YENİ ABD BAŞKANI BIDEN İLE BİRLİKTE ABD’DE NE DEĞİŞİR?

18 Ocak 2021 11:52 Dr.Bahadır Bumin ÖZARSLAN
Okunma
759
YENİ ABD BAŞKANI BIDEN İLE BİRLİKTE ABDDE NE DEĞİŞİR?

Erhan Ertürk/ HABER GLOBAL'de "Müzakere" Programı (Dr. Bahadır Bumin Özarslan)

YENİ ABD BAŞKANI BIDEN İLE BİRLİKTE ABD’DE NE DEĞİŞİR?
Joe Biden geldiğinde ne değişecek veya Donald Trump kalsaydı ne olacaktı? Burada öncelikle şuna bakmamız lazım. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) seçimlerinde, şimdiye kadar hiç de rastlamadığımız bir tarafgirlik Türk kamuoyunda söz konusu oldu. Yani Trump'ı ve Biden'ı destekleyenler, ABD'den sonra herhâlde en çok Türkiye'de, bu kadar çok tarafgir oldular. Sanmıyorum ki ABD ile komşu olan Meksika ve Kanada gibi veya ilişkileri çok daha iyi bir devletin vatandaşları arasında, özellikle medyada ve sosyal medyada böyle bir bölünmüşlük, çıkan sonuçlara göre de ilginç göndermeler, yakıştırmalar yaşansın. Çok ibretle izledik. Belki de Türkiye'de yapılan herhangi bir seçimden sonra en çok ilgi çeken, haber kanallarındaki canlı yayınlarda sürekli olarak eyaletlerdeki durumun sorgulandığı, takip edildiği ve yansıtıldığı bir süreç yaşadık. Her şeyden önce bu durum, sağlıklı bir ruh hâli değildir.
ABD’nin sıradan bir devlet olmadığının farkında olmalıyız. Soğuk Savaş'ta bir blokun lideridir. Kendi tanımlamalarına göre Soğuk Savaş'ın galibi olan bir devletten bahsediyoruz. ABD, bir çadır veya kabile devleti değildir. Ama öbür taraftan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bir kabile veya çadır devleti hiç değildir.  Özgül ağırlığı, gayrı safi millî hasılasının ve genel olarak millî güç unsurlarının çok ötesinde olan, son derece önemli bir devlettir. Bunu son dönemde Karabağ meselesinde bir kez daha görüyoruz. Bu ilişkilerin, seçilecek olan kişilerden bağımsız olarak yürüyeceğini de hatırlayalım. Elbette ki seçilen kişilerin birtakım vaatleri ve politik beyanları olur. Seçim kampanyalarında özellikle ifade ettikleri hususlar bulunur. Bunları dikkate almamız gerekir. Seçimlerin kendine has doğası vardır. Seçim kampanyalarında liderler, seçimleri kazanmak için birtakım ileri vaatlerde de bulunabilirler. Ancak göreve geldikten sonra, seçim kampanyalarında ifade edilen vaatlerin yüzde yüz hayata geçmediğine ve hatta bir kısmının unutulduğuna da çokça şahit olmuşuzdur.
Biden, seçimleri kazandı ve Ocak 2020 ortasında göreve başlayacak. Bize birtakım ipuçlarını, seçim beyannamesi ve manifesto niteliğindeki açıklamaları vasıtasıyla verdi. Foreign Affairs’ın Mart-Nisan 2020 sayısında, "Amerika Neden Yeniden Lider Olmalıdır?" başlıklı uzun bir makalesi yayımlandı. Burada kastettiği, Amerika'nın Trump döneminde, dünyaya liderlik etme gücünü kaybetmesidir. Aslında bütün kampanyasını da bu temele oturttu. Bu yönüyle baktığınız zaman, Trump'ın seçim sloganı geçen seçimde de bu seçimde de aynıdır. "ABD’yi yeniden büyük yapacağız, muhteşem yapacağız." şeklindedir. Dolayısıyla her iki lider bakımından bir fark görmüyoruz. Ancak yöntemleri farklı olacak. Yani Biden, Amerika'nın yeniden dünyaya liderlik etmesi gerektiğini ancak Trump döneminde bunun kaybedildiğini, çünkü Trump'ın öncelikle kendi müttefikleri ve zaman zaman da ortakları ile ters düşerek onlarla kavga ettiğini, hatta kavga etmemesi gereken devletlerle bile kavga ettiğini ama karşı durması gereken devletleri ise ilginç beyanlarla yanına çekmeye çalıştığını söylüyor. 2016'daki seçim kampanyasında alışılmışın ve Amerikan devlet nizamının ötesinde Kuzey Kore ile ilişki kuracağını, Saddam'ın teröristlerle çok sert mücadele ettiğini ifade etti. Putin'e sıcak mesajlar gönderdiğini de biliyoruz. Biden, bunları eleştiriyor ve böyle yaparak pek çok kişiyi karşısına aldığını belirtiyor. Biden, Çin tehlikesine işaret ederek Çin ile mücadele etmek için ABD'nin müttefikleri ve ortakları ile yeniden birleşik bir cephe oluşturması gerektiğini, bu birleşik cepheye de ABD'nin liderlik etmesi gerektiğini belirtiyor.  Burada da yine askerî gücünü koruyacağını buna ilişkin olarak tutum alacağını, diğer taraftan da terörizmle mücadele edeceğini ifade ediyor. Terörizmle mücadele ederken yine müttefiklerden ve ortaklardan bahsediyor.
