BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NE İŞE YARAR?

05 Mayıs 2015 18:10
Okunma
2220
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NE İŞE YARAR?

 
Mehmet DUMANOĞLU
 
   20. yüzyılın bitimine yakın Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1989 ve 1990)  ABD tek süper güç olarak kalmıştı. Bu durum Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya Federasyonu’nun Putin başkanlığında kısa sürede toparlanması ile sona erdi, Soğuk Savaş yeniden başladı.
  Soğuk Savaş öncesinde Türkiye ve stratejik konumdaki diğer devletlerin ABD’nin “tek süper güç’’ olarak kalması nedeniyle önemleri azalmış gibi olsa da Rusların yeniden hem de çok kısa zaman içinde “uluslararası güç” olarak ortaya çıkmasıyla konumlarından kaynaklanan değerleri daha da arttı.
  XXI. yüzyıl savaşları, temelde enerji kaynaklarını ve petrolü kontrol altına alma kavgasıdır. Ancak bu mücadelede şimdi yöntemler değişti.  Geçmişte egemenlik için asker ve silah kullanılarak kavgalar yapılırken yeni dönem savaşlarında başka devletlerin askerleri ve kaynakları ile savaşlar yapılmaktadır.  Böylece kendi insanları ölmemekte,  kendi kaynakları kullanılmamaktadır.
  Adına küreselleşme veya globalizm denilen 21. yüzyıl sömürgecilik yarışı, geçmişte görülenlerden çok farklı yöntemlerle yapılmaktadır.  Coğrafi keşifler dönemi sömürgeciliği, değerli madenlerin “yağma” anlayışı ile toplandığı, insanların açıkça köle olarak alınıp satıldığı bir zamandı.  Sanayi devrimi ile birlikte bunun yerini “ham madde ve pazar” mücadelesi aldı. Sanayileşen devletler  (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve 19. yüzyıl sonlarından itibaren ABD)  ucuz ham madde alıp işledikleri malları satacak pazarlar arıyorlardı.  Bu mücadelede insanları tarım toplumu olmaktan kurtulamamış Kafkasya, Afrika, Çin ve Osmanlı toprakları hedef bölgeler olmuştur.  Zaman artık “emperyalizm” dönemidir ve bütün 19. yüzyılda olduğu gibi 20. yüzyılın ilk elli yılında da İngiltere “güneşin batmadığı imparatorluk” olmayı sürdürmüştür. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere (emperyal gücünü hâkim olduğu milletler üzerinde ve coğrafyalarda sürdürse bile)  liderliğini ABD’ye kaptırdı.  
  İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD liderliğinde NATO’nun kurulması, Milletler Cemiyetinin Birleşmiş Milletler adı ile yeni bir yapıya dönüştürülmesi, Truman Doktrini, Marshall Yardımı, COMECON, Varşova Paktı’nın kurulması,  Barış Gönüllüleri Projesi, yeşil İslam, radikal İslam, ılımlı İslam gibi söylemlerle daha önce bilinmedik yeni bir döneme girildi.
Şu an yaşadığımız dönemde,  emperyalist devletlerin savaşları da dostlukları da insan sevgileri(!) de yardımları da tarihin hiç bir döneminde görülmemiş politik oyunlar ve tuzaklarla doludur. Bütün emperyalist devletlerin (BM Güvenlik Konseyini oluşturan beş devlet ve Almanya) hedefleri aynıdır: Altın, elmas, kömür,  petrol ve gıda üretimini kontrol, dünya ilaç üretimi ve piyasasına hâkim olmak,  doğal gaz ve petrol kaynaklarını ele geçirmek.
  Küreselleşmenin gerçekleşmesi için geri bırakılmış toplumlar ve devletlerde ulusalcılık ve din  (yani İslam) mikro düzeye indirildi.  Böylece ulusalcılık kabileciliğe; din; (Müslüman toplumlarda) mezhepler arası rekabet, tarikatların birbirleri ile çekişmeleri ve cemaatlere indirgendi.
