle iken ülkenin yönetim kadrolarını tayin edecek en sağlıklı yöntem o ülkenin topraklarında yaşayan halka danışmak ve çoğunluğun kararına saygı duymaktır. Bir arada yaşamak ancak uzlaşıyla mümkündür. Yönetim hususundaki mutabakat birlikte yaşamanın, toplum olabilmenin en mühim yapı taşlarından biridir. Darbe ise toplum adlı müessesenin temel değerlerine saldırması ve dolayısıyla toplumun bir arada yaşama kabiliyetini tehdit etmesi sebebiyle oldukça büyük bir hatadır. Tarih hiçbir darbenin sağlıklı sonuçlara ulaştığını söylemez hiçbir darbeyi herhangi bir gerekçe ile aklamaz yahut darbecileri göğe çıkarmaz. Her darbenin yıkıcı etkileri eninde sonunda ağır tablolarla kendini gösterecektir.
Darbeler genellikle rejimin yeterince oturmaması ve demokrasi normlarının işletilmesindeki hassasiyetlerin gereğince gelişmemesinden filizlenir, devletin bürokratlarının ve siyasi iktidarların hatalarından beslenir, halka şirin görünme ve haklı sebeplere dayanma kılıfını üzerine geçirdiği takdirde güçlenir ve doğru zamanı kollayıp gün yüzüne çıkar. Bir darbenin aşamalarını kabaca böyle izah edebiliriz ve 12 Eylül 1980 Darbesi’ni bu çerçevede okuyabiliriz.

12 Eylül’e Giderken…
Türkiye; 12 Eylül 1980’in evvelinde, 1960 yılının 27 Mayıs’ında bir darbe ve 1971 senesinin 12 Mart’ında bir muhtıraya tanıklık etmişti. Bu iki hadiseden hem icra biçimi hem sonuçları itibarıyla halkın ve askerî kadroların hoşnut olduğu söylenemez. Bu girişimler neticesinde demokrasi kesintiye uğramış ve idare problemleri büyümüş, ekonomik krizler derinleşmiş ve halkın refahı iyiden iyiye kötüleşmişti. Askerî müdahalelerin ardındaki ve devamındaki yönetimler bu sorunlara kalıcı çözümler üretmekten ziyade gündelik meselelere odaklanmış, siyasi erke sahip olmayı kovalarken halkın gündemini kaçırmıştır. Nihayetinde ülkenin problemleri katlanarak artmıştır.
12 Eylül’e giden yolun en önemli dönemeçlerinden biri komünizmin bölücülük tehdidi yaratmasıyla ortaya çıkan kaostur. Devlet erkini ve milletin değerlerini doğrudan hedef alan komünizm ülke genelinde bir terör ortamı oluşturmuştur. Bu terör ortamının katlanarak artmasındaki en mühim sebeplerin başında 1973 Genel Seçimlerinin ardından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi-Millî Selamet Partisi koalisyonunun genel af ilanı gelir. Bu af vesilesiyle sol görüşlü militanlar cezaevlerinden sokaklara dökülmüştür ve kargaşayı perçinlemiştir.  Ordudaki birçok general ve subay genel aftan bir hayli rahatsızlık duymuştur. Ordu mensuplarının nitelemesiyle, artan anarşinin başlıca sebeplerinden biri bu genel aftır.
Vakit 1980’lere doğru uzanırken çatışmalardan kaynaklı hayatını kaybedenlerin sayısı günlük 20’lerin üzerine çıkmıştı. Komünizmi savunan birçok siyasi parti sayıları 50’yi aşan Marksist-Leninist sol terör örgütlerini doğrudan destekleyerek ülke genelindeki terörün büyümesine katkıda bulunuyordu. Marksist-Leninist sol terör örgütleri Sovyetler Birliği’nden siyasi partilerden bazıları aracılığıyla destek alıyordu.
12 Eylül evvelinde büyük şehirlerde başlayan terör küçük illere sirayet etmişti. Üniversite gibi eğitim kurumlarında meydana gelen olaylar gün geçtikçe halkın günlük hayatında yer eden diğer mekânlara, iş yerlerine, mahallelere taşmıştı. Ayrıca hadiseler İstanbul, Ankara, İzmir, Adana’da ideolojik sebeplerle ortaya çıkarken Anadolu’ya sıçradığında etnik ve mezhep çatışmalarına bürünmüştü.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı Atamasındaki Hadiseler, Kenan Evren’in Talihi
5 Ağustos 1977 Genel Seçimlerinin ardından kurulan II. Milliyetçi Cephe hükûmetinin -Adalet Partisi-Millî Selamet Partisi-Milliyetçi Hareket Partisi- önünde bulduğu ilk işlerden biri ordudaki atamalardır. Bu atamaların en ilginci ve sorunlusu Kara Kuvvetleri Komutanı’nın tayin edilmesidir.
Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Namık Kemal Ersun seçimlerden evvel emekliye ayrılmıştı ve yerine 1. Ordu Komutanı Org. Adnan Ersöz vekâlet etmekteydi. Org. Adnan Ersöz’le birlikte Kuvvet Komutanlığına atanması muhtemel diğer iki isim 2. Ordu Komutanı Org. Şükrü Olcay ve 3. Ordu Komutanı Org. Ali Fethi Esener’di. Kıdemleri göz önünde bulundurulduğu takdirde terfi hakkı hâlihazırda göreve vekâlet eden Org. Adnan Ersöz’deydi. Fakat Başbakan Süleyman Demirel hükûmetin takdir hakkı olduğunu savunarak Kara Kuvvetleri Komutanlığına 3. Ordu Komutanı Org. Ali Fethi Esener’in atanmasını talep ediyordu. Hükûmet tarafından görev süresi uzatılan, politik meselelerden orduyu uzak tutmasıyla hükûmet ile iyi ilişkiler kuran Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar, Demirel’in bu talebini geri çevirmeyerek Kara Kuvvetleri Komutanlığı için Org. Ali Fethi Esener’i önerdi. Bu öneriyi Çankaya Köşkü’nde oturan Fahri Korutürk ciddi bir tepkiyle karşıladı. Cumhurbaşkanı Korutürk, daha evvel bu hususu ihlal eden atamaları onaylamasına rağmen, kıdem önceliğini ısrarla savunuyordu. Genelkurmay Başkanı’nın bu önerisi ordu içerisinde de pek hoş karşılanmadı. Ordu hiyerarşiyi zedelemekle itham ediyordu. Cumhurbaşkanı Korutürk’ün, tavrının bir neticesi olarak 30 Ağustos’a kadar kararnameleri imzalamadı ve üç ordu komutanı da görev süreleri dolarak emekli oldu. Bu hadisenin ardından, o ana dek ismi dahi geçmeyen Ege Ordusu Komutanı Org. Kenan Evren 31 Ağustos’ta Kara Kuvvetleri Komutanı olarak atandı. Oysa Kenan Evren Ege Ordusu Komutanlığı göreviyle askerî hayatını noktalayacağını düşünüyor, İzmir’e yerleşmenin planlarını yapıyordu. Beklenmedik bu atamayla iş emekli olmaktan birden Genelkurmay Başkanı olmaya evirilmişti.  
Ekonomi
Siyasi istikrardan uzak dönemlerin kaçınılmaz sonuçlarından biri ekonomideki kara bulutlardır. Nitekim günden güne, iktidardan iktidara kötüleşen ekonomik tablo halkın sofrasına adamakıllı yansımıştı. 1974 Kıbrıs Harekâtının ardından Türkiye Cumhuriyeti’ne ekonomik yaptırımlar uygulanıyor, silah ambargoları getiriliyordu. O dönem Yunanistan’la sık yaşanan gerilimlere karşı Genelkurmay Başkanlığı hükûmeti ikaz ediyordu: “Yunanistan’la sürtüşmeye gidebilecek durumlar yaratmayın, karşı koyma yeteneklerimiz kısıtlanıyor.”
Güneş Motel Olayı (11’ler Olayı) ve Türkiye Siyasi Arenası
Tarihte “Güneş Motel Olayı” yahut “11’ler Olayı” adıyla bilinen hadise dönemin siyasi tablosunu sergilemektedir. Adını Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit’in Adalet Partili bazı milletvekilleriyle Florya’daki Güneş Motel’de görüşmesinden alır.
Milliyetçi Cephe o dönem iktidardadır. Ecevit, Adalet Partili 12 milletvekiliyle  istifa etmeleri, hükûmeti düşürmek üzere verilecek gensoruya destek olmaları karşılığında yeni kuracakları hükûmette onların bakanlıklarla  görevlendirileceği hususunda anlaşmıştır. Aralık 1977’de gerçekleşen bu hadisede Milliyetçi Cephe hükûmeti düşmüştür, ardından Adalet Partisinden istifa eden milletvekillerinin desteğiyle Cumhuriyet Halk Partisi tek başına hükûmet kurmuştur.