Öbür taraftan Türkiye ile ilişkiler bakımından yaklaşırsak eğer, ABD devlet sistemi içerisindeki resmî kurumlar arasında bir çatışma olmakla birlikte, son dönemde özellikle 15 Temmuz sonrası Türkiye'nin izlediği politikalar, ABD'deki sistem içi klikleri ciddi olarak rahatsız etmiştir. Bu konuda önemli kuruluşların yaptığı analizlerde, Türkiye'nin ABD'nin çıkarlarına ters düşecek birtakım adımlar attığı söylenmiştir. S-400 meselesinden başlayarak, Suriye'de Rusya ile birlikte hareket etmesi, son dönemde Libya ve Doğu Akdeniz meselesi de gündeme getirildi. Bu noktada Türkiye'nin terbiye edilmesine yönelik birtakım hamleler yapılması gerektiği ileri sürüldü. Bu noktada Biden'ın daha sert söylemlere sahip olduğunu, Türkiye'yi Rusya gibi devletlerle birlikte daha otoriter devletler kategorisine soktuğunu ve Türkiye'de iktidarın değişimine uzanacak kadar bir takım ifadelerin sahibi olduğunu da biliyoruz. Biden'ın, gerekirse Türkiye’deki muhalefetle birlikte hareket ederek Türkiye’nin iç işlerine karışmaya varacak kadar bir niyeti var. Bunu açıkça ifade etti. Ancak bu niyet ne kadar hayata geçer, işbaşına geldiğinde reel-politik nasıl işler bunu göreceğiz. Çünkü Türkiye de sıradan bir devlet değil ve kendi menfaatlerini, Amerikan menfaatleri uğruna feda edecek bir devlet değil. Ama burada, Biden ile ilgili yapılan yorumları çok karamsar bulmamamız gerektiğini düşünüyorum. Zira kısa vadede değişken bir yapı ortaya çıksa bile orta ve uzun vadede, aslında her iki liderin de Türkiye ile ilişkilerde, daha makul hareket edeceğini öngörebiliriz.
Bakıldığı zaman, Trump döneminde de aslında bizim çözülmemiş pek çok sorunumuz var. S-400 alımından kaynaklanan CAATSA yaptırımına uğrama meselesini ve Hakan Atilla davasını unutmamamız gerekiyor. İran ve Türkiye ilişkileri ile alakalı olarak gündeme gelen bu yaptırım tehdidinin yanında, Suriye'de YPG'nin Trump tarafından korunup kollandığını ve Barış Pınarı Harekâtından sonra YPG’nin daha güneye kaydırılması gerekirken hâlâ tam olarak kaydırılmadığını biliyoruz. Eğer fiilî duruma bakacak olursak, Trump yönetimiyle de güllük gülistanlık bir ilişkimiz yoktu. Ama şeklen ve liderler seviyesinde ikili ilişkiler biraz daha kolay ilerlediği için, sanki biraz daha kolay bir orta yol bulunabilecekmiş gibi düşünülüyordu fakat fiilî durum bunu çok da göstermiyordu. Biden ile kısa vadede, arada hem söylem farkı hem eylem farkı ortaya çıkabilir. Ancak orta ve uzun vade bakımından, ilk görev süresinin bitiş tarihi olan 2024 Ocak’ına kadar düşündüğümüzde, ilişkiler bugünkünden çok daha kötü olmayacaktır. Aşırı iyimserlik veya aşırı karamsarlık, kazanan adaya göre bence çok makul değildir. Bizim kamuoyunda bazı gruplar ve bazı kesimler, buna bazı muhalefet partilerini de dâhil edebiliriz ki maalesef hiç de iyi bir sınav vermediler.