   BOP, GOP, yeşil kuşak, radikal İslam, ılımlı İslam derken IŞİD ortaya çıkarılıverdi. Şimdi dünyayı oyalayacak (bu arada kendi hâkimiyetlerini yaymayı toplumlardan gizleyerek) yeni bir oyuncak bulundu. Öyle bir propaganda yapıldı ki “Binlerce militan  kimseye görünmeden(!) nasıl toplandı, bu kadar silaha ne zaman sahip oldular, bu kadar para nere(ler)den geldi , bu kadar devletin istihbarat teşkilatları IŞİD’in oluşumunu nasıl görmedi?” soruları kimsenin aklına gelmedi. Oluşturulan kaos ve bu kaostan gelen güçle yeni bir düzen kuruldu. Elbette sömürgeci devletler arasındaki çekişme ve güç savaşları bitmedi. Sadece yöntemler değişti.
 
  20. Yüzyıldan İtibaren Uluslararası İlişkiler
-  Devletler arası ilişkiler “ekonomik çıkar” temeline dayalıdır.  İki devletin geçmişten gelen kültür, politika veya din birliği olsa bile her birinin önceliği kendi halkıdır.
-  Değişen koşullar ve zamana göre devletlerarası ilişkiler değişiklik gösterebilir. Bunun en açık ifadesi cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’in söylediği  “Dün dündür, bugün bugündür.” sözüdür.  Bir devletin sabit, değişmeyen, standart dış politikası olamaz. ABD’nin Suriye politikasında IŞİD’e öncelik vermesi buna örnek olarak verilebilir. Önceleri Beşar Esad’la ilgili hedefi birinci öncelik iken şimdi (kendi açıklamalarından anlaşıldığı gibi) IŞİD önceliklidir.
-  Devletler arası ilişkilerde, iki devlet arasında “eşitlik” olduğu var sayılır. Fakat sömürgeci ülke ile bağımlı devlet veya devletler arasında bu durum söz konusu değildir.  Günümüzdeki bazı Afrika ülkeleri ile Belçika, Fransa, İngiltere, Fransa ilişkilerine baktığımızda eşitliğin asla söz konusu olmadığı hemen görülür.
-  İki devlet arasındaki veya çoklu müzakerelerde “ver ver” anlayışı hâkimdir. Mesela Lozan Antlaşması’nda Ankara hükûmeti ile İngiltere arasındaki pazarlıklarda bu anlayış açıktır.
-  21. yüzyıl savaşları silahlarla değil,  ekonomik güç ve teknolojik üstünlükle yapılmaktadır. Teknoloji ve ekonomide güçlü olmayanın kazanma şansı yoktur (Ekonomik güç sahibi olmak derken petrol zengini Arap ülkelerini kastetmiyoruz elbette.).
Bir örnek verirsek;  herhangi bir ülkenin Almanya’ya ekonomik, politik veya askerî ambargo uygulama şansı bulunmamaktadır. 2009 ve 2010 yıllarında dünya ekonomik durgunluk ve krize girdiğinde bütçe fazlası veren ve ekonomisinde kriz ihtimali bulunmayan tek devlet Almanya idi. Almanya; kimya, silah, beyaz eşya, elektronik, otomotiv ve ilaç sanayilerinde dünya çapında firmalara sahiptir.
Yani ekonomik olarak çok güçlü, teknolojik bakımdan üstündür. Bilinmesi gereken bir gerçek de şudur: Günümüz dünyasının ulaştığı bilimsel ve teknolojik seviye (sosyoloji, felsefe, matematik, mühendislik,  fen bilimleri ve tıp ) 18 ve 19. yüzyıllardaki Alman bilim adamlarının eseridir. Bunu ifade ederken Rus, Fransız ve İngiliz bilim adamlarının çok önemli çalışmaları ve bilim dünyasına hizmetlerini unutmuyoruz.
Bugün iki devlet arasında sıcak savaş veya politik rekabet varsa şu sorulmalıdır: Bu çekişmeden kazançlı çıkacak üçüncü güç kimdir?
Aynı soru Türkiye’nin 2001’de yaşadığı ekonomik kriz ve terör sorunu için de sorulabilir.  Terör örgütü PKK ilk eylemini 1984’te yaptı. O yıldan bu yana geçen otuz yıllık sürede Türkiye’nin terörle mücadelesinden kim(ler) kazançlı çıkmıştır? Bu zaman zarfında terörle beraber yaşamak veya anılmak zorunda kalan bölge insanlarımız mı? Hayır. Bölge dışında yaşayan vatandaşlarımız mı? Hayır.
O zaman kim(ler)?
  Birinci Dünya Savaşı sonunda Büyük Britanya Krallığı hariç imparatorluklar dönemi bitmiştir.