Siyasi etik anlayışına aykırı davranarak, pazarlık karşılığında saf değiştiren ve bunu teklif edenlerin varlığı dönemin Türk siyasetinde esen kötü kokulu rüzgârların varlığına delildir. Halktan alamadığı desteği pazarlık masasında şahsi çıkarlara dokunarak elde etmenin çirkinliği tartışılamaz.
Bülent Ecevit 1970’ler boyunca, özellikle Milliyetçi Cephe iktidarını yıpratmak için, aşırı sola büyük tavizler veriyordu. Necmettin Erbakan kendisinin ve partisinin çıkarlarını ve taleplerini ön planda tutarak siyasi krizlere sebep oluyordu. Süleyman Demirel ise Bülent Ecevit’le siyasi rekabete kapılmış ve ülke meseleleriyle alakalı mühim noktaları kaçırmıştır. Alparslan Türkeş bu süreçte terörün önüne geçilmesi amacıyla sıkıyönetim ilan edilmesini talep ediyor, kilitlenen Cumhurbaşkanlığı seçiminin önemli tahribatlar yaratmasını engellemek için siyasi partileri ve parlamentoyu uzlaşmaya davet ediyordu.
Türkiye, Türk Olmayanlar İçin Niçin Önemliydi?
Türkiye kendi iç meseleleriyle alakadar olurken dünya siyasi arenasında önemli gelişmeler yaşanmaktaydı. ABD ve Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Batı-Doğu Blokları arasındaki Yumuşama Dönemi, Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesiyle 1979 yılında sona erdi. Sovyetler bununla birlikte petrol kaynaklarını zenginleştirmek amacıyla Orta Doğu’ya askerî müdahalelerde bulunuyordu.
1979 yılında İran İslam Devrimi yaşandı. ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli üssü olan İran’ın iktidarı Şah Muhammed Rıza Pehlevi Devlet Başkanlığından indirilmiştir. Devrimin Lideri Ayetullah Humeyni milyonlarca İranlının katıldığı bir karşılamayla Paris’ten Tahran’a dönmüş ve artık ömür boyu İran’ın dinî ve siyasi lideri olmuştur. ABD İran’ın bu yeni yönetimiyle gevşek dahi olsa ilişkiler kurabileceğine inanırken ABD’nin Tahran Büyükelçiliği İran hükûmetinin talimatıyla basılıp elçilik çalışanları rehin alınmıştır. Ülkedeki bütün ABD üsleri kapatılmıştır. ABD bu hiç beklemediği hareketler karşısında önce şok olmuş, ardından İran’a saldırmaya başlamıştır. Fakat nihayetinde Orta Doğu’daki en mühim üssünü kaybetmiştir. Artık yeni üsler aramak mecburiyetindedir.
ABD’nin bu yaklaşımı Orta Doğu üzerindeki hesaplarında ve tutumlarında birtakım değişikliklere ve yeniliklere yol açmıştır. Bu yeni vaziyetin rağbet edilen kuruluşu NATO’dur. Amerika Birleşik Devletleri NATO’nun silkelenmesi, silahlanma hususunda hızlanması, Avrupalı üyelerinin katkılarını arttırması, Orta Doğu’ya hitaben inşa edeceği yeni askerî güce Avrupalı üyelerin doğrudan katılması yahut desteklemesi ve Sovyetler Birliği ile mücadele sürecinde desteklenecek ülkelerin maddi yükünün paylaşılması gibi taleplere sahipti.
Elbette ABD’nin Orta Doğu’da geliştirdiği hesaplar gün geçtikçe Türkiye’nin bu açıdan ehemmiyetini ortaya koyuyordu. Türkiye’nin NATO üyesi olması bir diğer avantajdı. Bu noktadaki dezavantaj iki NATO üyesi ülke, Türkiye-Yunanistan, arasındaki gerilimdi. 1974 Kıbrıs Harekâtından sonra Yunanistan NATO’yu protesto ederek NATO’nun askerî kanadından çekilmişti. Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına dönüşüyse Türkiye’nin oyuna bağlıydı ve Türkiye veto ediyordu. Onaylamak için şartı Ege’de eşitlikti.
Türkiye’nin Orta Doğu’daki diğer ülkelere kıyasla gelişmiş imkânları ABD’nin yükünü hafifletecekti. Zira diğer ülkelerde iletişim, haberleşme ve dinlenme için tesislerin sıfırdan inşası gerekecekken Türkiye’de NATO çerçevesinde bu ihtiyaçların birçoğu mevcuttu. Türkiye’nin bu plan çerçevesinde hareket etmesi Avrupa ülkelerinin de işine geliyordu çünkü Türkiye’nin reddetmesi durumunda ABD’nin kendi ülkelerine yerleştirmek durumunda kalacağı askerî kuvvetlerden çekiniyorlardı. Daha doğrusu gelecekteki talepleri ve niyetleri öngörülemez ABD’nin bu kuvvetler aracılığıyla ülkelerinde neler yapabileceğini tahmin ediyorlardı.
