ÖLÜMÜNÜN 42.YILINDA GÜFTE ŞAİRİ VECDİ BİNGÖL -Şairin bestelenmiş şiirlerinden bazılarının duygu dünyamızdaki izleri üzerine düşünceler-

05 Mayıs 2015 18:02
Okunma
3865
ÖLÜMÜNÜN 42.YILINDA GÜFTE ŞAİRİ VECDİ BİNGÖL -Şairin bestelenmiş şiirlerinden bazılarının duygu dünyamızdaki izleri üzerine düşünceler-


 
Hasan Oral ŞEN
 
  Edebiyatımızın unutulmaz abide şahsiyetlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, ifade gücü yüksek; kederin de neşenin de derin izlerini bulabildiğimiz bir şiir ile  onun şairini dile getirmek için: “Güzel mısra, inci avcılığı gibi bir şeydir.” der.
  Güfte şairliğinde Vecdi Bingöl’ü de inci avcılığı yapanlardan gördüğümüzü söylemeliyiz. O, inci avcılığı yaparken, incinin kendini bir kum taneciğinin etrafında büyük bir maharetle sarıp sarmalaması gibi, mısralarını güzel Türkçemiz daha anlamlısı İstanbul Türkcesi ile süslemiştir. Bu şiir dilini bir yandan divan edebiyatının kendine has lirizmi, bir yandan da halk edebiyatının samimiyeti ve candanlığı ile bütünleştirmiştir. Hem aruzla hem de hece vezniyle yazmış ama ağırlıkla heceyi kullanmıştır.
  Vecdi Bingöl, şiirleri üzerine konuştuğunda: “Mısralarımın hepsinde, kelimelerin yan yana gelip birbirlerini tamamlarken, sanki birbirlerine değerek çıkardıkları ahenkli sesi daima duymak istemişimdir.” der. Bu da aklımıza büyük Fransız şairi Mallerme’nin, ‘mısraı:’ “…bir çok kelimelerden teşekkül etmiş, büyük ve hususi bir dalgalanma olan tek bir kelime” tarifini getirir ve bu iki ifade ne de güzel uyuşmaktadır.
  1888 (1887)-1973 (30 Ocak) yılları arasında yaşamış olan Vecdi Bingöl, kendi şiir ömrünü ise 400 yıla yaklaşan bir uzun süreye yaymak ihtiyacıyla: “Koca Fuzuli’den Faruk Nâfiz imtidadına (uzayıp giden) her nevi edebî cereyan ve çığırlardan feyz ve nasip aldım” diyerek ifade etmiştir. Bir yanda bu dört asırlık şiir macerası bir yanda da sınırsız hayal gücü ve ilhamı, onu sözlü musıkimizin unutulmayacakları arasına katmıştır.
  Vecdi Bingöl’ün güftelerinde işlediği konulara gelince, musikimizdeki şarkı formunun (türkü ve fantezi de dâhil) kavramlarıdır diyebiliriz: Gönül, aşk, kadın, sevda, gül-bülbül, Leyla ve Mecnun, gurbet, akşam, mehtap, ay, yıldız, göz, dağ, deniz, İstanbul-Boğaziçi vb.
  Şiir dünyamızın bütün isimleri gibi Vecdi Bingöl de edebî sanatlarımız; mecaz, teşbih ve istiareyi hep elinin altında bulundurmuştur. Güftelerinde dikkat çeken ve sık sık kullandığı benzetmeler vardır: Menekşelenmek, harelenmek, minelenmek, rüzgârın ipek kanadı- ipek eli, ay duvaklı yıldızlar, bülbül gibi çilemek, suya inen gölgeler, uykuya varan kuşlar, suların yürümesi-fısıldaşması, deli, dertli, yaralı bereli, hovarda gönül, bunlardan önemli olanlarıdır.
  Bu tespitlerimize renk katacağını düşündüğümüz bir hatırayı da Vecdi Bingöl’ün erkek kardeşi Baha Bingöl’ün oğlu Vahdi Bingöl’den dinlediğimiz şekliyle sözlerimize  eklemek istiyoruz: “Amcamların Çengelköy’de oturduğu yalının birinci katında Bingöl ailesi, ikinci katında ise Doğanay adında öğretmen bir hanım otururdu. Amcamın meslektaşı olan bu hanım; sarışın, alımlı güzel bir kadındı. Onun güzelliği endâmı amcama yeterince ilham vermiş olmali ki, kendisinin de pek beğendiği bir şiir yazmıştı:
  “Gönlüm nice bir senden uzak günleri saysın,
  Sen ufkuma aşkınla beraber doğan aysın,
  Güldükçe yüzün gönlüme mehtabını yaysın,
  Sen ufkuma aşkınla beraber doğan aysın.”
  Bilindiği gibi bu enfes güfte, musikîmizin bir diğer büyük güfte şairi ve bestekârı aynı zamanda Bingöl’ün yakın dostu Mustafa Nâfiz Irmak tarafından bestelenmiş ve Hüzzam repertuvarımızın nadide örnekleri arasına girmiştir.
  Vecdi Bingöl’ün bugüne kadar gün ışığına çıkmamış olanların arasında “İlân-ı Aşk” adını verdiği bir şiiri vardır. İlham ve hayal zengini güfte şairimizin bu mısralarının da muhteşem dekoru hülyalı Nehr-i Aziz yani Boğaz’dır, Çengelköy’dür. Sanıyoruz mehtapta gümüş sele benzettiği hülyalı bu su yolunda; saçlarının rüzgârlarla ipekleştiğini hayâl ettiği hoş, alımlı komşu Doğanay’ın silüetidir bu mısralar:
 