Biden’ın Değerler Üzerinden Geliştirdiği Söylem
Biden'ın söz konusu makalesinden ve seçim kampanyası sırasındaki beyanlarından hareketle bir değerlendirme yaparsak, ABD’nin dünyaya yeniden liderlik etmesi gerektiğine ve bu liderliğinde de yine önemli bir husus olarak birtakım değerlere atıf yaptığına dikkat çekmek isterim. Bu değerlere bakıldığında demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları yönünde bir vurgu var. Özellikle seçim kampanyası sırasında, bunu çok işledi. Dünyaya bu değerler üzerinden pek çok mesaj verdi. ABD'nin bu değerler üzerinden dünyaya liderlik ettiğini ve iki dünya savaşını bu değerler üzerinden kazandığını, Soğuk Savaş'ta Demirperde'yi bu değerlerle yendiğini, yeniden bu değerlerin liderliğini yapması gerektiğini çünkü Trump döneminde bu değerlerin yerle bir edildiğini ısrarla tekrar etti. Bu değerlerin öncelikle ABD iç kamuoyunda yeniden hayata geçirilmesi gerektiğini, bunun aynı zamanda dış politikada da yönlendirici bir vasıta olduğunu belirtti.
Biden'ın yeniden liderlik için önemsediği bir husus da ABD’deki orta sınıfın durumudur. Biden’a göre Trump döneminde orta sınıf, Trump’ın iddialarının aksine tamamen hem ekonomik hem de kültürel olarak gerilemiş durumdadır. Biden, orta sınıfı yeniden en azından Obama dönemine yakın bir seviyeye getirmedikten sonra Amerika'nın dünyada liderlik etme şansının olmayacağına işaret ediyor. Zaten seçim kampanyası boyunca sürekli, kendisinin de Başkan Yardımcısı olduğu Obama dönemine bu konularda atıf yapmıştır. Orta sınıfa yönelik olarak da yine, söz konusu değerleri üzerinden bir gelecek vadetti. Ayrıca bu strateji, sadece kendi seçmenine değil uluslararası topluma da yönelik olarak kurgulanmıştır. Biden, klasik Demokrat Parti çizgisinin geleneksel olarak savunduğu bu değerlerin Trump döneminde çok kötü temsil edildiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda işaret ettiği bir başka husus da ekonomidir. Biden’a göre gerek ABD'nin içindeki kara para ve yolsuzlukla mücadele, Trmup'ın ticari geçmişi ve yakın çevresiyle alakalı hususlar gerekse Trump'ın yine ABD'nin ekonomik menfaatlerini koruma adına Biden'ın ifadesi ile “hastalıklı ticari antlaşmalar” yapmış olması, hukuk devleti ilkesinin, şeffaflığın ve demokratik değerlerin hafife alınması ile alakalıdır. Dolayısıyla Biden'ın bu değerler sistemi üzerinden bir politika inşa edeceğini ve bu politikanın hem ABD'nin içinde hem de ABD'nin dış politikasında etkili olacağını söylemek mümkündür. Biden, İran ile yapılan nükleer antlaşmadan çekilmeyi ağır bir şekilde eleştirirken, yine bu değerler üzerinden şuna işaret ediyor. Bu antlaşmanın ve müzakerelerin Obama döneminde kendisinin de bizzat katıldığı bir süreçte yapıldığını, bu müzakerelerden sonra bir antlaşmaya varılarak İran'a nükleer silahlanma konusunda önemli engellerin çıkartıldığını, Trump'ın bu antlaşmadan çekilerek İran'a yeniden nükleer silah üretme fırsatı yarattığını, bunun hem bölge hem de uluslararası toplum için ve doğal olarak Amerikan toplumu için bir tehdit oluşturduğunu, İran'ın bu konuda daha önceki antlaşmaya uygun hareket etmesi hâlinde kendisinin de bu antlaşmaya tekrar katılacağını ifade ediyor.
