SINIR TANIMAYAN COĞRAFYA TURAN

28 Aralık 2023 11:17 Fatih YURTTAŞ
Okunma
137
SINIR TANIMAYAN COĞRAFYA TURAN

SINIR TANIMAYAN COĞRAFYA TURAN

Fatih YURTTAŞ
Dünya üzerinde var olan milletler yaşadıkları coğrafyaların özelliklerine uyum sağlayarak varlıklarını sürdürürler. Milletler yaşadıkları coğrafyanın şartlarına ve özelliklerine göre karakterlerini oluştururlar. Dolayısıyla farklı kıtalarda yaşayan milletler birbirlerinden ayırt edici özelliklerle ayrılırlar. Türk milleti Orta Asya olarak adlandırılan coğrafi bölgede tarih sahnesine çıkmış, bozkır kültürü olarak adlandırılan sert ve çetin iklim şartlarına uyum sağlayarak varlığını sürdürmüş kadim milletlerin başında gelir. Bu zorlu coğrafi şartlara uyum sağlayan Türkler, fiziken ve ruhen kendilerini güçlendirmişler ve coğrafyanın bir yansıması olan doğa şartlarına uyum sağlamışlardır. Zamanla doğa yaşam koşullarının elverişsizliği yüzünden bulundukları bölgelerden, çeşitli boylar hâlinde farklı istikametlere doğru göç etmek zorunda kalmışlardır. Göçler büyük ölçüde batı, doğu ve güney istikametleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Gittikleri her coğrafyada, teşkilatçılıkları sayesinde devlet kurma becerisini göstererek büyük ve güçlü devletler kurarak varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Dünyada hiçbir millet Türkler kadar çok devletle dünya sahnesinde temsil edilmemiştir. Turan tarih terminolojisinde Türklerin yaşadığı coğrafyayı içine alan bir kavram olarak tanımlanmaktadır. En basit şekilde tanımlamak gerekirse nerede bir Türk yaşıyorsa orası Turan’dır. Turan kelimesi ilk olarak Fars kökenli Firdevsi’nin 980 veya 990 yılları arasında yazmaya başladığı ve 1018 yılında tamamlanan eski Fars (İran) efsanelerine dayanan manzum bir destanda geçer. Farsların yaşadığı bölgenin kuzeydoğusunda yaşan milletin bulunduğu bölgeyi ifade eder. Burada yaşayan halk ise Türk milletidir. Kelime olarak Tur, Türk anlamına gelir. Turan ise Türk’ün, Farsça çoğuludur. Dolayısıyla eserde anlatılan Turan, Türklerin yaşadığı coğrafyadır. Müellif eserini Gazneli Türk Devleti’nin sultanı Kâşgarlı Mahmud’a sunmuş fakat sultanın çok sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Sultan eserde Fars milletinin sözde kahramanlık efsanelerinin anlatılmasına sinirlenmiş ve kendi milleti olan Türklerin, Farslardan çok daha cesur ve kahraman olduğunu sert bir şekilde ifade etmiş ve eseri reddetmiştir. Ölüm korkusu ile kaçan Firdevsi eserini daha sonra yayımlamıştır. Eserin bizim açımızdan önemi Orta Asya olarak tanımlanan coğrafyanın Türklerin yurdu olarak belirtilmesidir. Eserde ayrıca Türk-Fars savaşlarına dair bilgiler de verilmektedir. Turan kelimesini sadece Firdevsi değil, Arap müellifleri de eserlerinde Türklerin yaşadığı coğrafya olarak kullanmışlardır. Taberi Yâkût el-Hamevî, Fazullah el-Ömerî ve Hârizîmi gibi yazarlar da Turan’ın oldukça geniş bir bölgeyi kapsadığını belirterek bu topraklarda Türklerin büyük devletler ve muazzam şehirler kurduklarını ifade ederler. Daha sonra ise Ural-Altay ve Fin-Macar halklarından meydana gelen Turan ırkı olarak tanınan toplumların ana yurdunu tanımlamak için kullanmışlardır. Turancılık ilk olarak, bu halkların birlik ve bütünlüğünü savunan ideolojik ve siyasi bir terim olarak “hedeflenen ana yurt ideali” olarak Macaristan’da bulunan aydınların XIX. yüzyılın ilk yarısında doğduğunu söyleyebiliriz. Kavram, Almanları ve Rusların Pancermenizm ve Panslavizm ideolojilerine karşı Macar siyasi kimliğini korumak amacıyla ortaya çıkarak 1910 yılında Turan Cemiyeti kurulmuş ve 1910’a kadar varlığını sürdürmüştür.  