FELAKET YILLARI

11 Haziran 2014 11:41 Şükrü ALTIN
Okunma
3648
  FELAKET YILLARI

 

İSLAM’IN EN KUTSAL TOPRAKLARI KİRLETİLİYOR

 

Haziran 1916’da Şerif Hüseyin, Yemen’e giden kalabalık bir Osmanlı müfrezesine deve sağlamayı reddetmişti. Sürekli Osmanlı aleyhine düzenlediği oyunlar artık gün yüzüne çıkmıştı. İngilizlerle yaptığı gizli görüşmelerle toplamış olduğu bedevi yandaşlarını silahlandırmış, İngiliz casusu Lawrence’ın büyük desteğiyle Osmanlıya karşı isyan bayrağını çektiği net bir şekilde anlaşılmıştı. Şerif Hüseyin yeni saldırılara başlarken bir beyanname yayımlayarak 27 Haziran 1916 günü bağımsızlığını ilan etmiştir.

Cemal Paşa, Suriye üzerindeki denetimi sağlamlaştırmak için milliyetçilere ve ayrılıkçılara karşı sert tedbirler almaya başlamıştı. Hicaz valisi ve kumandanı Galip Paşa’ya, Mekke’de hâkim tepelere ilave savunma mevzileri hazırlamasını emretmişti. Medine’deki Fahrettin Paşa’ya Osmanlı kuvvetlerinin savunma gücünü artırmaya yönelik bir plan için teftiş heyeti göndermişti. Mekke’nin batısında ve Kızıldeniz’in kıyısında bulunan Cidde Limanı Hicaz bölgesine ikmal sağlayan en önemli üs merkeziydi. Cidde ve Taif bölgelerine 22. Bağımsız Türk tümeni konuşlandırılmıştı.

10 Haziran 1916 günü Cidde liman bölgesini İngiliz donanmasına ait dört kruvazör abluka altına almış, Şerif Hüseyin de Mekke, Taif ve Cidde arasında telefon ve telgraf bağlantılarını kestirdikten sonra İngiliz kuvvetleri ile birleşen oğlu Abdullah komutasında Türk kışlasına taarruz başlatmıştı. Şerif Hüseyin, İngiliz donanmasının desteğiyle çabucak Cidde’yi ele geçirmişti. Aynı bölgede Osmanlıların küçük çöl karakollarını kısa sürede teslim almıştı. Türk Tümeni de Mekke’ye çekilmişti.

İngiliz subaylarıyla birlikte Mekke’deki Osmanlı kuvvetlerine saldıran Şerif Hüseyin, Türk birliklerini yoğun ateş altına alıyordu. Çatışmalar çok şiddetliydi. Sıçrayan bir şarapnel parçası Kâbe’nin örtüsünün yanmasına sebep olmuştu. Mekke’deki birçok bina ateşe verilmişti. Türk kuvvetlerinin cephanesi tükenmiş, mukavemeti zayıflamış, erzak ve depoları yağmalanmıştı. 11 Haziran 1916’da İslam’ın kutsal kenti Mekke, İngilizlerin çok büyük askerî desteğiyle Şerif Hüseyin’in eline geçmişti. Haziran ayının ortalarında Galip Paşa ve 2.000 adamı Mekke’den Taif’e çekilmiş, burada Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın kuvvetlerinin kuşatmasına üç ay direnmişlerdi. Hilafet ordusu kutsal topraklarda İngilizlere ve onun satılık uşaklarına karşı çarpışa çarpışa geri çekiliyordu. Osmanlı ordusunun bir kısmı çöl sıcağında açlık ve susuzluk yüzünden teslim olmak zorunda kalmıştı. Şerif Hüseyin’in diğer oğulları Ali ve Faysal komutasındaki isyancı bedevi ordusu Medine’deki Fahrettin Paşa’nın komutasındaki Osmanlı savunması karşısında başarı elde edememişti. Osmanlı ordusuna Suriye üzerinden takviye kuvvet gelmesi için Medine-Hicaz demir yolunun büyük önemi vardı. Fahrettin Paşa, Hz. Muhammed’in (SAV) kabrinin bulunduğu Medine kenarındaki askerî birliğini güçlendiriyordu.

