TASAV'dan "Kuruluşunun 50. Yılında MHP" Paneli ve Ödül Töreni. Töre MHP Lideri Devlet Bahçeli de katıldı.

20 Mart 2019 17:54 Evin GÖKTAŞ
Okunma
329
TASAVdan Kuruluşunun 50. Yılında MHP Paneli ve Ödül Töreni. Töre MHP Lideri Devlet Bahçeli de katıldı.

TASAV'dan "Kuruluşunun 50. Yılında MHP" Paneli ve Ödül Töreni. Töre MHP Lideri Devlet Bahçeli de katıldı.

YALÇIN: ATARÜK'ÜN FİKREN TAKİPÇİSİ MHP VE ONUN MENSUPLARIDIR
MHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Semih Yalçın, "Bugün bir partinin Atatürk'ün veya arkadaşlarının devamı olduğunu iddia etmesi şeklen doğrudur ancak o kuşağın fikrinin takipçisi MHP ve onun mensuplarıdır." dedi.
MHP Genel Başkan Yardımcısı ve TASAV Başkanı Aksu, siyasetinin merkezine hep devletin bekası ve milletin refahını koyan MHP'nin bugün emin ellerde olduğunu ve samimi yüreklerde yaşatıldığını kaydetti. Aksu, MHP'nin ülkenin istikrarına ve demokrasinin gelişip kurumsallaşmasına önemli katkılar sağladığını belirtti.

Haber:EVİN GÖKTAŞ

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Semih Yalçın, Cumhuriyet Halk Partisini (CHP) ima ederek  "Bugün bir partinin Atatürk’ün veya arkadaşlarının devamı olduğunu iddia etmesi şeklen doğrudur ancak o kuşağın fikrinin takipçisi MHP ve onun mensuplarıdır." dedi.
Türk Akademisi Siyasi Sosyal Stratejik Araştırmalar Vakfı (TASAV) tarafından düzenlenen "Kuruluşunun 50. Yıl Dönümünde MHP" konulu panelde yaptığı konuşmada, 50 yılın Türk siyasi hayatında küçük, az ve dar bir dönem olmadığına dikkat çeken Yalçın, MHP'nin neredeyse Cumhuriyet'in yarı yılında Türk siyasetinde müessir olmuş, hemen her dönemde millet ve halk adına doğru işler yapmayı kendine şiar edinmiş, "önce ülkem" düsturunu benimsemiş bir hareket olduğunu kaydetti.
MHP Genel Başkan Yardımcısı ve TASAV Başkanı İsmail Faruk Aksu, siyasetinin merkezine hep devletin bekası, milletin refahını koyan MHP'nin, bu anlayışla ülkenin istikrarına ve demokrasinin gelişip kurumsallaşmasına önemli katkılar sağladığını belirtti.
Dünyayı Türkçe okuyan bir düşünce kuruluşu olan TASAV, MHP'nin 50. yıl dönümü sebebiyle bir panel düzenledi.
Whyndham Ankara Oteli’nde yapılan panelde MHP Genel Başkan Yardımcısı ve TASAV Başkanı İsmail Faruk Aksu’nun yanı sıra, MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Yalçın, Erzurum Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hanifi Macit, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turgay Uzun, TOBB ETÜ Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hilmi Demir ve Giresun Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yalçın Sarıkaya, MHP'nin yarım asırlık tarihi ile ilgili sunumlar yaptılar.
Panele MHP Genel Başkan Yardımcıları ve milletvekillerinin yanı sıra Divan Üyeleri, Grup Başkan Vekilleri, Meclis İdare Amiri, MYK ve MDK Üyeleri, belediye başkanları, il ve ilçe başkanları, akademisyenler, araştırmacı ve uzmanlar, Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve ocak başkanları, TÜRKAV ve Türkiye Kamu-Sen başkanları, öğrenciler, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile çok sayıda partili katıldı.
Panelde, "MHP’nin kuruluşundan günümüze kadar Türk siyasi tarihindeki anlam ve önemi; Türk demokrasisine katkıları, Türkiye’nin siyasi ve sosyal gelişimindeki rolü,  Türkiye’nin geleceği ve Türk milliyetçiliğindeki yeri" gibi konular tartışıldı.
Resim sergisinin açılışından sonra tüm şehitler için saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu ardından da panel başladı. Paneli, MHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Semih Yalçın yönetti.