Yapılan çalışmalar neticesinde Macar bilim adamlarının Türkoloji alanında yaptıkları derinlemesine çalışmalar, Macarların Türklerle akraba oldukları tezinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Günümüzde bu çalışmalar Macarların ve Türklerin akrabalıklarını güçlendirmektedir. Turan kavramının Osmanlı-Türk İmparatorluğu’nda kullanılması ise Buhara Türk Hanlığına gönderilen bir mektupta görülür. 1786’da Buhara Han’ına Ruslara karşı beraber hareket edilmesi teklif edilir. XIX. yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde, Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçülük akımı başlar. Bunun bir sonucu olarak Pantürkizm ile bütün Türklerin birleşmesi ideali Türk siyasi, sosyal ve edebi literatürüne girer. Turancılık ilk etapta Panslavizme karşı Rusya’nın işgal ettiği Türk topraklarında doğmuş aydınların bir araya gelmesiyle vücut bulmaya başlamıştır. Hüseyinzâde Ali Bey’in ve Yusuf Akçura’nın çabalarıyla Türk kamuoyunda gündeme getirilmiştir. Özellikle büyük mütefekkir Ziya Gökalp Bey, Turan fikrinin tarih bilinciyle yoğrulmuş bir ülkü olarak yaygınlaşmasında büyük rol oynamıştır. Gökalp, Turan’ın Türklerin hedef vatanı, Türkçenin konuşulduğu ve Türklerin oturduğu ülkelerin birleştiği coğrafyaların tamamını kapsadığını ifade etmiştir. Dönemin Osmanlı aydınları tarafından o günün şartlarında savunulan Türkçülük anlayışının en temel özelliği millî bir kültür meydana getirme ve bu kültür ile büyük bir Türk milleti oluşturma çalışmalarıdır.  Önce devletin sahibi Türklerin sosyal, siyasal ve ekonomik olarak gelişmesini, milliyetine bağlı hâle gelmesini, bu millî bilinç ve şuurla dağınık hâlde yaşayan bütün Türkler arasında millî ve kültürel birlik sağlanmasını savunmuşladır. Bu kültürel birliğin “Kızılelma” ülküsü denilen siyasal birlikteliğin temeli olması dönemin Osmanlı aydınları tarafından dile getirilmiştir. Türk milletinin belirli coğrafi ve siyasi sınırlara bağlı kalmasının gerekmediğini savunan Türkçü aydınların görüşleri Türklük anlayışında birleşse de bazı ayrıntılarda farklı düşündükleri de olmuştur. Bu dönemdeki görüş farklılıkları; Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkılmaktan kurtarmaya çalışma gayesiyle hareket eden Osmanlı Türkleri ile Rusya’dan göç etmek zorunda kalan Hüseyinzâde Ali Bey ve Yusuf Akçuraoğlu gibi Türkçü aydınların esaret altında yaşayan soydaşlarının bağımsızlığına kavuşmasını ve Türk Birliği’nin gerçekleşmesi yolundaki fikirlere öncelik verilmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Özellikle II. Meşrutiyet’i kapsayan dönemde Türkçü aydınların Türk Ocakları etrafında toplanması kültürel ve siyasal olarak pantürkist anlayış çerçevesinde dinamik bir şekilde hareket alanı bulmuştur. Bu dönem aydınları Macarları akraba olarak kabul etseler de turan kavramının bir tek Türk soyluları kapsadığı temelinde bir tutum sergiledikleri görülmektedir. Buradaki temel