Ordu 12 Eylül’e Nasıl Hazırlandı?
1978 yılında Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde özel bir çalışma grubu kuruldu. İki kişiden oluşan bu grup mevcut vaziyete bakıldığında silahlı kuvvetlerin müdahalesine gerek olup olmadığı sorusuna cevap arıyordu. Bu grubun kurulması 12 Eylül Askerî Darbesi’ne giden yolun ilk resmî ve somut adımıdır denilebilir. Genelkurmaydaki özel çalışma grubunun üzerinde mesai harcadığı hareketin adına “Bayrak Planı” denilmişti. Bu plan hâlihazırda Genelkurmayın elinde bulunan, olağanüstü durumları yönetebilmek amacıyla hazırlanmış planların üzerine eklemeler ve çıkarmalar yaparak inşa ediliyordu. Bu itibarla bakıldığında 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ana adımlarını içeren plan 15 sayfa kadardır.  Bayrak Planı adı verilen bu müdahalede hükûmeti devirip yönetim erkini elde etmek ve bu esnada asayişi sağlamak için alınan tedbirlerin haricinde bir hazırlık olduğunu söylemek mümkün değildir. 12 Eylül Darbesi’nin mimarı Millî Güvenlik Konseyi 12 Eylül sonrası hakkında yeterince etüde sahip değildir. İlerleyen vakitlerde sergilenecek yönetim ihtilalin başarıya ulaşmasından sonraya bırakılmış, mevcut duruma ve devam eden sürece göre kararlar alınmıştır.  
Ordunun bir günde darbe kararı aldığı söylenemez. Komuta kademesi tarafından müdahale kararının alınması bir sürece yayılmıştır. Ülkenin içerisinde bulunduğu vaziyetin ordu genelinde rahatsızlık yaratması bunun ilk aşamasıdır. Zira askerlerin kendilerini Cumhuriyet’in koruyucusu, kollayıcısı olarak tanımlaması gidişata dair hoşnutsuzluklarının ana kaynağıdır ve ihtilali kendi üzerlerine vazife görmelerinin, hatta bunu aklamalarının en büyük dayanağıdır. Burada Türk Silahlı Kuvvetlerinin o dönemki İç Hizmet Kanunu’na özellikle bir parantez açmak gerekir. O dönemki Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi şudur: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır.” İç Hizmet Kanunu’nda bu ifadenin yer alması Silahlı Kuvvetlere göre ordunun gidişata göre müdahale etme hakkı bulunduğunun resmî beyanıdır. Ordu genelinde meydana gelen hoşnutsuzluk komuta kademesine yansımıştır. Nitekim komuta kademesinin siyaseti ve bürokrasiyi ikaz etme niyetiyle attığı adımlar vardır. Bunlardan biri, muhtemelen en mühimi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in imzasını taşıyan, onun ve kuvvet komutanlarının ordu gezilerindeki izlenimlerini aktaran ve “tüm anayasal kuruluşlar ve siyasi partilerin bir kere daha uyarılmasını” dile getiren 27 Aralık 1979 tarihli mektuptur. Bu mektubun yanında altı sayfalık bir ek bulunmaktadır. Bu ekte “Terörü Durdurma Hedeflerine Varış” ana başlığı yer alıyor, bu başlığın altında iki alt başlık -Yasal Önlemler ve İdari Önemler- bulunuyordu.  Ordunun şikâyetçi olduğu konulardan biri anarşiyle yeterince mücadele edilememesiydi. Bu çerçevede siyasi partileri suçluyor, Silahlı Kuvvetlerin mücadelesinin önünü açmak, kolaylaştırmak için gerekli yasaları Meclise getirmedikleri için yakınıyorlardı.  Bazı komutanlar 27 Aralık tarihli mektubun doğrudan radyodan okunmasını önerdi fakat 12 Mart 1971 Muhtırası’nı anımsatacağından  ve birçok çevreyi ürküteceğinden bu öneri pek karşılık bulmadı. Mektubun Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren tarafından haftalık olağan görüşmelerinde verilmesine ve onun vesilesiyle kamuoyuna açıklanmasına karar kılındı.  Fahri Korutürk tarafından bu mektup ve Kenan Evren’in yaklaşımı ihtiyatla karşılansa dahi ucu askerî müdahaleye varan bir mesele olmadığına kanaat getirilmiştir. Burada komuta kademesinin payı çoktur zira onlar bu mektubu son bir ikaz olarak görüyor ve siyasi partilere, hatta bütün anayasal organlara bir şans daha tanıyarak haklılıklarını güçlendirdiklerini düşünüyordu.    Esasen çoğu siyasinin yaklaşmakta olan darbeden bihaber olduğunu söyleyebiliriz. Siyasetin gündelik telaşından, hızlı değişen gündemden, kargaşa ortamının karmaşasından Silahlı Kuvvetlerdeki hazırlık ve hareketlilik gerektiği ciddiyetle sezilememiştir. Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren’in yurt içi gezileri ordu denetimi ve teftişi olarak düşünülüp normal karşılanmış, komuta kademesince yapılan ikazların askerin standart tavırlarından ve iyi niyetli taleplerinin karşılanmasını istemesinden kaynaklandığı düşünülmüştür. Bu sebeple 11 Eylül’de Genelkurmayda ve kuvvet komutanlıklarında, ordu komutanlıklarında, kolordu komutanlıklarında adamakıllı artan koşuşturmanın ardından ciddi endişeler doğmuş fakat yine de net bir biçimde adı koyulamamıştır. Silahlı Kuvvetler darbe planı hazırlarken Millî İstihbarat Teşkilatının, bakanlıkların ilgili birimlerinin hükûmete malumat vermemesi ilginçtir. Özellikle MİT’in bu vaziyetten haberdar olmaması mümkün görünmemektedir fakat MİT 11 Eylül günü dâhil olmak üzere hiçbir zaman hükûmete bu hazırlıkla alakalı herhangi bir bilgi akışı sağlamamıştır. 12 Eylül’e giden yolun taşlarından biri 1980’deki krize dönen Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 7 yıllık görev süresi 6 Nisan 1980’de dolmuştur. 22 Mart 1980’de başlayan Cumhurbaşkanlığı seçimi turları 11 Eylül 1980’e kadar sürmüştür fakat 124 turun ardından hâlâ Cumhurbaşkanı seçilememiştir.  12 Eylül 1980 Darbesi’nin bir gün öncesine kadar tekrar tekrar yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanı seçilememesi TBMM’nin görevini yerine getiremediği, fonksiyonunu kaybettiği düşüncelerine yol açmıştır. Silahlı Kuvvetlerin komuta kademesi Cumhurbaşkanı seçilememesinden dolayı uluslararası itibarın zedelendiği düşüncesiyle de oldukça rahatsızdır. 12 Eylül’ü icra eden Silah Kuvvetlerin üst kadrolarının müdahale sonrasındaki esas endişesi ise ihtilal haberiyle birlikte ülke genelinde sol terörün çıkarabileceği bir ayaklanma idi. O dönem yalnızca DİSK’e ait 15 bin militan olduğu düşünülüyordu. Kurtarılmış bölge olarak adlandırılan yerler hakkında soru işaretleri doğuyordu. Bu sebeple darbe öncesinde kan stoku yapılması kararı verilmişti.
Neden 12 Eylül Günü?
Bayrak Planı adı verilen bu müdahalenin ilk tarihi 11 Temmuz’dur. 17 Haziran günü komutanların bir araya geldiği toplantıda bu tarih kararlaştırılmıştır ve harekât emri bütün ordu komutanlarına verilmiş, ardından ilgili komutanlıklara özel kuryeler aracılığıyla dağıtılmıştır.
O dönemde iktidarda Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisinin desteğiyle Adalet Partisi tarafından kurulan hükûmet bulunmaktaydı. Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Millî Selamet Partisinden terkip bu hükûmetin MSP tarafında çatlaklar olmaya başlamıştı. MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan Adalet Partisine ve Başbakan Süleyman Demirel’e eleştirilerinin dozunu günden güne arttırıyordu. CHP ve Genel Başkanı Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan’ın çıkışlarından Demirel hükûmetinin düşmesinin ve kendilerine iktidar yolu görünmesinin umudunu devşirdiler. Evvel iki lider arasında gizli randevulaşmayla başlayan görüşmeler CHP kanadından Altan Öymen ve MSP kanadından Oğuzhan Asiltürk’ün temaslarıyla sürdürülüyordu. MSP önce Başbakanlığa talip olmuş fakat Meclisteki sandalye sayısı bir hayli yetersiz kaldığından bu talebinde ısrarcı olmamıştır. Fakat ardından devam eden görüşmelerde Necmettin Erbakan’ın Başbakan Yardımcı olması konusunda net bir anlaşma istiyorlardı. CHP buna yanaşmıyordu. 24 Haziran günü MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın hükûmeti destekleme mecburiyetlerinin kalmadığını açıklaması hükûmetin düşme ihtimalini gün yüzüne çıkardı. Lakin Necmettin Erbakan “arkasını görmeden hükûmeti düşürmeyeceklerini” de açıklıyordu. Bu apaçık CHP’ye bir uyarıydı. En azından Başbakan Yardımcılığına Necmettin Erbakan’ın getirilmesi temin edilmezse hükûmetten çekilmeyeceklerdi. Necmettin Erbakan’ın bu çıkışları 2 Temmuz’da yapılan güven oylamasıyla sonuçlandı. MSP, CHP’den umduğunu bulamamış ve hükûmete güvenoyunu tekrarlamıştı. Necmettin Erbakan bu güvenoyunu akıllarda uzun yıllar kalacak şekilde şöyle açıklıyordu: “Şimdilik hükûmeti kerhen destekliyoruz.”