Biden'ın bir başka uğraşması gereken husus da ülke içinde bölünmüşlük ve kutuplaşma sorunudur. Gazeteci Sedat Ergin’in kullandığı "bölünmüş ülke" tabiri, Biden’ın önündeki önemli bir konu olacak. Yani Biden, bir bölünmüş ülke ile karşı karşıyadır. Burada siyah ve beyaz nüfus meselesi var. Son dönemde, George Floyd'un öldürülmesi esnasında yaşanan tartışmalar ve Kovid-19 sürecine de denk gelmesine rağmen gerçekleşen çok ciddi gösteriler esnasında, Trump yönetiminin meseleye, sadece ölümle sonuçlanmış bir olay gibi yaklaşması dikkat çekicidir. Bir başka deyişle ABD’deki ırkçı ve ayrımcı yaklaşımlar, ABD yönetiminin gündeminde yer almamıştır. Nitekim siyahların oy tercihlerinde de bu durum görülmektedir. Her ne kadar Trump, siyahlardan aldığı oyları arttırsa da Biden, siyahların çok açık bir desteğini almıştır. Biden Başkan Yardımcısı’nı, Afrika kökenli olmamakla birlikte yine bir siyahtan yana kullanmıştır.
Öte yandan Trump, iç piyasa bakımından ekonomiyi iyileştirdiğini söylese de siyahlar bakımından böyle bir durum söz konusu değildir. Nisan 2020 tarihi itibarıyla ABD İş İstatistikleri Bürosunun bir verisinden bahsedersek, siyahlar ile beyazlar arasında orta sınıf içinde, gelir farkının en az %25 beyazlar lehine olduğuna işaret ediliyor. Yine aynı istatistiklere göre siyahlar ile beyazlar arasında, genel olarak gelir düzeyi bakımından yine bir %25'lik fark var. Bir başka husus da siyahların ve beyazların yaptıkları iş başvurularında, geri dönüşlerde beyazların açık ara önde olması ve siyahların bu konuda açık bir ayrımcılığa uğramakta olmasıdır. Biden'ın ayrımcılığa işaret etmesinin altında yatan sebeplerden birisi, bu istatistiklerin ortaya çıkardığı durumdur. Trump da bunları bilerek seçim kampanyası yürüttü. Fakat Trump, beyaz kitlenin zamanla azınlığa düşme tehlikesine karşı, beyazların hassasiyetlerini gözetmeye çalıştı. Yapılan anketlerde de Trump'ın beyazlar içinde %50’nin üzerinde bir çoğunluk elde ettiğini biliyoruz.
Trump ve Biden arasındaki temel fark, değerler üzerinden bir siyaset ve bu siyasetin dış politikaya yansıması şeklinde olacaktır. Aslında burada, geleneksel Cumhuriyetçi ve Demokrat çizgilerinin farkı ile ilgili bir yaklaşımın da yansıması söz konusudur. Ancak Trump döneminin gerek Amerikan iç kamuoyunda gerekse uluslararası toplum nezdinde, geleneksel Cumhuriyetçi çizginin çok dışına çıkmış ve alışılmış bir Cumhuriyetçi başkan profilinden çok farklı olması da unutulmamalıdır. Nitekim Trump'ın, 2016 Seçimlerindeki kampanyasından itibaren ABD'deki yerleşik devlet düzeni ile tartışmaya başladığını ve 2017'ye kadar gerek çalıştığı kişiler gerekse izlediği politikalar bakımından Amerikan Devleti içindeki direncin de kamuya açık şekilde ortaya çıktığını biliyoruz. Trump, 2017'den sonra kendi yaklaşımına uygun kişilerle çalışmaya başladıktan sonra ilişkiler ağını kurdu ve kendisine has bir üslup sergiledi. Bu sebeple Biden dönemi, klasik bir Cumhuriyetçi Başkan’ın dönemine göre bile oldukça farklı olacaktır. Nitekim Biden da sürekli olarak Başkan Yardımcılığı yaptığı, 8 yıllık Obama dönemine işaret ederek bunun işaretlerini seçim kampanyası sırasında verdi. İlk konuşmalarında da bunu görebiliyoruz.