fark Osmanlı Türkçülerinin Turan kavramının içine sadece Türk soyluları ile sınırlı tutmaları olarak değerlendirilebilir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Osmanlı-Türk toplumu yazlı edebî eserlerinde Turancılık vurgusunu ön plana çıkarmış ve Türk soylu toplumların birleştirmesi için bir şans olarak görmüştür. Bu dönemde başta Enver Paşa olmak üzere Turancılık devlet yönetiminde söz sahibi olmuştur. Enver Paşa savaş sonrası bu uğurda şehadet şerbeti içmiştir. Savaş sırasında Akçuraoğlu Pantürkizmden Rusya içinde esaret altında yaşayan Türklerin kültürel özerklik kazanmasını hedefleyen fikrî bir dönüşüm içine girdiği görülür. Savaşın bitmesi ile ortaya çıkan konjektörü göz önüne alarak demokratik Türkçülüğü savunmaya başlamıştır. Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilmesi ve savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte Ziya Gökalp Turan’ın gerçekleşmesini teşvik etse de ilk etapta birbirleriyle daha yakın temas hâlinde bulunan Oğuz Türklerinin birleşmesinin Turan’ın ilk adımı olacağını düşünmüştür. Büyük Turan’ın ilerde gerçekleşebilme idealini dile getirmiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ilk olarak kendi bağımsızlığını hedeflemiş ve Misakımillî olarak sınırlarını belirlemiştir. Yeni kurulan devlet milliyeti ön plana çıkarmış ve Türk milliyetçiliğini savunmuştur. Mustafa Kemal Atatürk yeni kurulan devlete Türkiye ismini vererek tarihte Göktürk Devleti’nden sonra Türk millî kimliğini ön plana çıkaran ikinci devletin mimarı olmuştur.
Atatürk sonrası dönemde devletin başına geçen İnönü Dönemi’nde Türkçülük ikinci plana atılmakla kalmamış âdeta horlanmıştır. Bunun en bariz örneği 1944’teki Türkçülük-Turancılık Davası’dır. Bu davada başta Hüseyin Nihâl Atsız ve Alparslan Türkeş’in sahsında Türkçülük-Turancılık yargılanmıştır. Alpaslan Türkeş’in CMKP’nin başına geçip partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmesiyle Türkçülük Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde siyasi olarak temsil edilmeye başlanmıştır. MHP’nin Türk siyasi hayatına girmesiyle beraber esir Türkler gündeme gelmiş ve Büyük Turan ülküsü gür bir sesle dillendirilmeye başlamıştır. Bu dönemde MHP siyasi olarak esir Türklerin durumuna Türk ve dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. SSCB’nin dağılması Ziya Gökalp’ın yüz yıllık ülküsü olan Turan’ın kurulması için bir fırsat doğurmuştur. Bağımsızlığına kavuşan altı Türk Cumhuriyeti ile ilişkiler kurulmaya başlanmıştır. Alparslan Türkeş’in üstün gayret ve çabalarını rahmetli olmasıyla, MHP’nin başına geçen Devlet Bahçeli devralmıştır. Aldığı Türklük bayrağını Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının ayrılmaz bir parçası olmasını sağlamıştır. Bir zamanlar hayal olarak görülen Turan ülküsü bugün çok yakınımızda bulunmaktadır. Türkiye’nin girişleriyle kurulan Türk Devletleri Teşkilatı bugün Turan’ın sınırlarını tam olarak temsil etmese de büyük bir bölümünü içine alan kuruluş olarak ortaya çıkmıştır. Büyük Turan ülküsüne bugün çok yakınız.
Merhum Ziya Gökalp’ın dediği gibi “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan.” ve Atatürk’ün söylediği gibi “Ne mutlu Türk’üm diyene!”  Turan Türk hükümdarlarının atlarının nalının değdiği her yerdir…