İlân-ı Aşk
 
  Ne güzel bir akşam, öyle değil mi?
  Yıldızlar açılıp çiçekleniyor
  Boğaz’da akşamlar böyle değil mi?
  Doğan ay, sularda benekleniyor..
 
  Menekşe gölgeler inerken koya,
  Deniz, mışıl mışıl daldı uykuya.
  ÂHÛ gözlerinde gördüğüm rüya,
  Ayılan kalbimde gerçekleniyor..
 
  Mehtab enginlerde bir gümüş seldir,
  AY, yüzünde gülen şîre bedeldir.
  Bu gece, seninle her şey güzeldir.
  Rüzgâr, saçlarında ipekleniyor..
 
  Nice bir yalvarıp durayım size?
  Ömrümü adadım ben o tek söze.
  Ne olur, bir evet söylesenize,
  Sustukça, derdime dert ekleniyor…
 
  Boğaziçi-Beylerbeyi
 
    “Kara Sevda” Gözlü Leyla
 
  Vecdi Bingöl’ün, fazlaca romantik olmayan, hayaller kurmayanlarımızı bile kısa bir süre de olsa, hayallere daldıran bir şiiri de Selahaddin Pınar’ın hüzzam makamındaki unutulmaz şarkısının güftesidir.
  Vecdi Bingöl ummanlar misâli duygu ve hayâl dünyasının yanı sıra, şiir sanatımızın bütün dönemlerine ait bilgi birikiminin yönlendirmesiyle, sevdiğinin göz rengini “kara sevda” olarak ifade ediyor. Bilindiği gibi sevda; kuvvetli sevgi, aşk aynı zamanda sıfat olarak da kara ve siyah anlamındadır. Bunların yanı sıra, eski tıpta; insanın vücudundaki yaradılışının gereği bütün unsurlarının uyum içinde olmasıyla ortaya çıkan sağlıklı durumun dört elemanı ki “ahlat-ı erbaa” deniliyor ve sevda, kan, balgam, safra olarak adlandırılıyor. İnsan bedeninde bulunduğu var sayılan bu sıvılardan sevdanın artıp eksilmesi ruh ve sinir hastalıkları olarak ortaya çıkar. Yine eski tıbba göre “sevda” kalpte bulunan ve adına “süveyda” denilen siyah bir sıvıdır. Aşk ateşine yanmak gönül çekmek vücuttaki sevda adı verilen bu sıvının çoğalmasıdır. Kara sevda ifadesi bu sıvının renginden gelmektedir. Çoğunlukla Divan şairlerimiz sevdayı; saç ve göz rengi ile âşık olmak karşılığı kullanmışlardır.
  İşte Vecdi Bingöl sevdiğinin göz renginden yola çıkıp; “sevda, Leyla, şeyda dediler “ redifiyle, her sevenin ne kadar Mecnûn, her sevgilinin ne kadar Leyla ve bu sevdanın da ne kadar kara sevda olduğunu tarifsiz güzellikte dile getirmiştir. Bu mısralar enfes bir Mecnun, Leyla ve kara sevda kompozisyonudur. Doğu edebiyatında kara sevdanın sembolü olan Mecnûn, başta bizim edebiyatımız olmak üzere, gelecekte de aynı önemi koruyacaktır.
 