Milliyetçi Hareket Partisi ve Millî Selamet Partisinin desteğiyle kurulan Adalet Partisi hükûmetinin 2 Temmuz’da tekrar güvenoyu almasıyla birlikte Silahlı Kuvvetlerin 11 Temmuz’da kalkışacağı Bayrak Planı’nı erteleme zorunluluğu doğurmuştu. Zira CHP, MSP ile temaslarda bulunarak hükûmeti devirememişti. Şayet 11 Temmuz’da bir darbe girişimi gerçekleşirse CHP’nin siyaseten yapamadığını asker eliyle icra ettiği dedikoduları türeyecekti. Silahlı Kuvvetlerin komuta kademesi böyle bir intiba bırakmak yerine müdahale tarihini ileri atmayı tercih etti. Ağustos ayındaki Askerî Şûra toplantısında müdahale tarihi 12 Eylül olarak yeniden belirlendi. 12 Eylül gününün bir avantajı da NATO ülkelerinin de katılacağı Anvil Express adlı manevranın Türkiye’de o tarihlerde gerçekleşecek olmasıydı. Zira bu hareket kapsamında askerî birliklerin ülke sınırlarındaki seyahati dikkat çekmeyecekti. Bu hareketler NATO bünyesinde yapılan manevranın içerisinde değerlendirilecekti.
Darbe Gerçekleşiyor
Darbe için karar kılınan 12 Eylül gününe yaklaştıkça hazırlıkların tamamlanması hızlanıyor, ordu içerisindeki koşuşturmalar artıyordu. Genelkurmay 2. Başkanı Ege Ordusu Komutanı’na iletmek üzere birtakım belgeleri yanına alarak İzmir’e gizlice gidiyor, korgeneraller ve kolordu komutanları darbe hakkında bilgilendiriliyor ve çalışmalara başlanması isteniyor, ardından daire başkanlarına kadar uzanıyor, komutanlar Genelkurmay Başkanı’nın evinde sohbet muhabbet edasıyla gizli toplantılar yapıyordu. 9 Eylül’de ise kapsam iyice genişletilerek birlik komutanlarına 12 Eylül saat 04.00’te sıkıyönetim ilan edileceğini, hazır bir vaziyette radyoyu dinlemeleri gerektiği söylenmiştir.
10 Eylül’de NATO himayesindeki Anvil Express tatbikatı başlamıştır. Yine 10 Eylül’de Milliyetçi Hareket Partisi Lideri Alparslan Türkeş’e yakın bir asteğmen telefon aracılığıyla orduda bir hareketlilik olduğunu, müdahale için hazırlandıklarını iletti. Ordudaki bir asteğmenden gelen bu havadis üzerine 10 Eylül akşamında evinden ayrıldı. Niyeti darbenin kimlerce icra ve idare edildiğini görmekti.
11 Eylül günü Başbakan Süleyman Demirel’i Adalet Partisi Genel Sekreteri Nahit Menteşe aradı ve darbe olasılığından bahsedip araştırdığını söyledi. Başbakan ivedilikle Savunma Bakanı Ahmet İhsan Birincioğlu ve İçişleri Bakanı Orhan Eren’i çağırdı ve onların da konuyla alakadar olmasını istedi. Fakat onların geri dönütleri yeterince sağlıklı değildi, ciddi bir malumat edinememişlerdi. Gazeteciler 11 Eylül’ün öğleden sonrasında ordudaki hareketliliği sorgular ve sorar vaziyetteydi. Hatta yurt dışından bazı gazetecilerin dahi darbe haberini onlara sorduklarını söylüyorlardı. Başbakan Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı Vekili İhsan Sabri Çağlayangil’e telefon açtı ve Genelkurmay Başkanı ile o gün gerçekleşen haftalık olağan toplantısındaki havayı yoklamasını rica etti. Çağlayangil, Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren’in o gün her zamankinden çok daha saygılı olduğunu ifade eder ve kuşkulanır. Evren’in de Çağlayangil’e ziyaretindeki niyeti siyasilerin vaziyetini tartmaktır.