Günümüzde ekonomik ve askeri güç olarak altı büyük devlet olmaklar birlikte hiçbir devlet yüzde yüz siyasi ve/veya ekonomik bakımlardan bağımsız değildir. Yani “Ben bağımsız bir devletim, nasıl uygun bulursam öyle yaparım.” diyemez. Bu cümleyi bir örnekle açıklamak daha iyi olacaktır.  ABD, Suriye’ye müdahale ederken zamanımızın “süper gücü” olmasına rağmen Rusya Federasyonu, İran, Türkiye, İngiltere, Almanya, Fransa ve İsrail’le ilgili dengeleri kesinlikle gözeterek hareket etmiştir.
  Rusya Federasyonu,  AB ve ABD’nin kendisine karşı uyguladığı ekonomik ambargo yüzünden ciddi sıkıntıya düşmüştür. Bu nedenle dış politikasında Karadeniz ülkeleri, Türkiye, Kafkasya, Avrasya ve Çin’e karşı yeni ekonomik ve siyasi stratejiler geliştirmek zorunda kalmıştır. Bu sonuç güçlü bir devlet olmasına rağmen Rusya Federasyonu’nun kelimenin tam anlamı ile ekonomik bağımsızlığını sınırlandırmaktadır.
  Günümüz dünyasının her alanda en güçlü devletlerinden biri olan Almanya, petrol ve doğal gaz bağımlılığı sebebiyle Rusya Federasyonu’na karşı tam bağımsız dış politika uygulayamaz.
  Uluslararası denge (bazen bölgesel bazen de dünya çapındaki) hesapları ile davranılması Almanya, ABD, İngiltere, Rusya Federasyonu, Çin ve Fransa’nın gücünü azaltmaz elbette.
   19. yüzyılda başlayan, 2. Dünya Savaşı sonunda etkisini daha da artıran kültürel emperyalizm, uluslararası ilişkilerde az fark edilen ancak en kalıcı yöntemdir.  Geçmişte başka ülkelerde okul açmak temel yöntemdi. Osmanlıdan bu yana Türkiye’de ABD (Günümüzde tamamı Türkiye’ye devredilmiştir), Fransa, İtalya, Almanya, Avusturya okul açan devletler olmuşlardır.
  Mevzu, ana konumuzdan uzaklaşmaya neden olacak kadar uzun olduğu için bir soru ile kapatıyorum:
  Türkiye’de açılan yabancı okullar sizce Türk milleti çok sevildiği için mi açılmıştır?
  Fakat 1970’lerden sonra televizyonun yaygınlaşması,  okuma yazma oranının yükselmesi, günümüzde İnternet’in bütün dünyada yaygınlaşması dolayısıyla (Artık ABD ve İngiltere başka ülkelere okul açma politikasından vazgeçmiştir.)  günümüzde kültürel emperyalizmin en çok kullandığı sektörler yazılı ve görsel olmak üzere medya ile sinema sektörleridir. İki sektör de çok önemli propaganda aletleridir ( Alet sözcüğü burada siparişle yazı yazanlara  (kiralık kalemlere)  atıf yapılarak özellikle kullanılmıştır.).  
  Medyayı propaganda vasıtası olarak en iyi kullanan devletler İsrail ve ABD’dir. Bir misal vermek gerekirse Irak’ta 1 ve 2. Körfez Harekâtlarıyla Libya’da Muammer Kaddafi’ye karşı açılan savaşlarda basın yoluyla bütün dünya kamuoyuna çok yoğun propaganda yapılmış, insanlar ABD’nin Irak’a “demokrasi getirmek” için Körfez Harekâtı’nı düzenlediğine ikna edilmişlerdi. Aynı şekilde Kaddafi’ye karşı da medya propaganda aracı olarak kullanılmış, Libyalıları “bir diktatörden kurtarmak için” bu ülkeye saldırılar yapıldığı söylenmişti. Oysa gerçek amaç, iki ülkedeki petrol kaynaklarını ele geçirmekti.
  Sinema sektörü, özellikle Hollywood en iyi propaganda yöntemlerinden birisi olarak kullanılmıştır. Hollywood’da çekilen filmlere baktığınızda -ne tür film olursa olsun-  üç ortak özellik görürsünüz:
  - “Amerikalı’’. Nasıl bir Amerikalı?  Her şeyin “en” iyisi... En güzel, en cesur, en akıllı, en kurnaz, en güçlü…. Sonunda mutlaka Amerikalı kazanır.