 
  “Gözünün rengini sordum “kara sevda” dediler,
  Beni Mecnun edenin ismine Leyla dediler,
  Zülfüne bağlı kalan dillere şeyda (deli-divane) dediler,
  Beni Mecnûn edenin ismine Leyla dediler…
 
  Melodisi ve şiiriyle bu harikûlâde eserin Vecdi Bingöl tarafından eski yazı ile kaleme alınan güfte orijinalinde çok çok önemli şu notu görüyoruz:
  “Bu güftem için büyük üstad Yahya Kemal: -Sizden önce ben söyleyemediğim için kıskandım, diye iltifat etmiştir.”
 
    Fırat’ın Tercümeihâli
 
  Vecdi Bingöl-Sadeddin Kaynak müthiş ikilisinin; renk renk görüp nağme nağme duyabildiğimiz hüseyni şarkının güftesi, Vecdi Bingöl’ün gerçek anlamda tablo şiirlerinden bir diğeridir:
  Bingöllerden süzülürsün, inersin,
  Geçtiğin yaylalar serin mi Fırat?
  Bir yol şahlanırsın; bir yol dinersin,
  Sevdalı gönüller yerin mi Fırat?
 
  Durmadan yürürsün, seferin mi var?
  Dosta iletecek haberin mi var?
  Hıçkıran sesinde kederin mi var?
  Senin de dertlerin derin mi Fırat?
 
  Sende mi âşıksın yoksa ben gibi?
  İversin (acele edersin) ırakta beklenen gibi,
  Ferhat dedikleri dağdelen gibi;
  Yoluna düştüğün Şirin mi Fırat?
 
  Bu şiir, şairimizin doğup büyüdüğü ve kendisinin sevdalısı olduğu toprakların bereket kaynağı olan ve oralara hayat veren; kutsal kitaplarda cennetin onun kıyılarında olduğundan söz edilen Fırat Nehri için söylenmiştir.
  Vecdi Bingöl bu tablo şiirine öyle anlamlar yüklemiştir ki: “Durmadan yürürsün seferin mi var?” mısraı ile 2800 km.ye varan uzunluğunu gözümüzde canlandırabildiğimiz; “Geçtiğin yaylalar serin mi Fırat?” mısrası ile üşüyüp ürperdiğimiz; “Bir yol şahlanırsın bir yol dinersin.” mısrası ile de köpük köpük sularının gürül gürül hoyratça akan, sonra da göl durgunluğuna kavuşan bir Fırat manzarasıdır. Bu da aklımıza yazar İsmail Habip Sevük’ün 1936’da kaleme aldığı, adına da “Fırat’ın Tercüme-i Hâli” dediği yazılarını düşürmüştür. Yazar şöyle diyor: “…Kömürhan’a varmadan önce nehir yayvan bir tembellik içindedir. Akmıyor yatıyor gibi… Fakat ne oldu? Uyuklayıp duraklayan nehir, birden tehlike borusunu işiterek fırlamış gibi telaşla derlenip toparlanmaya aceleyle hızlanıp kabarmaya başladı… Fırat köpüklü yeleleri ürpermiş, dar ve derin hapisten kurtulmak için büyük sıçrayışlar yapıyor. Bu sıçrayışlar ve düşüşler tam üçyüzü bulmuş, insanlar buna “Fırat şelaleleri” diyor.
  Vecdi Bingöl-Sadeddin Kaynak ikilisinin bu harika hüseynisi, şiirindeki sözün kerâmetine, nağmeleriyle musiki saltanatının nasıl güç verdiğini gösteriyor. Bana bu eseri birkaç kelimeyle özetle deseler: “Vecdi Bingöl’ün mısralarında Fırat’ın sözünü sohbetini, Sadeddin Kaynak’ın nağmelerinde de Fırat’ın şarkısını, türküsünü duyuyorum, daha da açıkcası; bu iki büyük sanatkârın, Fırat’ın nasıl sesi ve nefesi olduklarını görüyorum.” derdim.
 