Silahlı Kuvvetlerce TRT, PTT, MİT ve Emniyet teşkilatları darbenin sağlıklı yürümesi için önem arz ediyordu. Bu sebeple TRT ve PTT Genel Müdürleri, MİT Genel Sekreteri ve Emniyet yöneticileri Genelkurmay Başkanlığına bahaneler öne sürülerek çağırılmış ve alıkonulmuştur.
11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece saat 02.00 sularında siyasi liderlerin evlerinin önünde askerî birlikler yerlerini almıştı. Süleyman Demirel’i, Bülent Ecevit’i, Alparslan Türkeş’i, Necmettin Erbakan’ı kendi güvenliklerini gerekçe göstererek alıkoyacaklardı. Fakat Alpaslan Türkeş’i evinde bulamadılar. Demirel ve Ecevit’in Çanakkale Gelibolu’ya, Türkeş ve Erbakan’ın İzmir yakınlarındaki Uzunada’ya götürülmesi planlanmıştı.
Gece Türkiye saat ile 03.00 civarında ABD Millî Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’e “Paul, seninkiler başardı. (Your boys have done it.)” cümlesi söylenmiş, ABD Başkanı Carter’e Türkiye’de müdahale olduğu ve kuşkuya gerek olmadığı, müdahale etmesi gerekenlerin müdahale ettiği iletilmiştir. Zaten ABD yönetimi, Silahlı Kuvvetlere bir darbe girişiminde bulunması hâlinde yanında olacağının güvenini çok defa vermişti. Tek endişeleri zamandı, beklemek onları kaygılandırıyordu. Darbenin haberi yayın kuruluşları tarafından yurtdışında yurt içinden daha önce verilmişti. Batı, Türkiye’den aldıkları bu haberi büyük bir sevinç ve memnuniyetle karşılıyordu.
Saat 04.00’ü gösterdiğinde bir spiker radyodan Genelkurmay ve Millî Güvenlik Konseyi Başkanı Org. Kenan Evren’in imzasını taşıyan bildiriyi okudu ve darbenin gerçekleştiğini resmen ilan etti. Bildiride darbenin sebebine kısaca değiniliyor, Silahlı Kuvvetlere güvenmeleri isteniyor, parlamento ve hükûmetin feshedildiği bildiriliyor ve teferruatlı açıklamanın saat 13.00’te televizyon ve radyoda yapılacağı söyleniyordu.
12 Eylül Darbesi sürecinde yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alındı. Hatta bir dönem cezaevlerinin tıklım tıklım olması Millî Güvenlik Konseyi gündemindeki ciddi bir problemdi. 210 bin dava açıldı, 7 bin kişi hakkında idam istendi. Nihayetinde 49 kişi idam edildi. Yüzlerce kişi kuşkulu bir biçimde hayatını kaybetti. 171 kişinin işkenceden hayatını kaybettiği ispatlanmıştır.
12 Eylül, Milliyetçi-Ülkücü Hareket ve Ülkücü Şehitler
Milliyetçi Hareket Partisi Lideri Alparslan Türkeş 12 Eylül Darbesi’nin mahiyeti belli olana dek teslim olmadı. Türkeş’in bulunamamasının ardından 13 Eylül’de Millî Güvenlik Konseyi bir bildiri yayımladı. Bu bildiride siyasi parti liderlerinin emniyetleri için geçici olarak belirli bir yerde ikamet edeceklerini, Türkeş’in en yakın Garnizon Komutanlığına müracaat etmesi gerektiği, bu çağrıya Türkeş’in uymadığını ve şayet 14 Eylül saat 13.00’e kadar en yakın garnizona müracaat etmezse suçlu durumuna düşeceği açıklanmıştır. Alparslan Türkeş bu bildirinin ardından 14 Eylül sabahı Ankara Merkez Komutanlığını aramış ve Gaziosmanpaşa’da bir evde olduğunu bildirmiştir. Türkeş, teslim olana dek geçen günlerde Ankara’da Halil Şıvgın’ın evindedir. 12 Eylül’den bir ay sonra Ankara’ya getirilen Alparslan Türkeş askerî savcının bazı hadiselere karıştığı iddialarıyla tutuklanmıştır. Önce cezaevine çevrilen Ordu Dil Okulunda bir süre tutuldu ve sonra Mamak Askerî Tutukevi’ne gönderildi. Türkeş burada uzun yıllar kalmıştır.