AKSU: MHP ŞEREF VE GURUR DOLU BİR 50 YILI GERİDE BIRAKTI
MHP'nin kuruluş süreci ile ilgili kısa bir film gösterisinin ardından açılış konuşması yapan İsmail Faruk Aksu, böylesine anlamlı bir etkinlikte bir arada olmaktan dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirerek MHP'nin, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçişte önemli bir rol üstlendiğini, hem sistemin inşası hem de sağlıklı bir zeminde yerleşmesi için gayret gösterdiğini belirtti.
Aksu, şunları söyledi:
"1948'de Millet Partisiyle başlayan doğuş, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve CKMP ile adım adım 9 Şubat 1969’a, MHP'ye ulaşmıştır. Yüreğinde vatan ve millet sevgisinden başka hiçbir kaygı olmayan tertemiz vicdanların, al bayrağın yanına üç hilali sancak yaparak MHP adı altında Adana’da başladıkları yolculuk, şeref ve gurur dolu 50 yılı geride bırakmıştır. MHP’nin kuruluşu ile milliyetçilik, yalnızca bir aydın hareketi olmaktan çıkmış, Anadolu'da millet evlatlarının gönlüne yerleşerek hem siyasallaşmış hem de toplumsallaşarak geniş kitlelere ulaşmıştır. MHP’ Kurucu Genel Başkanı Başbuğ Alparslan Türkeş, Türk milliyetçiliği fikrini geniş kitlelere ulaştıran, onu bir siyasi proje hâline getirip yurdun dört köşesine hatta sınırların ötesine yayan büyük bir fikir, dava ve devlet adamıdır. Başbuğ, Türk milletinin tüm sorunlarından kurtuluşunun maddi ve manevi kalkınma olarak ifade ettiği topyekûn bir kalkınma ile mümkün olabileceğini savunmuş; 'Türk milletinin büyük ve şanlı mazisine layık bir istikbal meydana getirme davası' olarak ifade ettiği Türk milliyetçiliği davasını, Türklük gurur ve şuuru ile İslam ahlak ve faziletini aynı potada eriten bir manevi temele dayandırmıştır. Şerefli bir maziye sahip olan MHP, karşılaştığı engelleri yıka yıka, uğradığı ihanetleri aşa aşa bugünlere gelmiştir. Siyasetinin merkezine hep devletin bekası ve milletin refahını koyan MHP, bu anlayışla ülkemizin istikrarına ve demokrasinin gelişip kurumsallaşmasına önemli katkılar sağlamıştır. Son olarak Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçişte önemli bir rol üstlenmiş, hem sistemin inşası hem de sağlıklı bir zeminde yerleşmesi için gayret göstermiştir.
BAHÇELİ, BAŞBUĞ'UN EMANETİNİ DAHA YUKARILARA TAŞIMIŞTIR
MHP’nin kültürel ve siyasi altyapısının temellerinin "hareketimilliye" yani "millî hareket" fikri olduğunu hatırlatan Aksu, konuşmasına şöyle devam etti:
"Bu fikir, büyük Türk milletinin elden ele taşınan, nesilden nesle aktarılan mukaddes bir emanetidir. Alparslan Türkeş’in arkadaşlarına hitaben söylediği, 'Emanet olunan davayı kucakladım. Hiç arkama bakmadan, tereddütsüz, hiçbir şeye aldırmadan yürüyorum.' sözleri bu tarihî sürecin ve şuurun yansımasıdır. Başbuğ'umuz Alparslan Türkeş'in bu yüksek ülkü ve idealleri, liderimiz Devlet Bahçeli’nin 'Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben.' düsturuyla emin ve ehil ellerde, samimi yüreklerde yaşatılmakta, daha yükseklere taşınmaktadır. Tarihî süreçte bu kutlu yolculuk, şüphesiz ki eli öpülesi sayısız ülkü ve gönül adamının, onların izinden giden kadroların inançları, azim ve kararlılıkları ile bugünlere gelmiştir. 12 Eylül cuntası, başta Başbuğ'umuz olmak üzere Ülkücü Hareketi sanık sandalyesine, idam sehpasına oturtmuştur. Siyaset yasağı devam ederken Başbuğ'umuzun göreve daveti üzerine Genel Başkan'ımız Devlet Bahçeli, 17 Nisan 1987’de üniversitedeki öğretim üyeliği görevinden istifa ederek, 24 Ocak 1993’te tekrar MHP’ye dönecek olan MÇP’nin 19 Nisan 1987’deki büyük kurultayında Parti Genel Sekreterliğine getirilmiştir. 