  - Bütün filmlerde mutlaka Amerikan bayrağı gösterilir. Fakat öyle bir zamanlama yapılır ki insanlar “bilinçaltına” yapılan göndermeyi fark etmezler.
  - Bütün filmlerde kilise ve İncil mutlaka yer alır.
  ABD Savunma Bakanlığının (PENTAGON) Hollywood’a masraflarını kendisi karşılayarak sipariş filmler yaptırdığı bilinen bir durumdur. Top Gun, Rocky serisi, Er Ryan’ı Kurtarmak buna örnek filmlerdir. Dikkat ederseniz 11 Eylül konulu ve Körfez Harekâtı ile ilgili peş peşe filmler gösterimde...  Körfez Harekâtı ile ilgili bir sürü film ve dizi film gösterilir ama hiç bir filmde şu soru sorulmaz:  ABD nerede, Irak nerede? ABD’nin Irak’ta ne işi var?
   Günümüz uluslararası ilişkilerinde en etkili ancak en az fark edilen yöntem, emperyalist devletlerce başka ülkelere gönderilen  uzmanlardır (Türkiye’de yabancı uzmanlar denilen, maaşlarını Türk devletinin  dolar olarak ödediği yabancı devlet görevlileri).
  1931 yılında dönemin Başbakanı İsmet İnönü TBMM’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
  “...Lozan’da, bizim her istediğimizi vermeye hazırdılar. Tek istekleri vardı: Türkiye’ye kendi uzmanlarını göndermek. Ben bir emir veriyorum, daha emri alan memur çalışmaya başlamadan başka ülkelerden bana itirazlar geliyor. Ne çabuk haber aldınız böyle bir emir verdiğimi? Sonra da Türkiye’de ‘yabancı uzman’ adıyla çalışanlar çalışmaları engelliyor. Engelleyemiyorsa geciktiriyor...”
  1931’deki bu konuşma,  günümüzde devletimizin bütün bakanlıklarında görülen (Özellikle milli eğitim ilgi alanlarıdır.) yabancı uzmanların ne işe yaradıklarının yanıtıdır.
  2. Dünya Savaşı’ndan sonra galip devletler sömürge anlayışlarında ve başka bölgelere hâkim olmada yeni bir dönem başlattılar.
  ABD’nin Truman Doktrini ve Marshall Yardımı,  Sovyetler Birliği’nin Almanya’nın bir kısmı ile Polonya, Macaristan işgallerinden sonra dünya iki büyük gruba bölündü. Rusların ve ABD’nin liderliğinde bundan sonra emperyalist devletler birbirleriyle askerî savaş yapmak yerine iki yeni anlayışla rekabet etmeğe başladılar: 
A - Ekonomik savaş. Güncel bir örnekle açıklayalım. ABD, Rusya Federasyonu’na şu anda ekonomik ambargo uygulamaktadır. AB’ye aldırdığı kararla Avrupa Birliği devletlerinin de bu ambargoya katılmasını sağlamıştır. Rusya Federasyonu’nun,  Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’ni uyduruk bir referandumla işgal etmesiyle zirveye çıkan Soğuk Savaş’ta Rus ekonomisi ciddi sıkıntıya düşürülmüştür. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Rusya Federasyonu’dur. ABD, kendi güdümündeki Arap devletleri kanalı ile (özellikle Suudi Arabistan) petrol üretimini artırmıştır. Bu arada OPEC toplantısında da üretimin azaltılmaması kararı alınmıştır. Bu gelişmeler sonunda Rusya Federasyonu’nun 1 Aralık 2014 tarihine göre mali kaybı ortalama yüz milyar dolar civarına ulaşmıştır. Rusların bu kadar büyük ve devam eden ekonomik kayba iki yıl kadar dayanabileceği söylense de mali kayıplara direnmekte çok zorlanacakları açıktır. Bu nedenle Karadeniz Ülkeleri Ekonomik İşbirliği Toplantısı için gelen Başkan Putin, Türkiye’ye sattıkları doğalgazın fiyatında %6’lık indirim ve daha çok gaz verme teklifinde bulunmuştur.  Sanayi Bakanının açıklamasına göre Türkiye’nin isteği %15’tir. %6’lık indirimli satış 01 Ocak 2015’te hemen başlayacak ancak Türkiye’nin daha fazla indirim isteği pazarlıkları devam edecektir. Rusların kendiliklerinden böyle bir indirime gitmeleri, mali ve ekonomik sıkıntının boyutunu ortaya koyması bakımından önemli bir göstergedir. Yaşanan ekonomik sıkıntı sebebiyle Ruslar Kafkasya’da zorlanmaktadır. Çeçenistan’daki varlığını askerî güçle yani zorbalıkla sürdürebilirken Dağıstan’a ise hâkim olamamaktadır. Ayrıca Çin her zaman çekindiği bir devlettir.