    Vecdi Bingöl’ün şair gönlü
 
  Türk edebiyatı ve musıkisinin vazgeçemediği ifade kavramlarından biri olan “gönül”, Vecdi Bingöl’ün duygu dünyasının, ilham perisiyle sıkca buluştuğu bir şiir iklimidir. Onlarca gönül konulu güftesinden 20. yüzyılın en önemli bestekârları, dillerden düşmeyen şarkılar bestelemişlerdir.
  Yüce Yaradan’ın, sanatlarıyla gönüllerine koca kâinatı sığdırabilmiş sayısız sevgili kulu vardır. Vecdi Bingöl de güfteleriyle, özellikle de Sadeddin Kaynak ile ele le bizce bu kullardandır. Lemi Atlı, Selâhaddin Pınar, Mustafa Nafiz Irmak, Fehmi Tokay, Münir Nureddin Selçuk, Kadri Şençalar gibi bestekârlarımızla da Vecdi Bingöl’ün “gönüldaşlığı” olmuştur.
  Bunlardan birininse dikkat çekici bir özelliği de bulunuyor. Bu mısralarını Vecdi Bingöl evlendikten bir yıl geçmeden hayata gözlerini yuman ilk eşi Bedia Hanım’a, nişanlılık döneminde yazıp ithaf etmiş; gönül dolusu sevgiyle örülmüş, gönül alıcı aşk şarkısı âhengiyle süslemiştir:
 
  Gönlüm özledikçe görürdüm hele,
  Lâcivert kanatlı kumru olsaydım.
  Seni kıskanırdım rüyâda bile,
  Âhû gözlerinde uyku olsaydım.
 
  Sanmaki sevgilim solar biterdim,
  Belki muradıma böyle yeterdim.
  Gonca leblerinde yanar tüterdim,
  Güllerden süzülen koku olsaydım.
 
  Duyabilmek için inceden ince,
  Bütün benliğimi sana verince.
  Dalarım aşkına şöyle derince,
  Gönlünde yaşayan duygu olsaydım.
 
  Vecdi Bingöl bu şiirinde sevdalanmış gönlüyle, sevgilinin gönlünün ta içinde, yani sevgilinin duygusu olmaya taliptir. Onunla, sitemler gizli bir sohbetin ortakçısıdır.Konuşur, dertleşir aklından geçenleri de dikkat çekici ve şiir sanatının mecazlarıyla renklendirmeye özen gösterir. Kumru olmak isteği de; “Çifte kumrular” deyimindeki, birbirlerinden ayrılamayanlardan biri olmak ve kumrular gibi sevişenlerin aralarındaki derin muhabbetin kendilerinde de olması özlemindendir. Her âşık gibi kıskançtır, hem öylesine kıskançtır ki; rüyalarında bile bir başka sevenden hazzetmez. Sevgili onun biricik güzelidir ve ahular kadar can yakıcı gözleri, gonca misali dudakları vardır. Her şeyiyle kendini sevdiğine ait hissetmektedir. Onu öylesine canının, ruhunun ta içinde görür ki, sevgilinin duyguları olmak heves ve temennisindedir.
  Biz bunları söylerken güfte şairliğimizin daha önce de ifade ettiğimiz gibi vazgeçilmez romantiği, unutulmaz liriği hatta biraz da melankoliği şairimizin dünyaları kucaklayabilecek gönlündeki bir çile ipeği çözmeyi hayal ettik. Vecdi Bingöl’ün bu güftesi beş kıtadan oluşmuştur. Sadeddin Kaynak baştan üç kıtayı muhayyerkürdi makamında bestelemiştir. Bu efsane aşk hikâyesi tadındaki şiirin tamamını sunalım istedik:
 
  Lebalep kaldıkça buselerinle
  Nağmerîz (nağme saçan) olurdum handelerinle
  Dolar, boşalırdım badelerinle
  Narin ellerinde sebu (şarapkabı) olsaydım
 
  Vecdi ne füsun var, yar nigâhında
  Geceler yaşayan göz siyahında
  Yine titrer idim, nazargâhında,
  Gamzesi sürmeli ahu olsaydım.
 