4 Nisan 1997’de emri hak vaki olmuş, ömrünü Türklük davasına adamış Türk dünyasının Başbuğ’u Alparslan Türkeş geride MHP, Ülkü Ocakları ve kendisine duacı olan milyonlarca Ülkücü bırakarak Hakk’a yürümüştür. 6 Temmuz 1997’de yapılan olağanüstü kongrede Genel Başkan seçilen liderimiz Devlet Bahçeli, Başbuğ’un emanetini daha yukarılara taşımış, çağın dinamiklerine uygun bir anlayışla 21. yüzyılda Türkiye’nin lider ülke olması için program ve politika geliştirmiştir. MHP açısından içinden geçtiğimiz süreçte en hayati konu kuşkusuz, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin inşa ve ihyası süreci olmuştur. Türkiye için her bakımdan önemli bir dönüm noktası olan 15 Temmuz, siyaset yapma anlayışında da belirleyici önemli bir unsur olmuştur. Genel Başkan’ımız Devlet Bahçeli'nin 11 Ekim 2016'daki tarihî çağrısı ile Türkiye'de yeni bir dönemin kapısı açılmış, 16 Nisan 2017’de yapılan Anayasa halk oylaması ile Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçilmiştir. İnanıyoruz ki bu sistem Türkiye’nin lider ülke ve kudretli bir devlet olmasının yolunu açacaktır."
BU PANELLE MHP'NİN MİSYONUNU GELECEK NESİLLERE AKTARMAK İSTEDİK
Aksu, "Türk Akademisi olarak hazırladığımız bu panelle, MHP’nin kutlu misyonu, kuruluş ve gelişimi ile 50 yıllık siyasi hayatına damga vuran dönüm noktaları, kuruluşundan günümüze Türk siyasi hayatındaki anlamı ve önemi; Türk demokrasisine katkıları, Türkiye’nin siyasi ve sosyal gelişimindeki rolü ve gelecek öngörüsü ile medeniyet tasavvurunu konuşmayı, paylaşmayı ve gelecek nesillere aktarılmasına katkı vermeyi istedik." dedi.
Bu amaçlarla düzenledikleri panelde Türk milliyetçiliği davasına önemli hizmetlerde bulunmuş olan akademisyenler Prof. Dr. Semih Yalçın, Prof. Dr. Hilmi Demir, Prof. Dr. Hanifi Macit, Prof. Dr. Turgay Uzun ve Doç. Dr. Yalçın Sarıkaya'ya değerli katkıları için şükranlarını sunan Aksu, konuşmasını şu sözlerle tamamladı.
"Panelle birlikte konusunda uzman çok değerli, bilim insanlarımızın katkılarıyla TASAV olarak çıkarmakta olduğumuz 'Düşünce Dünyasında TÜRKİZ' dergisinin 50. yıl özel sayısını hazırladık. Bu özel sayımıza katkı veren değerli yazarlarımıza da teşekkür ediyorum. Ayrıca, daha önce başlattığımız 'Kuruluşunun 50. Yılında MHP ve Türk Milliyetçiliği' konulu makale yarışmasını sonuçlandırdık. Çok değerli makaleler içinden 5 adedi değerlendirme kurulumuzca ödüle layık bulundu. Tüm katılımcılara teşekkür ediyor, dereceye girenleri kutluyorum. Genel Başkan’ımızın teşrifleriyle yarışmanın ödül törenini de gerçekleştireceğiz. Bir başka çalışmamız da '50. Yıl Almanağı ve Resim Sergisi'dir. TASAV olarak bu çalışmayla, 50 yıllık siyasi sürecin köşe taşlarının, dönüm noktalarının ve önemli anlarının hatırlatılması ve kalıcı hâle getirilmesini amaçladık. Bu düşüncelerle, Türk milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan başta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, merhum Mareşal Fevzi Çakmak, Osman Bölükbaşı ve Başbuğ’umuz Alparslan Türkeş’e Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Türklük davasına, Türk-İslam ülküsüne hizmet eden dava ve siyaset büyüklerimizi, vatan, millet ve mukaddesat uğruna toprağa düşmüş aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Allah’tan, onların emanetlerini ihlasla daha ileriye, daha yükseğe taşıma mücadelesi verenlerin, 'aklı hep Türkiye' olanların yar ve yardımcısı olması duasıyla, sizlere teşekkür ediyor, saygıyla selamlıyorum."