Türkiye ile İlişkiler: Ne Dost Ne Düşman
Biden döneminde, Türkiye ile sorunlu alanlarda kısa vadede bir değişiklik beklememeliyiz. Bu noktada, Trump döneminden farklı olarak ABD’deki resmî kurumların öne çıkacak olması muhtemeldir. Çünkü Trump, kendisinden önceki Cumhuriyetçi başkanlara bile benzemeyen bir şekilde tüccarca bir yaklaşım sergiledi. Burada Trump'ın herhangi bir devlet tecrübesinin olmaması, böyle bir terbiyeden geçmemiş olması, tabiri caizse piyasanın içinden çıkıp doğrudan adaylığa yeltenmesi ve sonunda da aday olması unutulmamalıdır. Biz, Trump'ın kişisel serüveninden şunu biliyoruz: Trump, geçmişte bir dönem Demokrat Partiyi bile desteklemiştir ticaret hayatının şartları içinde. Dolayısıyla Trump öncesi ve sonrası ile ilgili ciddi bir değişiklik olacaktır. ABD'deki müesses nizam, yani devlet düzeni gereği elbette ki burada kurumların biraz daha öne çıkacağı bir dönem olacak. Fakat ABD'deki yerleşik devlet düzeni, zaten bu konularla ilgili olarak, Türkiye'deki 15 Temmuz sürecinden sonra ortaya çıkan ve cumhur ittifakının izlediği politikalardan rahatsız durumdadır. Söz gelimi, ABD’deki devlet düzeni içinde en keskin yapının görüşlerini dillendiren Steven Cook’un, “Ne Dost Ne Düşman: Türk-Amerikan İlişkilerinin Geleceği" başlıklı analizi, oldukça dikkat çekicidir. Kasım 2018’de yapılan bu çalışmaya göre Soğuk Savaş'tan sonra Türkiye'nin gerek Türkistan'da gerekse Orta Doğu'da, artık ABD ile klasik bir müttefiklik ilişkisinin dışına çıktığını ve aralarında bir güven kaybının olduğu belirtilmektedir. Zehirlenmiş bu ilişkinin Türkiye'de antiamerikanizmi körüklediğini, Türkiye’de mevcut iktidarın yine bu çizgide bir rota belirlediğini, Türkiye’nin artık ne tamamen dost ne de tamamen bir düşman olarak görülmesi gerektiğini, konulara ve olaylara, biraz da coğrafyaya göre Türkiye ile ABD'nin gerekirse karşı karşıya gelmesi gerektiğini söylemektedir.
Steven Cook'un analizinde, Türkiye'nin NATO'nun bir üyesi olarak kalacağı ancak NATO ile tam bir ortaklık içine girmeyebileceğine de işaret ediliyor. Türkiye’nin AB üyesi olmayacağını ancak AB ile ilişkilerinin devam edeceğine dikkat çekiliyor. Burada ilişkilerin seyri ve hızı düşebilir. Özellikle Orta Doğu'da, İsrail dışında belirgin, güçlü ve etkin bir müttefikinin olmadığını dikkate alırsak, Türkiye ile ilgili yapılan bu tahmin, aslında ABD'nin de işine gelmeyecektir bir noktada. Burada taraflar, bir denge bulacaktır. Bu dengenin bulunmasında da kurumsal temas ve kurumsal iş birliği düşünülecektir. Biden, ABD'nin askerî gücünü korumaya devam edeceklerini söylüyor. “Bu ABD için çok önemlidir ancak bizim için güç kullanmak son seçenektir. Diplomasi ve müzakere bizim ilk tercihimizdir. Güç kullanacaksak eğer bunu akıllıca kullanacağız. Büyük birlikler yerine özel kuvvetler kullanmalıyız.” şeklinde ifadeleri var seçim kampanyası sürecinde. Burada Biden'ın güç gösterisinden ziyade öncelikle diplomasiyi tercih ediyor olması, bizim açımızdan da bir işaret kabul edilebilir. Bu çerçeveden düşündüğümüz zaman da Biden döneminde, Türkiye ile ABD arasındaki kurumsal temasların, gerek kamuya yansıyan gerekse yansımayan arka kapı diplomasisinin daha etkin şekilde işleyebileceğini söyleyebiliriz.