  Menekşelenen Sulardaki Jokond’un -Mona Lisa’nın- Hikâyesi
 
  Vecdi Bingöl’den yine bir tablo şiir ve bir o kadar ölmez nağmelerle bezenmiş Sadeddin Kaynak’tan nihavent bir şarkı. Şairimizin verdiği adla “Jokond”, bilinen adıyla “Menekşelendi Sular”:
 
  Menekşelendi sular, sular menekşelendi.
  Esmer gözlü akşamı dinledim yine sensiz.
  Leylak pırıltılarla bahçeler gölgelendi.
  İnledi yine bülbül; olmazmış gül dikensiz…
 
    Dikensiz gül olmazmış, çilesiz gönül Jokond,
  Her kuş bülbül olmazmış, her çiçek de gül Jokond.
 
  Ne bülbül gülü sevdi, seni sevdiğim kadar.
  Ne böyle seven gönül, ne de senden güzel var…
  İçli bir özleyişle bırak beni yanayım;
  Gözlerinde gördüğüm rüyâma inanayım.
 
  Dikensiz gül olmazmış, çilesiz gönül Jokond,
  Her kuş bülbül olmazmış, her çiçek de gül Jokond.
 
  Vecdi Bingöl’ün güftelerinin bazılarında gün batımındaki, güneşin güller gibi solmaya hazırlandığı akşam vaktinin alaca karanlığını, gölgelerin yollar misali uzayıp gittiğini, sanki her varlığın gölgeleriyle birer ikizi varmış duygusuna kapıldığımız zamanın rengini göz kamaştırıcı güzellikte ifade ettiğini görüyoruz. Kimi şairin “Akşam erdi yine sular karardı.”, kimilerinin de “Akşamın kederiyle karardı mavi sular.” dediği yerde, Vecdi Bingöl o hüzünlü güzellikleri menekşe moru olarak görmek istediği ve adına da menekşelenmek dediği saatleri, menekşeler kadar güzel ve gönül açıcı bir ifade ile gözler önüne seriyor. 
  Bilindiği gibi Sadeddin Kaynak’ın bu unutulmaz eseri musikiseverlerinde hafızasında olduğu gibi seslendirilirken nakarat mısraları: “Dikensiz gül olmazmış, ümitsiz gönül Jokond/ Her kuş bülbül olmazmış, her çiçek de gül Jokond” yerine; “Dikensiz gül olmazmış, çilesiz gönül Ayşe/ Her kuş bülbül olmazmış, her çiçek de gül Ayşe.” şeklinde icra edilmektedir. Jokond malumları olduğu üzre Leonardo da Vinci’nin ışık ve gölge oyunları ile renk uyumunun olağanüstü sağlandığı ünlü “Mona Lisa” olarak da anılan tablodaki kadının portresi. İcra sırasındaki bu değişiklik, eseri ilk olarak plağa okuyan ünlü kadın sesimiz Safiye Ayla’nın isteği ve Sadeddin Kaynak’ın kabülüyle gerçekleşmiş ama şairini de fevkaladesiyle üzmüştür. O kadar ki Sadeddin Kaynak’a yazdığı mektuplarda üzüntüsünü hatta kızgınlığını dile getirerek “Şairin şiirini bozmak, evini yıkmak gibidir” sitemleriyle; Safiye Ayla’ya epey vermiş veriştirmiştir. “Bu acıklı hal Safiye yüzünden Jokond’umun başına gelenlerdir ve onun yüzünden Jokond’um kurban edilmiştir.” diye gönül kırıklığını dile getirmiştir.
  Anlaşılan o ki bu muhteşem tablo şiirin şairi Jokond’un başına gelenlerle üzgün ve kızgın dünyaya veda etmiştir. Zaten son yıllarındaki Sadeddin Kaynak- Vecdi Bingöl kırgınlığının, küskünlüğünün temel sebeplerinin başında bu gelmektedir diyebiliriz. Ama bizler Ayşe’li de Jokondlu da olsa; menekşelenen suları, esmer gözlü akşam ve Leylak renkli gölgeleri hâlâ çok seviyoruz.
 