Cemal Paşa, Suriye’den demir yoluyla takviye kuvvetleri göndermeye devam ediyordu. Temmuz ayında Çöl Kaplanı, yenilmez Komutan Fahrettin Paşa, sayısı 10 bin ila 14 bin arasındaki savunma kuvvetinin komutanıydı. Görevi Medine’yi savunmak ve demiryolunu açık tutmaktı. Şerif Hüseyin’in İngiliz destekli ordusuna karşı Fahrettin Paşa’nın şehri gayretli şekilde savunması, isyan hareketine ağır bir darbe indirdi. Topçuların koruduğu müstahkem mevzilere saldırmaya yanaşamayan bedevi kuvvetlerin cesareti kırıldı. Çevredeki Arap kamplarına yönelip buraları yağmalaya başladılar.

İngiltere’nin kışkırttığı Şerif Hüseyin, beklediği sonucu alamayarak Medine’de başarılı olamamış, Arabistan’da geniş bir Osmanlı karşıtı hareket yaratamamıştı. Bu durumdan sonra Hicaz’ın dışındaki Araplar, Şerif Hüseyin’in isyanına ve “Arap kralı” olduğu iddiasına pek itibar göstermemişlerdi. Aslında müttefik İngilizler de hayal kırıklığına uğramışlardır. Şerif Hüseyin’in isyanı, Mısırlı aydınlar arasında rahatsızlık yaratmış, Hicaz İsyanı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun itibarını sarsmak için yapılmış bir İngiliz blöfü olabileceği düşünülmüştü. Mısırlı milliyetçiler, Şerif Hüseyin’i bir İngiliz kuklası olarak görmeye başlamışlardı. Yalnız Arapların güvenilecek bir durumu da yoktu. Şerif Hüseyin başarılı olsaydı, kendisiyle dost olunacaktı. Başarısızlığa uğradığı için, itaatsizliğinden dolayı suçlanması normaldi. Osmanlı Devleti, Şerif Hüseyin’in isyanını, hiçbir zaman bir Arap ayaklanması olarak görmedi. İngilizlerin önderlik ettiği, lojistik ve silah desteği sağladığı yerel bir Hicaz isyanı saydı. Diğer bir deyişle, Osmanlılar açısından bu isyan, diğer Arap vilayetlerinin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturmamıştı.

Medine’de hüsrana uğrayan Şerif Hüseyin ordusu ile bu ordunun İngiliz ve Fransız ajanları, bu sefer Şam-Hicaz demiryolu hattını kesme hedefine yöneldiler. İngiliz casuslarla mücadele kıran kırana geçiyordu. Demir yolunu dinamitleyenlerin başında İngiliz casusu Lawrence başroldeydi.

Lawrence, Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı ve kuvvetlerini alarak kuzeye hareket etmişti. Yalnız Şerif Hüseyin’in küçük oğlu Emir Zeyid’i bir miktar kuvvetle Türkleri oyalamak üzere geride bırakmıştı. Bu suretle Türklere Cidde yolunu tamamen kapalı tutmayı düşünüyordu.

 Hicaz’daki askerî birlikler için hayati önem taşıyan ve tek ikmal ve ulaştırma yolu olan Hicaz demir yolu ve istasyonlarını tahrip ederek Türk kuvvetleri ile istasyonlardaki Türk karakollarını etkisiz hâle getirmeyi planlıyorlardı. Lawrence’ın bizzat idare ettiği iki top ve ağır makineli tüfekle takviyeli 250 kişilik Arap asileri, 30 Mart 1917 günü Medine’nin 160 km kuzeyindeki, Medine Türk Komutanlığı sorumluluğundaki Ebülnaim istasyonunu kuşatarak tahrip etmişlerdi. Ayrıca istasyondan geçen bir Türk katarının lokomotifini de hasara uğratmışlardı. 1917 yılında Lawrence’ın önderliğinde demiryollarına ve istasyonlara girişilen düşman saldırıların arkası kesilmemiş, binlerce Türk askeri şehit edilmiş, bir o kadarı da yaralanmıştı.