B - Küresel düzeni kuranların birbirleriyle ikinci rekabet yöntemleri, hâkimiyet kurdukları devletler üzerinden birbirleri ile “bilek güreşi” yapmalarıdır.  Bu stratejiyi  “Filler dolaşırken, çimenler ezilir.” şeklinde ifade edebiliriz.  
22 Kasım 2003 tarihinde Gürcistan’da yapılan seçimleri Rusya yanlısı Eduard Şevardnadze kazanmıştı. Ancak Batı yanlısı Mihael Saakaşvili bu sonuca itiraz etti ve Gürcistan’da olaylar çıktı. İşte bu karışık dönem sonunda Şevardnadze yönetimi (yeniden yapılan seçimler sonunda) kaybetti. Bu iktidar değişikliği dönemine “Gül Devrimi” denildi.  
21 Kasım 2004 yılındaki Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminde başlayan ve 2005’e kadar yaşanan olaylara Turuncu Devrim denilir. Rusların desteklediği Victor Yanukoviç’e karşı Batı’nın desteklediği Victor Yuşçenko cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmıştır. Ancak Ukrayna’ya stratejik nedenlerle çok ihtiyacı olan Rusya, doğalgazı bir silah olarak kullanıp Ukrayna’nın muhtaç olduğu doğal gazı önce hiç vermemiştir; sonra da Ukrayna’ya daha önce verdiği doğalgazın ücretini hemen ödemesini istemiş, ekonomik açıdan zor durumda bırakarak  (bir anlamda cezalandırarak) Ukrayna’nın Batı ile ilişkilerini sınırlamıştır.
03 Aralık 2014 günü Rusya Federasyonu Başkanı Putin yaptığı açıklamada şöyle diyordu:
“Rusya etrafında renkli devrimler yapılmasına izin vermeyeceğiz. Uygulanan ekonomik ambargoya boyun eğmeyeceğiz.”
Yukarıda verdiğimiz iki örnekte görüldüğü gibi iki sömürgeci devlet Gürcistan ve Ukrayna üzerinden birbirlerini sıkıştırmaya çalışmaktadır. Benzer politika bu sefer ABD’nin aleyhine olmak üzere Rusya Federasyonu tarafından Suriye üzerinden ABD’ye yapılmıştır. Ruslar, BM’nin Suriye aleyhine kararlar almasını engelledikleri gibi, Beşir Esad’la ilgili her türlü görüşmede Esad’ı açıkça korumuşlardır.  İki devletin rekabetinden Suriye’de Şii-Sünni savaşı, üç büyük gruba bölünen Suriye, iki buçuk milyon Suriyeli mülteci, yerinden indirilemeyen Beşar Esad yönetimi ve iç savaş kaldı. Ruslar bu sonuçla İngiltere ve Fransa’nın desteğini alan ABD’nin tek başına Suriye’de egemenlik kurması engellemiş oldu.
ABD-Rusya Federasyonu mücadelesine örnekler verilirken Türkiye’nin durumuna da değinmek gerekir. Türkiye, hükûmetin birçok defa açıkladığı gibi ABD ile “stratejik ortak”tır.  Ancak şu anda Türkiye-Rusya ilişkilerinin; yıllık otuz milyar dolarlık ticaret hacmini en kısa sürede yüz milyar dolara çıkarma planları, Rusya’da özellikle inşaat ve alt yapı alanlarındaki Türk şirketleri, Rusların Akkuyu’da nükleer santral inşa etmesi gibi boyutları düşünüldüğünde Rusya Federasyonu da Türkiye için stratejik ortak sayılabilir.
  Bu yazının başlığı olan soruyu tekrar sorarak bitirelim:
  Birleşmiş Milletler ne işe yarar?