Nev-zuhûr Kavimler ve Kavmiyetçilik

07 Temmuz 2022 14:54 Prof. Dr.Erkan Göksu
Okunma
160
Nev-zuhûr Kavimler ve Kavmiyetçilik

Nev-zuhûrKavimler ve Kavmiyetçilik

Erkan GÖKSU*

Türk Yurdu, XXXIV/318, (Şubat 2014), s.28-30.

 

“İslamcı”düşünce, siyasi hareket olarak Allah’ın dininin adını taşıyor olmasının daverdiği rahatlıkla olsa gerek, “İslamcı” adını taşımayan bütün siyasi ve fikrîakımları “İslam dışı” olarak nitelendirdi.

Bukonuda en ağır eleştirilere konu olan siyasi hareket ve fikir akımlarınınbaşında Türk milliyetçiliği yer aldı. “Kavim” mefhumunu “millet”,“kavmiyetçilik” mefhumunu da “milliyetçilik”e nispet eden “İslamcı” düşünce,kendisi gibi dinî değil, siyasi bir akım olarak modern çağlarda ortaya çıkmışolan “Türk milliyetçiliği”ni, İslamiyet’in yasaklamış olduğu “kavmiyetçilik” olarakilan etti. Üstelik bu eleştiriler, sadece siyasi bir yaklaşım olmakla kalmadı.Müslüman bir insanın, siyasal olarak milliyetçiliği benimsemiş olmasını, hattamilliyet duygusuna sahip bulunmasını bile tekfir alameti sayanlar bile türedi.

“İslamcı”lar,“Mü’min olan iki taife arasında meydana gelecek bir savaş veya çatışmada,onların arasını düzeltmeyi (Hucurât: 9)” öğütleyen bir ayetikerimenin ardındangelen “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.(Hucurât: 10)”, buyruğunu, aynı surenin biraz ilerisindeki “Ey İnsanlar.Şüphesiz biz sizi bir dişi ve erkekten yarattık ve birbirinizi tanımanız içinsizi şube ve kabilelere ayırdık. (Hucurât: 13)” deliline, “Göklerin ve yerinyaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da onundelillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. (Rûm:22) ayetine aldırmadan ya da tevil ederek “Müslüman’ın milliyeti olmaz.”şeklinde değerlendiriyorlardı.

Diğertaraftan Hz. Peygamber’in, İslamiyet öncesi Arap toplumunun en karakteristiközelliği olup Hz. Peygamber’in risaletini bile, sadece onun başka bir kabileyemensup olduğu gerekçesiyle reddetme derecesine ulaşan Cahiliyye Devrikabileciğini hedef alan sözleriyle; akrabalık bağlarının, bilgisinin ve hattabiliminin (ensâb ilmi) önemine işaret eden sözlerini mana ve mahiyet itibarıylabirbirinden ayırma zahmetine dahi girmeden millet mensubiyetini dile getirenherkesi “kavmiyetçi” olarak nitelendirdiler.

Hâlbuki“millet” ve “milliyetçilik” mefhumlarının “siyasal anlamda ortaya çıktığı”Fransız İhtilali’nin İslam ülkeleri ve Müslüman toplumlar arasında yayılmasınave Batı’daki mahiyetinden tamamen farklı, kendine yani Doğu’ya özgü bir şekildeanlam bulmasına kadar kimse doğrudan doğruya “kavim”i millet, “kavmiyetçilik”i demilliyetçiliğe nispet etmemişti. Zira “kavim”, “insan topluluğu” demekti vearalarında sadece nesep, soy, dil veya coğrafya birliği olan insantopluluklarına değil, herhangi bir amaç birliği veya bağ bulunan her türlü“insan topluluğu”na “kavim” denirdi. Dolayısıyla bir aile, soy veya hanedan birkavim olarak nitelendirilebileceği gibi, bir şehir veya köy halkı, bir meslekgrubu, aynı dine mensup insanlar, bir orduyu oluşturan askerler, bir medreseninöğrencileri, bir hocanın talebeleri, bir mescitte ibadet edenler, kadınlar,erkekler, çocuklar, birlikte yolculuk edenler, hasılı bir topluluk oluşturanher insan grubu birer kavim olabilirdi.

İnsanların“birbirleri ile tanışmaları için farklı şube ve kabilelere, farklı insantopluluklarına yani kavimlere ayrılması”, insanların “dillerin ve renklerinfarklı olması” yüce Yaratıcı’nın takdiri, “göklerin ve yerin yaratılması gibi onunbir delili” olduğuna göre, bunda bir beis bulunamazdı ve bu işte “bilenler içinibretler vardı”. Hatta “Bizi imtihan için bazımızın derecelerini bazılarımızınüstüne yükselten Allah… (En‘âm, 165)” idi ve dolayısıyla kavimlerden herhangibirinin diğerleri üzerinde hâkim, yönetici veya idareci olması da bir imtihanvesilesi olması münasebetiyle normal ve muhakkaktı. İmtihana tabi tutulan şey;hâkim, yönetici veya idareci konumuna gelen kavmin, bu konuma gelmek için izlediğiyol ve arzuladığı konuma ulaştıktan sonra uyguladığı yöntem ve tekniklerinniteliği idi. “Bir kavme karşı kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin (Mâide,5)” diyen Yüce Yaratıcı, çok net ve kesin bir esas, sebebi ve gerekçesi neolursa olsun uyulması gereken temel bir prensip belirlemişti: Adalet…