Demiryolunu dinamitlemek ve köprüleri havaya uçurmak için Lawrence’a bağlı üç İngiliz ajanından Albay Hornby doğuya, Mühendis Carland güneye, öteki Mühendis Albay Newcombe kuzeye görevlendirilmişlerdi. Fahrettin Paşa, İngiliz ve bedevilere karşı bu hattı, İngiliz taarruzunu kesene kadar açık tuttu. Stoklar bitinceye kadar demiryolu tamirini de yaptırmıştı. Stoktan kullandığı malzemeler 1918 yılı ilkbaharına kadar yetmişti. Ancak demir yoluna yapılan saldırılar ve şehrin sürekli kuşatma altında tutulması, Medine’yi savunanları müstahkem mevkilerine hapsetmiş ve Mekke’ye doğru hücuma geçmekten alıkoymuştu. Medine’deki Osmanlı garnizonlarına kuzeyden desteğin kesilmesine kadar Medine savunulmaya çalışılmıştı.

Fahrettin Paşa ne pahasına olursa olsun Medine’yi savunmaya devam ediyordu. İsyan hareketleri, İngiliz ve Fransızların desteğiyle genişliyordu. Ancak bu kışkırtma ve isyan İngilizlere büyük miktarda paraya mal olmuştu.

Eşref Kuşçubaşı, Hicaz İsyanı’nın önlenememesinin ve yol açtığı zararın faturasını Cemal Paşa’ya keser: Bu isyanı Cemal Paşa’nın önceden görmesi gerektiğini düşünmektedir. Kendisine göre, isyana yol açan hadiseler, önceden görülüp Şerif Hüseyin görevden alınsaydı kutsal topraklar korunabilirdi. İngiliz ajanı Lawrence bedevi kılığında Mısır’dan Hicaz bölgesine sürekli geliyor ve Osmanlıya karşı her türlü pisliği yapmaktan geri durmuyordu.

Lawrence, Yanbuğ’dan kendisine yol gösteren Araplarla birlikte Faysal’ın kampına doğru yola çıkmıştı. Gece yarısı yapılan bu yolculukta Mübarek Vadisi’ne gelindiğinde havaya ateş eden bir kalabalık görünce birden korkmuşlardı. Bunlar da kimdi? Kısa zaman sonra anlaşıldı ki bunlar kaçmakta olan Faysal’ın kuvvetleri idi. Türk topçusundan kaçarken korku ile ateş ettikleri anlaşılmıştı. Osmanlı kuvvetlerinin saldırısı karşısında panik içinde kaçan isyancılar gece Cidde’deki İngiliz harp gemisi Harding’e sığınmışlardı.

İsyancı Araplar her zaman Osmanlı kuvvetleri karşısında İngiliz birliklerine sığınıyorlardı. Lawrence da Yanbuğ’da Türklerin eline düşme korkusu içinde uykusuz geceler geçirmiş, kaçarak İngiliz donanmasına sığınmayı başarmıştı. Lawrence’ı bir ara Türkler, Cidde sahiline kadar kovalamışlar ve bir İngiliz savaş gemisi olan Suva’ya sığınmak zorunda bırakmışlardı. Lawrence, korkuyla Türklerin sahile kadar yaklaştıklarını söyleyerek İngiliz donanmasının ışıldaklarını acele yaktırmış ve korkusunu yenmeye çalışmıştır. Bu korku Lawrence’ı yeni planlarından vazgeçirmeye yetmemiştir.

9 Mart 1916’da İngiliz savaş kabinesi Şerif Hüseyin için özel bir toplantı yapmıştır. Yapılan toplantıda Türklerle savaşmak için bir yıl içinde ayda 125 bin sterlin tutarında İngiliz altını ödenmesi onaylanmıştır. Ek olarak da Türklerle savaşılırken kullanılması için 22 bin tüfek ve 14 top daha verilmesiyle silah üstünlüğüne sahip isyancılara bir de sahillerde İngiliz harp gemileri destek veriyordu. İsyandan evvel Şerif Hüseyin’e fazlasıyla gönderilen silah ve paranın haricinde Sudan’daki İngiliz kuvvetleri ayrıca 3bin tüfek, cephane, mühim miktarda pirinç, un, kahve, iki dağ topçu bataryası da sevk etmişti.

Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah 1.500 kadar Türk askerini esir almış, 10 topu da ele geçirmişti. Eylül ayı sonunda Şerif’in kuvvetleri 5 bin kadar daha esir almışlardı. Fakat Medine’deki kuvvetlere ve kumandanları Fahrettin Paşa’ya katiyen tesir edememişlerdir. Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa, isyancıların bütün saldırılarına şiddetle karşılık vermiş, yenilmez unvanı ile devleşmişti.

Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın Taif’te elde ettiği galibiyet, orada bulunan beceriksiz sinirli bir Türk kumandanının zaafı yüzünden olmuştu. İngiliz ajan Lawrence 4 bin isyancı ile cepheyi güçlendirmişti. Kışkırtmalarıyla Hicaz’ın bütün kabileleri de Şerif Hüseyin’in yanında cepheye katılıyorlardı. Bazı şeyhler de Medine’nin teslimine kadar Osmanlının yanında kalmışlardı. Bunun sebebi de Fahrettin Paşa’nın İngilizleri Medine önünde yenmesine bağlıydı.

 

 

KUTSAL TOPRAKLARIN CAN SUYU HİCAZ DEMİR YOLU

Hicaz bölgesinin can suyu olan Şam-Medine demir yolu hattı 1906’da tamamlanmıştı. II. Abdülhamit bu hattı 500 kilometre daha uzatıp Mekke’ye ulaştırmak istiyordu. Bu maksatla da 100 kilometrelik demir yolu hattı için gereken bütün malzeme yığılmış, raylar da getirilmişti. Bu malzeme 1916 yılına kadar iyi muhafaza edilmiş, hatta Fahrettin Paşa’nın işini kolaylaştırmış, isyancıların tahrip ettiği demir yolu onarımında kullanılmıştı.

Lawrence’ın sadık ajanlarının sabotajlar yaparak bombaladığı demir yolunun onarımı derhâl yapılıyordu. İsyancı Şerif Hüseyin’in oğulları, Hicaz demir yolunu bir günde 3 yerinden kesmişlerdi. Bunun için Fahrettin Paşa, 800 kişilik bir Türk kuvveti görevlendirmişti. Medine’ye yığılmış olan demir yolu stoku ile 1918 yılının Nisan ayına kadar hattı tamirde zorluk çekilmemiştir. Stoklar tükendiğinde de kervanlarla askerî malzeme taşınmaya devam edilmiştir. Şam’daki 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın Fahrettin Paşa’ya gönderdiği askerî takviye Fahrettin Paşa’yı daha da güçlendirmiştir.

 

 

VE SELAHADDİN EYYUBİ’NİN KEMİKLERİ SIZLIYOR,

 KUDÜS DE DÜŞÜYOR

Makedonya ve Trablusgarp’ta büyük tecrübe kazanmış bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olan Enver Paşa’nın yaveri Mümtaz Bey, Kudüs civarındaki aşiretlerle çalışmaya gönderilmişti. Kudüs civarında aşiretler arasında ekibi ile etkili bir çalışma içine girmişti. Filistin’deki aşiretleri kazanmak için aşiretlerin lider kadrosu sayılan şeyhlerin ikna edilmesi için çalışmıştı. Ancak Arap şeyhleri Yahudi ve İngilizlerin dağıttığı paralar karşılığında Osmanlıya cephe almışlardı. Filistin Cephesinde bulunan 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal bile İngiliz propagandasının yoğunluğundan yılmış olarak bir mektubunda, “Yoğun İngiliz ve Yahudi propagandası var, İngiliz gizli servisi her yerde aktif, halk bizden nefret ediyor. İngilizler artık bizi silahla değil, propagandalarıyla yeneceklerini düşünüyorlar. Her gün uçaklardan bombadan çok üzerinde ‘Enver ve çetesi’ yazılı broşürler atıyorlar.” diye yazacaktı.

Güney Filistin’de, Sultan II. Abdülhamit’in zor günlerinde sıfırdan inşa ettirdiği Birüssebi Kalesi’nin ve Gazze Cephesi’nin hava fotoğraflarının Mısır’daki İngiliz komutanların masasında serili olduğu söyleniyordu. Osmanlı ordu komutanlıklarından İstanbul’a çekilen telgrafların mesajlarının Mısır’dan geçtiği ve burada İngiliz telgraf çözücüler tarafından deşifre edilip tekrar İstanbul’a bildirildiği gibi söylentiler moralleri iyice bozuyordu. Komutanlarca verilen emir ve raporlar daha yerine ulaşmadan düşmanın eline mi geçiyordu?

İngilizlerin benzer istihbaratı da Churchill’in anılarında vardır. Lozan’da İsmet Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa’nın telgraf muhabereleri meğer İngilizlerce Köstence’de deşifre edilip Londra’ya gönderiliyor ve sabah kahvaltısında Churchill’in masasına servis yapılıyormuş. Bu durumda Lozan’ın bir zafer olduğunu söylemek hangi anlama geliyor, bir düşünün! Ah istihbarat, sen nelere kadirsin!