Steven Cook, Türkiye'nin yeniden eski rotasına çekilmesi, bir başka deyişle terbiye edilmesi için bazı önerilerde bulunuyor ki bu öneriler, Trump’ın politikalarıyla uyuşmuştur. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, arada en çok ton farkı, hatta ton farkının bile aslında anlaşılmayacağı bir durumla karşı karşıya kalacağız. Bu da meseleleri ciddi anlamda etkileyecek. Çünkü burada Türkiye'nin konumlanışı var, kendisini ilgilendiren konularla alakalı olarak. Bir de tabii Biden'ın hem içinden geldiği gelenek hem müesses nizamla ilişkisi hem de kendi kişisel tercihleri, Türkiye ile ilgili olarak ilk bakışta çok da olumlu değil. Fakat Türkiye de burada hemen kaybedilecek ve gözden çıkartılacak bir devlet konumunda değildir. Çünkü Biden, Trump dönemine işaret eder ve eleştirirken Trump'ın, ABD'nin hem NATO hem de AB ile ilişkilerini bozduğunu ve geldiğinde bunları tamir edeceğini söylemişti. NATO'nun sadece Soğuk Savaş'tan kalan bir savunma örgütü olmadığını, aynı zamanda bir güvenlik örgütüne dönüşmüş olduğuna işaret ederek NATO'nun aynı zamanda belli birtakım değerleri de temsil ettiğini; Soğuk Savaş'tan sonra "demokrasi, insan hakları, hukuk devleti" gibi değerlerin NATO'nun önemli bir parçası hâline geldiğini söylemişti. Eğer Biden bu söyleminin altını doldurmak istiyorsa, Türkiye ile ilişkilerinin iyiye gitmesi gerekir zira NATO ve Kıta Avrupa’sı deyince burada, Türkiye’nin ağırlığı göz ardı edilemez.
İlişkilerin mevcut durumunda, Türkiye'nin F-35 Projesi'nden çıkartılması veya askıya alınması, ABD'nin belirlenen taahütlerini yerine getirmemesi, S-400 meselesi, CAATSA yaptırımları, Suriye’de YPG’nin desteklenmesi, Hakan Atilla davasının devam etmesi hususları öne çıkmaktadır. Şunu hatırlatmak gerekir. Hakan Atilla davasında kurumsal olarak Halkbank yargılanmadı, Hakan Atilla yargılandı. Ancak bu yargılama hâlen devam ediyor. Bu yargılamada sanık Rıza Zarrap'ın müdahalesi, yine ABD'deki firari bazı FETÖ’cü polislerin katkıları, bu davanın kurumsal olarak Halkbank'a da yönelmesi sonucunu doğurabilir. Böyle bir risk de var. Öbür taraftan Trump'ın ertelediği CAATSA yaptırımlarının bir 6 ay daha uzatılıp uzatılmayacağı belirsiz. Bütün bu gelişmeler karşısında, ABD’nin Türkiye'yi kızdıracak adımlara devam etmesi hâlinde, Türkiye'nin de ABD'den uzaklaşması ve hatta nispeten kopmasının da hızlanacağını ABD’nin fark etmiş olması ve bilmesi beklenir. ABD'deki devlet düzeni, eğer bu ilişkiler böyle gerginleştirilmeye devam ederse Türkiye'nin Batı Bloku'ndan kopuşunun da hızlanacağını kestirebilir.
Mevcut durumda ABD ile ilişkilerimizi değerlendirirken, son dönem açısından 15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimini de dikkate almalıyız. Yani, “15 Temmuz öncesi ve sonrası” şeklinde, ikiye ayırabiliriz. Çünkü arada, çok ciddi anlamda bir makas değişikliği oldu. ABD ile ilişkilerimizi yürüttüğümüz pek çok konuda oldukça faklı bir tutum aldık. Örneğin Suriye sorunu, tam da böyledir. Suriye meselesi ilk gündeme geldiğinde yani Arap Baharı ilk olarak Suriye'ye sıçradığında, biz aslında daha çok Batı ile birlikte hareket ettik. Sonraki süreçte çalkantılar olsa da Kuzey Afrika'da nispeten başarılı olmuş Batı destekli bu tutumun Suriye'de de devam edeceğini düşündük. İlk aşamada, burada ABD'ye daha yakın bir çizgide, Esad'ı destekleyen Rusya’nın ve Esad'ın doğal müttefiği olan İran'ın karşısında yer aldık. Ancak bu süreç daha farklı bir boyuta evrildi ve biz de yavaş yavaş özellikle 15 Temmuz'dan sonraki süreçte, dış politikada pek çok temel konudaki değişiklikle birlikte Suriye'de de aynı şekilde bir değişikliğe gittik. Rusya ve İran ile yakınlaşarak Astana Süreci'ni başlattık.