Dolayısıylamesele, ne kavimlerin mevcut olması ne de bunlardan birinin diğerlerine göre “üstün”,güçlü, hâkim, yönetici ve idareci olması değil; bunu adaletle yapıp yapmamasıidi. Şu veya bu şekilde diğerlerine “üstün” bir konuma, hâkim, yönetici veyaidareci konumuna gelmiş olan bir kavim, gerek bu konuma gelirken gerekse bukonumda iken izlediği yol, uyguladığı yöntem ve tekniklerde adalet karinesineuymuş ise imtihandan kazançlı çıkacağında ve Yaratıcı tarafından müjdelenenmükâfata kavuşacağında; adaletsizlik ve zulüm yolunu tercih etmiş ise de “azabıtadacağında” bir şüphe yoktu.

Kavmiyetçilik,işte tam bu noktada anlam kazanıyordu. Zira İslam’ın yasakladığı kavmiyetçilik,mana ve mahiyet itibarıyla, bir kavme yani topluluğa duyulan mensubiyetduygusunun, başka gruplara karşı “üstünlük iddiası”na, başka grupların hak vehukukuna karşı saygısızlığa, adaletsizlik, zulüm ve sömürgeye dönüşmesi durumuydu.

“Kavim”kelimesinin anlamı, esas itibarıyla “insan topluluğu” olduğuna göre, bu durum,yerine göre bir Arap kabilesinin, sözgelimi Beni Ümeyye’nin (Emevîler) ya daHâşimîlerin diğer Arap kabileleri karşısında üstünlüğünü iddia etmesi ve onlarakarşı haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapmasıyla ortaya çıkabileceğigibi; Arapların Acemlere, Mekkelilerin Medinelilere, beyazın siyaha, birmezhebin diğer bir mezhebe, bir tarikatın diğer bir tarikata, bir cemaatindiğer bir cemaate, bir meslek grubunun diğer bir meslek grubuna vs üstünlüğünüiddia etmesi ve haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapmasıyla da meydanagelebilirdi.

“İslamcı”düşüncenin “kavm”i “millet”, “kavmiyetçilik”i ise “milliyetçilik”e indirgemesi,millet mefhumu dışında oluşan kavimlerin ve bu kavimler tarafından yapılankavmiyetçiliğin farkına varılmasını engelledi. Bu, belki de kasıtlı olarakyapıldı. Zira zaman içerisinde görüldü ki, milliyetçileri kavmiyetçi olaraknitelendiren birçok “İslamcı” grup, bizatihi birer kavim idiler ve düpedüzkavmiyetçilik yapıyorlardı.

O hâldeneden İslam’ın yasakladığı kavmiyetçilik, sadece millet ve milliyetçilikmefhumlarına indirgenerek mana ve mahiyet itibarıyla kavmiyetçilik yapan sairgruplara/kavimlere dikkat çekilmedi? İslam’da kavmiyetçiliğin yasaklanmasınasebep olan şey, insanlara muamelede, ticari, siyasi, idari ve hatta ilmîmeselelerde liyakat ve hakkaniyet karînelerini değil de mensup olduğu grubunçıkarlarını ön planda tutmak, bu uğurda gerekirse başka grupların hak vehukukuna tecavüz etmek, kendi grubu dışındaki insanları küçümseyip görmezdengelmek, üstelik bunu bir hak gibi görerek bu suretle zulüm ve sömürüye sebepolacak bir üstünlük kurmak ise, neden bu cürmü işleyen sair kavimlerkavmiyetçilikle itham edilmedi?

Yaşananson hadiseler, bunu en açık şekilde ortaya koydu. İsimleri farklı olmaklabirlikte “İslamcı” kimlikle, İslami ögelerin bolca yer aldığı argümanlarlakendilerini takdim eden bu “kavim”lerin büyük kısmı, görünürde sadece ve sadecedinî gayeye matuf çalışmalarını, dinen uygun görmedikleri şirketler yerinekendi şirketlerini, medya grupları yerine kendi medya gruplarını, bankalaryerine kendi finans kurumlarını, sendikalar yerine kendi sendikalarını, okullaryerine kendi eğitim kurumlarını, üniversiteler yerine kendi üniversitelerini vs.kurarak devam ettirdiler.