İngilizler Mısır ve Süveyş Kanalı’nın güvenliğini sağlamlaştırdıktan sonra Sina Çölü’nü kontrol altına alarak Filistin’e dayanmıştı. Bu sırada Harbiye Nezareti, İngilizlerin yeniden harekete geçip yaptıkları büyük çaptaki hazırlıkları doğru okuyamamıştı. İngiliz ordusu yaz boyu hazırlıklarını tamamlamıştı. İngilizlerin Filistin’deki tehdidinin artması üzerine Bağdat’ın kurtarılması için oluşturulan “Yıldırım Ordusu” Filistin’e gönderildiğinde çok geç kalınmıştı. Türkler savaşacak kadar hazır duruma gelememişlerdi. İngiliz ve onun destekçi Haçlı dünyası Birüssebi ve Gazze üzerinden Kudüs’e doğru saldırıya geçmişlerdi. Kendilerinden beş kat üstün kuvvet karşısında Türk ordusu zor durumda kalmıştı. Düşman Gazze’nin kuzeyinden ilerleyerek Muhtar Tepesi’ni ele geçirmişti. Türk birlikleri direnmeye çalışırken Tümen Komutanı Musa Kâzım Bey kasabaya yaklaştığı sırada İngilizlere esir düşmüştü. Eğer 3. ve 16. tümenlerin hareketlerinde gecikmeler olmasaydı İngilizler Gazze’de çok tehlikeli duruma düşeceklerdi. Türkler, gelişen Haçlı saldırısı karşısında geri çekilmek zorunda kalarak, önce Birüssebi, ardından da Gazze’yi elden çıkarmışlardı. İngiliz destekli Haçlı ordusu bununla sınırlı kalmamış, daha da ileri giderek Filistin’i tamamen istila etmek için var güçleriyle saldırıyorlardı. Ali Fuat Paşa, üstün düşman kuvvetleri karşısında Kudüs’ü savunamayacağını bildirerek şehri boşaltmıştı. 11 Aralık 1917 tarihinde Selahaddin Eyyubi’nin kemikleri sızlatılarak Kudüs düşmüştü. 

 

 

730 YIL SONRA KUDÜS TEKRAR HAÇLILARIN ELİNDE

Osmanlı Devleti’nin son Kudüs Mutasarrıfı (Valisi) İzzet Bey, belediye başkanına bir teslim mektubu vererek sabah erkenden şehirden ayrılmıştı. Ayrılmadan önce üzüntüsünden telsiz makinesini çekiçle paramparça etmiştir. İzzet Bey Osmanlıların dinî binalarının tahrip olmasından çekindiği için, şehirden çıkarken 9 Aralık 1917 tarihinde yazdığı bir belgeyle kutsal binalara muhafızlar yerleştirmişti.

Belgede şu konu anlatılıyordu:

 

İngiliz Kumandanlığına;

Her milletçe kutsal sayılan Kudüs’teki yerleşim yerlerine iki günden beri obüsler düşmektedir. Osmanlı hükûmeti sırf dinî mekânların zarar görmemesi için kasabadan çekilmiş ve Kamame, Mescid-i Aksa gibi dinî mekânların korunmasına memurlar görevlendirmiştir. Tarafınızdan dahi bu yolda muamele edileceği ümidiyle bu belgeyi Belediye Reisi Vekili Hüseyinzâde Hüseyin Bey eliyle gönderiyorum efendim.

   Kudüs Müstakil Mutasarrıfı

 

Böylece 730 yıl sonra Kudüs tekrar Haçlıların eline geçmişti. İngilizlerin şehri ele geçirmesine en çok sevinenler şüphesiz Haçlılar ve bölgede Türk hâkimiyetini görmek istemeyen Araplardı. On yıldır Kudüs’teki Kızılhaç Hastanesinde çalışan bir Amerikalı, Türk ordusunda görevli üç yaralı Arap subayın hastaneye getirildiğini, bunlardan birinin “Şimdi yaşa İngiltere diye bağırabilirim” demesi üzerine, hastanede çok sayıda yaralı Türk’ün olduğunu ve bağırmaması gerektiğini hatırlatması üzerine bunu dikkate almayarak, “Yaşasın İngiltere!” diye bağırdığını anlatmakta idi.  Yıllar sonra Arapların bu sevinci kursaklarında kalacak ve bu topraklar da yüzleri bir daha gülmeyecekti.