12 Eylül’ün ardından açılan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda Alparslan Türkeş’le birlikte 587 kişi idam talebiyle yargılanmıştır. Davanın Askerî Savcısı Nurettin Soyer, Alparslan Türkeş hakkında iktidarı ele geçirmeye çalışmak, iktidarı temin ettikten sonra düşünceleri yönünde bir devlet nizamı oluşturmayı amaçlamak, otoriter, organize, hiyerarşik bir yapılanmaya gitmek ithamlarından yola çıkıyor ve Türkeş’in DİSK Başkanı Kemal Türkler’in ve Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmelerinde azmettirici olduğunu iddia ediyordu. Lakin mahkemenin ilerleyen yıllarında hakkında bu iddialarla açılan soruşturma seyrini değiştiriyor, bu defa Türkeş aynı davada laik ilkesine ve Anayasa’ya aykırı bir düzen kurmaya çalışmaktan yargılanıyordu. Bu davanın hâkimlerinden bazıları adalete gölge düşürmek istemediklerini beyan ederek davadan çekilmişlerdir. Zira Türkeş’i sadece milliyetçi fikirleri yüzünden tehlikeli addedip komünizmin karşısında bir kuvvet olarak gördüklerinden cezalandırmak istiyorlardı.
ÜLKÜCÜLERİN DARAĞACINDA BAŞLAYAN VE HİÇ BİTMEYEN 9 BÜYÜK SIZISI
12 Eylül Darbesi’nden en çok zarar gören kesim Ülkücülerdir. Türkiye Cumhuriyeti’ni Atatürk’ün çizgisinde, kurucu fikriyata bağlı kalarak bir adım öteye taşımanın derdinde olan Ülkücüler 1980’e doğru yol alırken kendilerini komünizm gibi devletin ve milletin damarlarına sızmaya gayret gösteren sinsi bir ideolojiyle mücadele ederken buldu. Mücadele etme vazifesi kendilerine kalmıştı zira devletin topyekûn bir mücadele verdiği söylenemezdi. Kaldı ki bazı iktidarlar döneminde mücadele şöyle dursun, komünizmin yayılmasına göz yumulurdu, hatta kimi zaman destek olunurdu. 12 Eylül öncesinde eğitim kuruluşlarında, kurumlarda, mahallelerde komünizmle mücadele ederken yıpranan Ülkücü hareket, sözde terörü durdurmak niyetiyle gerçekleştirilen 12 Eylül Darbesi’nde yine en çok zarar gören taraftı. 12 Eylül öncesinde sokaklarda şehit verirken 12 Eylül itibarıyla işkencede yahut darağacında evlatlarını şehadete uğurladı. Ankara’da Bekir Bağ, Malatya’da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan maruz kaldıkları ağır işkenceler sebebiyle şehit düşen Ülkücülerden yalnızca üçüdür. Mustafa Pehlivanoğlu, Cevdet Karakaş, İsmet Şahin, Fikri Arıkan, Cengiz Baktemur, Ali Bülent Orkan, Selçuk Duracık, Halil Esendağ ve Ahmet Kerse Ülkücülerin darağacında başlayan ve hiç bitmeyen dokuz büyük sızısıdır.
12 Eylül öncesinde de sonrasında da binlerce Ülkücü sağlığını ve hürriyetini kaybetmiştir. Hayatları onarılması güç hasarlar almış, hayata yeniden tutunma mecburiyetiyle yoğun emekler sarf etmişlerdir. Geçmişte başına gelenlerin gelecekte bile karşısına bedel olarak çıkmasına rağmen Ülkücü vatanperverlik dendiğinde akla gelen ilk kişi olmayı sürdürmüştür. Ve Toroslar’da bir çadır kaldığı, o çadırdan duman tüttüğü müddetçe sürdürecektir.

Kaynakça:
Ahmet Tahir Can, Nasıl Darbe Yaptım? Kenan Evren 12 Eylül’ü Anlatıyor, Anatolia Kitap, 2012.
Edip Semih Yalçın, 12 Eylül 1980 Darbesi ve Türkeş, Ülkü Ocakları Eğitim Programı-Türk Siyasi Hayatında Tarihi Dönemler.
Mehmet Ali Birand, 12 Eylül Saat 04.00, Karacan Yayınları, 1984.