Türk-Amerikan ilişkileri eğer tarif edilecekse buradaki 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan ciddi yol ayrımını dikkate almak gerekiyor. Türkiye-ABD ilişkilerinde son dönemde, liderler seviyesinde bir ilişkiye şahit olduk. Fakat bu ilişki aslında zannedildiği kadar verimli olmadı. Burada şu hususun altını çizmek gerekiyor. Türk-Amerikan ilişkilerine Soğuk Savaş'taki gibi bir mantıkla yaklaşmak aslında bizi zaman zaman hataya düşürüyor ve bazı meseleleri olduğundan daha fazla büyütüyoruz. Bu durum belki zaman zaman gereksiz bir paniğe veya telaşa da yol açabiliyor. Ancak Soğuk Savaş parametreleri değişti ve üstelik bu çekişme biteli çok oldu. Fakat bizde hâlâ bunun tortuları devam ediyor. ABD'de de yine bunun izleri mutlaka vardır. Ama şunu açıklığa kavuşturmamız gerekir. Blok siyaseti mecburiyeti bitmiştir. Çünkü artık ortada, bloklar arası çekişme veya çatışma kalmamıştır. Bloklar dağılmıştır. Bloklar dağıldıktan sonra artık bir blokla tamamen birlikte hareket etme veya diğer bloka karşı topyekûn çatışma dönemi bitmiştir. Türk-Amerikan ilişkilerini, hem döneme hem coğrafyaya hem de soruna ilişkin olarak ayrı ayrı değerlendirerek, toptancı yaklaşımı bir kenara bırakmalıyız. Aynı şey Rusya ve diğer bütün önemli devletler, AB ve diğer önemli uluslararası kuruluşlar için de geçerlidir. Soğuk Savaş psikolojisini artık terk etmemiz gerekiyor. Gereksiz iyimserlik, kötümserlik veya karamsarlık, analizlerimizi yanlış yapmamıza yol açabilir. Türk-Amerikan ilişkileri de bunun bir örneği. Eğer Türk-Amerikan ilişkilerine bir tarif getirmek istiyorsak, şunu söyleyebiliriz: Güneş açarken yağmur da yağabilir ve bazen eş zamanlı olarak ikisiyle birlikte gökkuşağı da çıkabilir.

“ÜÇ Devlet-Tek Millet” Hayata Geçerken
“Yedi Devlet-Tek Millet” Ufukta Görünüyor
Türkiye için dış politikada dönüm noktası, uluslararası toplumu derinden etkileyen Soğuk Savaş'ın bitişidir. Ama bu son dönem açısından 15 Temmuz, ciddi bir kırılma noktasıdır. Zira cumhur ittifakının ortaya koyduğu dış politika stratejisinde, Ankara merkezli bir yaklaşım vardır. Türkiye ile ABD'nin karşı karşıya geldiği hususlar, belki tek tek bakıldığında 15 Temmuz öncesine de mevcuttur. Ama toplandığı, yoğunlaştığı ve bir tutum hâlini aldığı dönem, 15 Temmuz sonrasıdır. Cumhur ittifakı ile birlikte radikal değişiklikler olmuştur. Elbette 15 Temmuz öncesinde de Türkiye ile ABD arasında çekişmeler var ancak Türkiye’nin ABD ve genel olarak Batı ile ilişkilerinde Batı’nın yaklaşımı, ciddi bir tepki yaratmıştır. 15 Temmuz’daki hain darbe girişimine, değişik yollarla doğrudan veya dolaylı olarak destek olan Batı’ya karşı Türkiye, bir devlet refleksi göstermeye başlamıştır. FETÖ ve diğer terör örgütlerinin desteklenmesi, Türk devlet aklının kabullenemeyeceği bir durumdur ve doğal olarak hem iç hem de dış politikaya yansıması olmuştur. Soğuk Savaş’ın ve blok siyaseti mecburiyetinin bitişi, devletlerin artık bir blokun politikalarını topyekûn izleme zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır. Yani devletler, kendi özel politikalarını daha serbestçe uygulama şansına kavuşmuşlardır. Mesela Rusya, "yakın çevre doktrini"ni ortaya koydu. Eski SSCB topraklarında etkinliğini devam ettirmeyi ve bu politikanın dışında, bir de geleneksel olarak Orta Doğu'da 1970'lerden beri devam ettirdiği Suriye ile ilişkilerini geliştirmeyi ve çoktan indiği sıcak denizlerde iyice kalıcı hâle gelmeyi tercih etti. Türkiye de doğal olarak yeni duruma uyum sağladı ve kendi geleneksel dış politikası dışında, yeni politikalar geliştirdi. Türkiye için Soğuk Savaş sonrası, Soğuk Savaş Dönemi’yle kıyaslanamayacak kadar önemli fırsatlar doğurdu ve Türkiye de zaman zaman buna ilişkin