 

 

LAWRENCE: “ESİR ALMAYIN, HEPSİNİ ÖLDÜRÜN!”

İngiliz casusu Gertrude’un buluştuğu sayısız insanın içinde İngilizler tarafından atanan bir kişi öne çıkıyordu. O da Kudüs Müftüsü Kâmil el-Hüseyni idi. Hüseyni, dinî ve politik yönüyle etkili bir kişiydi. Bölgede Fransızlara karşı bir duruş sergiliyordu. Kâmil el-Hüseyni’nin Yahudilere sıcak bir yaklaşımı vardı. Avrupa ve Rusya’dan gelen Yahudi muhacirlere destek veriyordu. Bir de Faysal’ın krallığını savunuyordu. Onun zamanında Kudüs civarına hızlı bir muhacir akışı başlamıştı.

Filistin’deki bölünmeyi Gertrude ailesine yazdığı bir mektupta şöyle özetlemişti: “Kudüs’te şu anda tek sorun siyonizm… Bu duruma bütün Müslümanları alıştırarak korkmalarına gerek olmadığını sürekli anlatıyorum. Bizse görebildiğimiz kadarıyla din dışı bir huzursuzluğun tohumlarını ekmekteyiz. Yeni çarşılar, genişletilmiş sokaklar yaparak hizmetlerin yanında kabile şeyhlerine parasal yardımlar ile kuşkuları gideriyoruz.”

Allenby komutasındaki İngiliz ordusuna karşı Yıldırım Orduları Grubuna bağlı 7 ve 8. ordular başarılı olamamıştı. Nablus ve Akdeniz kıyısındaki Hayfa limanı İngilizlerin eline geçmişti. Türk birlikleri ise kuzeydeki Şam’a doğru çok zor şartlar altında çekilmeye başlamışlardı. Türk ordusu, Şam istikametine çekilirken Tafas köyü civarında bulunan Lawrence, yanındaki Arap birliklerine; “Savaşçılar! Düşmanı esir almayacaksınız. Teslim olmak isteyeni de öldüreceksiniz. Hepsini öldürün! Hepsini öldürün!” diye bağırıyordu. Lawrence, Şam yönüne çekilen Türk askerlerini takip ederken hâlsizlikten yere düşüp “Su! Su!” diye inleyen bir Türk askerinin başına ateş ederek öldürmüştü. Yol boyunca gücü tükenmiş diğer Türk askerlerini de adamları insafsızca katletmişlerdi. Türk ordusu geri çekilirken Lawrence, kinini ve öfkesini kontrol edemez hâldeydi. Yine Lawrence’ın kışkırtmasıyla Dera’da terk edilmiş bulunan bir hasta trenindeki bütün yaralı ve hasta askerler merhametsizce şehit edilmişlerdi.

 

 

ŞAM VE HALEP İŞGAL EDİLDİ

Türk kuvvetlerinin durmadan çekilmesi ve İngiliz ve Arap ordularının müştereken saldırısıyla Akka ve Hayfa İngilizlerin eline geçti. Bundan sonra felaketler birbirini izlemeye başlayacaktı. 11. Kolordu Komutanı, 5 bin kişilik askeriyle İngilizlere teslim oldu. 30 Eylül’de Türk direnişini kıran İngilizler iki gün sonra Şam’a girdiler. 400 sene Osmanlı idaresinde bulunan Şam da elden çıkınca Suriye, Lübnan ve Filistin cephesinde yapılacak bir şey kalmamıştı.

İngiliz kuvvetlerine ait 7. Hint Tümeni ve Arap ordusu, Şam’da bulunan Türk kuvvetlerini Halep istikametine çekilmeye zorlamıştı. İngilizlerin 5. Süvari Tümeni önce Humus’a, daha sonra Arap nizami birlikleri ile Halep’e doğru harekete geçmişti. Nihayet 25 Ekim 1918 tarihinde İngiliz ve Arap birlikleri Halep’e girmeye muvaffak olmuşlardı. Halep’in kuzey banliyösü sayılan Müslümiyye mevkiinde Türk artçı kıtalarıyla İngilizler arasında şiddetli muharebeler cereyan etmiş, Türk birliklerin kahramanca savaşmaları sonucunda İngilizlerin ilerleyişi kesilmişti. Türk kıtaları, gece karanlığından istifade ederek İskenderun istikametine doğru çekilince Suriye toprakları da Türklerin elinden çıkmıştı.