    Çoban Kızının Başları Dumanlı Dağları
 
  Dünya sanat tarihinin başlangıcından bu yana “dağ”, değişik duygularla sanatçılara ilham vermiştir. Bizim edebiyatımızda, özellikle Cumhuriyet edebiyatında yazar ve şairlerin Anadolu coğrafyası ve iklimiyle tanışıp iç içe yaşamalarıyla “dağ” ilham kaynağı ve ifade aracı olmakta ön plandadır diyebiliriz.
  Vecdi Bingöl’de tablo misali güftelerinde; renk renk, duygu dolu dağ manzaraları çizmiştir mısralarla. Bunlardan biri de Münir Nureddin Selçuk’un hüseyni makamındaki unutulmaz şarkısının şiiridir. Hüseyni makamının melodik özelliğinin yanı sıra, bestekârında şiirin her hecesine gönlünü katması, ayrıca usulün seçimi ve kullanılması da güfte beste uyumuna örnek verilebilecek bir eseri ortaya çıkarmıştır;
 
  Dumanlı başları, göklere ermiş,
    Yedi renk üstüne, hâreli dağlar.
  Yan yana yaslanmış el ele vermiş
  Ezelden ebede, sıralı dağlar…
 
  Bağrımı yaslasam, şu dağlar erir,
  Kayalar sussa da, kaval söylenir.
  Sesim dağdan dağa, yankılar verir,
  Nerede gönlümün meralı dağlar…
 
  Gurbet çağladıkça, gözüm yaşında,
  Üflerim sazımı, pınar başında.
  Bir çoban kızıyım, sürü peşinde,
  Gönlümü rüzgâra, vereli dağlar…
 
  Şiirimizdeki dağ manzaraları çoğunlukla; gurbet, sıla, ayrılık, hasret, uzayıp giden yollar, akşam, gece, rüzgâr, çağlayan sular, çoban ve kızı, kaval-koyun kuzu sesleri eşliğinde tablo şiirlerde resmedilmiştir.
  Bu şiirinde de Vecdi Bingöl, türkü sesinin rüzgâr, kaval sesininde koyun-kuzu sesine karıştığını duyabildiğimiz mısralarla karşımıza çıkar. Sarı, kızıl, yeşil, mor renk renk kadifeler kuşanmış; çömelip bağdaş kurmuş, aralarında konuşup hâlleşen insanlar misali anlatılmıştır dağlar. Yeşil vadileri, buzullara yataklık eden dorukları, karla kaplı tepeleri, duman duman bulutlarla senli benli ve başlangıcı olmayan geçmiş zamandan sonu bilinmeyen gelecek zamana uzandığı duygusunu, Vecdi Bingöl’ün pek güzel ifade ettiğini görmekteyiz.
 
  Bingöl Akşamları
 
  Vecdi Bingöl’ün tualini Boğaziçi sırtlarında Çengelköy’e kurup, baba ocağı-baba toprağı Bingöl Dağları’ndaki Sarıçiçek Yaylası’nın yücelerinden akşam günbatımı zamanı baktığını hissedebildiğimiz bir kartpostal canlılığındaki güftesi de “Bingöl Akşamları” adını verdiği şiiridir.
 
  Çıkar yücelerden haber sorarım,
  Solarken dağların gümüş yaldızı.
  Bilmem neredeyim, neyi ararım?
  Uyanır içimde derin bir sızı.
 
  Derim: neden yoksul, gezdiğim bağlar,
  Yok mu bu illerde benimle ağlar?
  Sesime ses verir dumanlı dağlar,
  Derdime eş olur bir çoban kızı.
 