adımlar attı. Bu adımların bir kısmında da Karadeniz Havzası örneğinde olduğu gibi Batı ile karşı karşıya geldi. Bu dış politika çerçevesinde ve 15 Temmuz’da ortaya çıkan tablodan hareketle Türkiye, ABD ile ilişkilerini şekillendirmiştir. Kısa vadede Türk-Amerikan ilişkilerinde iyimser bir tablo görmüyorum ama en azından radikal değişiklikler de beklemiyorum. Çünkü Türkiye için hayati önem taşıyan konular ile ABD'nin bu konudaki tutumu arasında çok ciddi farklar var. Örneğin YPG sorunu, böyle bir mesele. Türkiye'nin bu konuda geri adım atması demek, Türkiye'nin kendi ülke bütünlüğünü riske atması demektir. Böylesi bir durum, söz konusu bile olamaz. ABD bakımından da bu kadar çok yatırım yaptığı ve kısmî olarak da kendi açısından verim aldığı terör örgütünden birden vazgeçmesi de söz konusu olmayacaktır. Demek ki bu konu, kısa vadede çözülmeyecektir. S-400'ler meselesi de aynıdır. Biz artık S-400'leri aldık, kurduk ve denemelerini de yaptık. Bunların aktive edilip edilmediği de artık çok tartışılmıyor. Çünkü biz deneme yaptıktan sonra bu sistemleri kapattığımızı söylemedik. Bir devlet ciddi bir devlet ise bu sistemlerin açık olup olmadığını herhâlde uluslararası toplumla paylaşmayacaktır. Biz hava savunma sistemimizi NATO üyesi olarak alamadığımıza göre kendi başımızın çaresine bakacağız. En azından kendi teknolojimizi üretene kadar böyle olacaktır ki doğru olan da budur. Öte yandan, Türk-Amerikan ilişkilerinde kısa zamanda çözülemeyecek sorunların olması, bir sıcak çatışma da doğurmaz. Biden de zaten müzakereleri öne çıkaracağını, müttefikleri ve ortakları ile yeniden arayı düzelteceğini söylüyorsa eğer, burada nispi anlamda küçük karşılıklı adımlar atılabilir. Bir iyi niyet ortaya konabilir. Bu da meselelerin zamana yayılması sonucunu doğuracaktır. Bu sebeple kısa vadede ben de kesin çözümler beklemiyorum. Bunu beklemek de hayalcilik olur.
Kısa vadede Biden'ın gelmesi ile birlikte, Türkiye'de muhalefetle yakın bir ilişki ve ilk yapılacak olan seçimlerde iktidar değişikliği hedefleniyor olabilir. Ancak bu durum, Türkiye’ye özel değildir ve Biden'ın genel dış politika stratejisinin bir parçasıdır. Yani, sadece Türkiye hedefte değildir. Mesela Biden, Rusya'da da sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesi gerektiğine işaret ediyor. Nitekim son dönemde, Putin'e karşı oldukça ciddi gösteriler yapıldığını biliyoruz. Biden, STK'lerin destekleneceğini söylüyor ama bunu da küresel bir ölçeğe oturtuyor. İlk bir sene içinde “Küresel Demokrasi Zirvesi” toplayacağını ve bütün uluslararası toplumun yanında, STK'lerin, özel sektör temsilcilerinin buna dâhil edileceğini belirtiyor. Aslında Biden, sadece Türk-Amerikan ilişkileri bakımından değil genel olarak küresel ölçekte, bir değerler politikası üzerinden dolaylı olarak içişlerine karışma yöntemi izleyeceğini ifade ediyor. Bunu ne kadar hayata geçireceğine bağlı olarak, Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri de kısa ve orta vadede değişecektir. Biden’ın muhalefet ile etkin işbirliği içine girmesi, yapılacak ilk seçimlerde Türk seçmeninin kuvvetli bir “antiamerikancı” cevap vermesiyle sonuçlanacaktır. Biden’ın ve Amerikan devlet aklının bunu dikkate almaması veya Türkiye’deki muhalefetin buna bel bağlaması, yalnızca seçim sonuçlarını değil Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin seyrini değiştirmeye devam edecek ve Batı karşısında, yeni bir dünya tasarımının doğmasına yol açacaktır. Bizim arzumuz bu tasarımın, “Ankara merkezli-Türk dünyası eksenli” bir dünya olmasıdır. Zira KKTC seçimleri ve İkinci Karabağ Savaşı ile birlikte artık, “Üç Devlet-Tek Millet” politikasının önü açılmış ve “Yedi Devlet-Tek Millet” ufukta görünmeye başlamıştır.