Güneyden İngilizlerin, kuzeyden Fransızların orduyu çembere almasıyla, dışarıdan yardımların ulaştırılamaması sonucunda söz konusu savaşı istemeyen Harbiye Nazırlığı, Fahrettin Paşa’ya Medine ve havalisini teslim etmesini istemişti. Artık Osmanlı güçlerine yardım gönderme imkânı kalmamıştı. Demir yolu hatlarında yapılan tahribatlar sonucu onarım için elde bulunan ray stokları da tükenmişti. Medine ordusu yiyecek sıkıntısı çektiğinde çöl çekirgeleri ile askerinin açlığını gidermişti. Çöl Kaplanı’na ise teslim olmak ağır geliyordu. Bölgedeki hâkimiyetini kaybeden Harbiye Nazırlığı teslim olması için ısrar ediyordu. Çünkü alınan bilgiler ve yapılan görüşmeler sonucu çok kan döküleceği ortadaydı. Büyük Osmanlı Paşa’sı, Resulü Ekrem Efendimizin (SAV) huzuruna gelip iki dizinin üstünde hüngür hüngür ağlayarak izin istemişti. Hiç yenilmeyen Fahrettin Paşa, içi kan ağlayarak Medine’yi teslim etmek ve Mescid-i Nebevi’den ayrılmak zorunda bırakılmış, savaşarak şehit olmasına bile izin verilmemişti.

Türk’ün amansız düşmanı Lawrence ise yanında taşıdığı Orta Doğu haritasını yeniden çizerek gayesine ulaşmıştı. İngilizlerin desteği ve Arap çetelerin katılımıyla 30 Eylül 1918’de Orta Doğu işgal edilmiş, petrol bölgeleri İngilizlerin eline tamamen geçmişti.

 

 

ÜÇ KITAYI NURLANDIRAN

İMPARATORLUĞUN İDAM FERMANI

Telgraflar durmadan işliyordu. Kara gün gelmiş, Osmanlı Devleti’nin idam fermanı olan Mondros Mütarekesi imzalatılmıştı. Devletin karargâhı olan İstanbul’a Haçlı orduları girmişti. Bütün Osmanlı ordularına, başkumandanlıktan aynı gün aynı saatte Sadrazam Ahmet İzzet Paşa imzasıyla çekilen telgrafla uğursuz Mondros Antlaşması duyurulmuştu. Suriye, Kafkasya, Hicaz ve Yemen Cephelerinin antlaşma emrince teslim olması isteniyordu. Antlaşma bazı cephelere birkaç gün gecikmeyle ulaşmıştı. Başkumandanlıktan gelen bu emre inanamayıp doğruluğunu tartışan komutanlar dahi vardı. Kötü haber tez duyulmuştu. Antlaşmanın bir maddesi vardı ki içler acısıydı: “Hicaz, Asir, Yemen, Suriye, Irak, Trablus ve Bingazi’de bulunan muhafız kıtalar en yakın İtilaf kumandanına teslim olacaktır.” Telgrafı alan garnizonlarda komutanından erine kadar herkes ağlıyordu. Uğruna nice şehitlerin verildiği vatan topraklarını terk ederek Haçlılara teslim olmanın acısı yüreklerine kor gibi oturmuştu.  

Osmanlı Devleti’nin idam fermanı Limni Adası’nın Mondros kentinde İngiliz Amiral Calthorpe ile Osmanlı Devleti adına Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay) arasında Agamemnon zırhlısında yazdırılmıştı (30 Ekim 1918). Üç kıtayı altı asırdır nurlandıran Devlet-i Aliyye güneşi batmış, Anadolu toprakları da işgal ve ilhakın arifesine gelmişti.

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Cihan Harbi’nde 550.000’in üzerinde şehit vermiş; 890 bini sakat, 103 bini kayıp, 2 milyon 150 bini yaralı, 600 bini de esir olmuştu. Savaşın etkisiyle ortaya çıkan açlık, hastalık ve göçler yüzünden kaybedilen halkın sayısı buna dâhil değildi.