  Gün erir, vâdiler menekşelenir;
  Çağlayan sularda, sevda ürperir,
  Göllere sürmeli âhûlar gelir,
  Yücelerden alır turnalar hızı
 
  Hicrânı besteler kuşların sesi,
  Sayıklar kırların yorgun nefesi.
  Ufkun dudağında vedâ bûsesi,
  Kanarken görünür, dağlar kırmızı.
 
  Akşam olur gölgelenir kayalar,
  Sürüler çekilir uyur ovalar.
  İçli kaval dertlerimi oyalar,
  Uzaktan göz kırpar akşam yıldızı…
 
  Güneşin batmak üzere her zamanki yerine çekilmesiyle dağların yaldızlarının da solması, şafak vaktine kadar da kalacak olan ufkun dudağındaki veda busesi kondurduğu anın kanayan rengi, insanın yüreğini sızlatan akşamın sessizliği ve yalnızlığına şair, çoban kızıyla, kaval sesini de ortak etmiştir. Vecdi Bingöl’ün 10 Şubat 1934’te Sadeddin Kaynak’a yazmış olduğu mektuptan, Bingöl Akşamları şiirine Kaynak’ın arzusu ile bir de giriş bölümü yazdığını öğreniyoruz.
  Yanık bir özdür ayrılık,
  Ağlayan gözdür ayrılık,
  Suların sesinde bile,
  Çağlayan sözdür ayrılık.
  Akşamın bağrını hele
  Dağlayan gözdür ayrılık…
 
  Ancak bu giriş bölümü Sadeddin Kaynak tarafından şiir bestelenirken kullanılmamıştır. Şiirin bütününde hüznün duman duman tüttüğünü görürken, hüzne en yakışan akşamın, güneşin güller misali yaprak yaprak solmasının, dağlardan inen gölgelerin keder olup kalmasının, yedi renge bürünüp ebrulanan bulutların için için kanamasının şaheser bir tablosudur “Bingöl Akşamları” şiiri. Bu tabloya 20. yüzyılın olduğu kadar Türk musikisinin de en büyüklerinden biri olan Sadeddin Kaynak öyle bir nağme zenginliğiyle katılmış ki, sözünü ettiğimiz ummanlar misali hüzün bu hüzzam şarkının daha ara nağmesini duyduğunuzda doruklara çıkmaktadır. Şarkının güftesini hiç duymamış olsanız da üç satırlık, dokuz ölçülük ara nağme, insanı şiirin hüzün kozasının içine girip hapsolmaya zorluyor. 20.yüzyılın bir başka ünlüsü Selahaddin Pınar, Kaynak’ın bu eserine: “Böyle özelliği olan bir şarkı yapmak için ömrümden neleri feda etmezdim.” dediğini; Hocamız Alaeddin Yavaşca da “Bu ifadeyi Selahaddin Pınar’ın kendisinden birkaç defa duymuştum.” diye anlatmaktadır.
  Bunun yanı sıra Atatürk’ün bu hüzzam şarkıyı Sadeddin Kaynak’ın kendisinden ilk defa dinlediğinde: “Sen bu eserinle Azeri musikisini gölgede bıraktın.” dediğini de biliyoruz.
  Vecdi Bingöl’de arkadaşı Hayri Ragıp’a yazdığı mektubunda “Bingöl Akşamları” şiiri için: “Bu yazım, Atatürk’ün büyük takdir ve iltifatlarına mazhar olmuştur.” demektedir.
  Bütün bu söylemeye çalıştıklarımızı dikkate aldığımızda şunu gönül rahatlığı ile ifade edebiliriz:
  “Bingöl Akşamları” şiiri ve onun hüzzam bestesi, sözlü eserler repertuvarımızın, kartal kanatları ile yükseklere çıkabilmişse, bu kanatların biri Sadeddin Kaynak, diğeri de Vecdi Bingöl’dür.” diyebiliriz.
  Ölümünün 42. yılında sonsuz minnet ve şükranla yâdettiğimiz sözlü musikimizin gönüllere taht kuran şairi Vecdi Bingöl ve ona nağmeleri ile sanat yoldaşlığı yapmış olan bestekârlarımızın aramızda olmayanlarına Yaradan’dan rahmet, hayatta olanlarına da sağlık ve mutluluk diliyoruz.