Biran geldi ki, sadece ve sadece dinî gayeye matuf çalışmalar, siyasallaşmaya başladı.Önceden beri doğrudan parti, siyasi örgüt veya lider adı telaffuz edilmese deen düşük zekâ seviyesine sahip kimselerin bile anlayabileceği dolaylı ve imalıişaretlerle başlayan yönlendirmeler, yavaş yavaş açık ilamlara, hattadestekledikleri siyasi partilerin ve siyasetçilerin koyu propagandasınadönüştü. İşinin gereğini yapan siyasetçilerin, bu oy ve güç potansiyelindenistifade etmemesi mümkün değildi. İslam âlemi, Muaviye’nin Sıffin Savaşı’ndaKur‘an sayfalarını askerinin mızraklarına taktırarak başlattığı “Din üzerindensiyaset”e zaten alışıktı. Ancak bu defa olay, daha da büyüdü. Yeni trent, “Dinîgruplar/kavimler”, bunların liderleri, bunların yayın organları, bunların hertürlü sosyal, kültürel, ilmî, ticari ve ekonomik vasıtalarıyla yapılan siyasetedönüştü. Herkes bu durumdan memnundu. Siyasetçiler oy ve siyasi ranta, söz konusukavimler ise iktidara kavuşmuş olmanın keyfini sürmeye başladılar. Öyle birahenk ve güç birliği doğmuştu ki, bu vaziyet sanki bin yıl devam edecek gibigörülüyordu. Siyasetçilerin ve iktidarın gücünü arkalarına alan muhtelif dinîgruplar/kavimler, büyüdüler, büyüdüler... Bunlardan bazıları, diğerlerinenazaran daha da büyüdü. Büyüdükçe de önceden beri mevcut olmakla birliktedikkat çekecek ve rahatsızlığa sebep olacak bir boyutta olmayan “biz” ve“onlar” ayrımı her geçen gün artmaya başladı. Önceden “biz” mefhumunu“Müslümanlar” olarak niteleyenler, bir anda sadece kendi kavimlerine “biz”demeye başladı. Önceden sadece müşrikleri, münafıkları, “laikleri”,“Kemalistleri” ve tabii ki kavmiyetçi olarak nitelendirdikleri milliyetçileri“onlar” olarak nitelendirenler, yavaş yavaş birbirlerine “onlar” demeyebaşladılar. Böylece sadece onların bildikleri, alıştıkları “kavim vekavmiyetçilik” anlayışının dışında nevzuhur “kavimler” türemekle kalmıyor, kabuletseler de etmeseler de bu nevzuhur kavimlerin kavmiyetçilik dönemleri başlıyordu.Daha önce de belirttiğimiz üzere buradaki mesele, yeni kavimlerin ortaya çıkmışolması veya bunların zaman içinde güçlenmesi, zenginleşmesi, hatta hâkim,yönetici ve idareci konumuna ulaşmış olmaları değildi. Mesele, bu konuma gelmekiçin izledikleri yol ve istedikleri konuma ulaştıktan sonra uyguladıkları yöntemve tekniklerin niteliğiydi. Eğer ellerinde bulunan güç ve yetkiyi, başkakavimlere mensup kişilerin hak ve hukuklarını görmezden gelerek sadece vesadece kendi kavimlerine mensup kişiler lehine kullanmış, kavmî mensubiyeti hertürlü bilgi ve becerinin, hak ve hukukun önüne koymuş ve böylece kavmî birüstünlük düzeni kurmuşlarsa, işte bunun adı nevzuhur kavimlerin nevzuhurkavmiyetçilikleriydi.

Netice-ikelâm şudur ki;

İslamtarihinde sayısız örneği mevcut bulunan kavmiyetçi idarelerin neticeleri çokacı olmuştur (Bunları başka bir yazımızda ele alacağız). Bu, ister bir nesepveya soy kavmiyetçiliği ister ırk veya millet isterse mezhep, tarikat veyacemaat kavmiyetçiliği olsun netice değişmez. Zira devlet idaresinde, hakkaniyetve liyakat prensiplerinin bir yana bırakılarak devlet kapısının sadece vesadece kendi kavmine mensup kişilere açılmasının, bir yandan işin ehliningörevden uzaklaştırılmasına, diğer yandan liyakatsiz kişilerin mevki ve makamsahibi olmasına sebep olacağında şüphe yoktur. Bu durum bilumum kurum vekuruluşuyla birlikte devlet mekanizmasının işleyişini bozacağı gibi, dışlanankavimlerde oluşturacağı tepki ile keskin kutuplaşmalara ve devlet nizamında meydanagelecek ciddi sarsılmalara sebep olacaktır. Böyle bir durumda hangi kavim hangikavme karşı galip gelmiş olursa olsun, hangi kavim hangi kavme “haddinibildirmiş” olursa olsun, gerçek manada zarar görenler, devlet mekanizmasındameydana gelen bozulmanın neticesi olarak “herkes” olacaktır. İşin daha kötüsü,bu zarardan sadece hâlimizin değil, istikbalimizin de etkileneceğinde şüpheyoktur.

 

 

 

 



*Prof. Dr. Dokuz Eylül Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.Buca/İZMİR (erkangoksu@hotmail.com)