YALÇIN, DEMİR, MACİT, UZUN VE SARIKAYA'NIN ÖZ GEÇMİŞLERİ

MHP Genel Başkan Yardımcısı ve TASAV Başkanı Aksu'nun açılış konuşmasının ardından, başta Panel Başkanı Prof. Dr. Semih Yalçın olmak üzere panelistlerin öz geçmişleri hakkında kısaca bilgi verildi.
PROF. DR. SEMİH YALÇIN: "Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsünde, doktorasını Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yaptı. Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde yardımcı doçent, doçent ve profesör oldu. Dekan Yardımcılığı, Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanlığı, Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 24. 25 ve 26. dönemde milletvekili seçildi. Hâlen MHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekilidir."
PROF. DR. HİLMİ DEMİR: "Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kelam Ana Bilim dalında doktorasını tamamladı. Kırgızistan OŞ Devlet Üniversitesinde çalıştı. 2009 yılında doçent oldu. Hitit Üniversitesi Kelam Ana Bilim Dalı Profesörü olan Demir, TOBB Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde Öğretim Üyeliği ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Bölge Çalışmaları Program Danışmanı olarak görev yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası alanda, radikalizm, selefilik, DAEŞ, mezhep çatışmaları ve İslamî hareketler konusunda yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır."
PROF. DR. MUHAMMET HANİFİ MACİT: "Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. Doktorasını siyaset felsefesi alanında yaptı. Bu alanda doçent ve profesör unvanı aldı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde, Psikoloji Bölüm Başkanlığı ve Felsefe Bölümü Türk İslam Düşünce Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanlığı yapmıştır. Hâlen Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Siyaset felsefesi, tarih felsefesi ve etik konularında yayımlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır."
PROF. DR. YALÇIN SARIKAYA: "Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı. 2008 yılında yardımcı doçent, 2013 yılında doçentlik unvanı aldı. Giresun Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü, Karadeniz Stratejik Araştırma ve Uygulama Merkezi (KARASAM) Müdürlüğü, İİBF Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı ve Uluslararası Öğrenci Ofisi Koordinatörlüğü görevlerinde bulundu. Bilimsel araştırma yürütücülüğü yapmaktadır. Hâlen Giresun Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir. Dış politika konularında yayımlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır."
PROF. DR. TURGAY UZUN: "İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünü bitirdi. Yüksek lisans ve doktora eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. Muğla Üniversitesinde doçent ve profesör unvanını aldı. Aynı üniversitede dekan yardımcısı ve dekanlık görevlerinde bulundu. Hâlen Kamu Yönetimi Bölüm Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Milliyetçilik, Milliyetçi Hareket Partisi, siyasal partiler ve kamu yönetimi konularında yayımlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır."
YALÇIN: MHP VE MENSUPLARIA ATÜTÜRK VE ARKADAŞLARININ FİKRÎ TAKİPÇİSİDİR
Panel Başkanı Prof. Dr. Semih Yalçın, panelistlere söz vermeden önce MHP'nin 50 yıllık tarihi ile ilgili kısa bir değerlendirmede bulundu. Davetlilerden büyük alkış alan Yalçın, şunları ifade etti:
"Dört kıymetli panelistimiz 50 yıllık bir tarihe sahip Milliyetçi Hareket Partisinin bugüne gelişiyle alakalı olarak ilmî ve akademik anlamda kendi tespitlerini bizlerle paylaşacaklar. Tabii, 50 yıl Türk siyasi hayatında küçük, az ve dar bir dönem değil. Neredeyse Cumhuriyet'in yarıyılında Türk siyasetinde müessir olmuş, hemen her dönemde millet ve halk adına doğru işler yapmayı kendine şiar edinmiş, 'Önce ülkem' düsturunu benimsemiş bir hareketi anlatmak, ifadeye çalışmak oldukça zor. Ancak bunun yapılması ve bu anlamda tarihe bir not düşülmesi lazım. Ben eminim, biraz sonra kıymetli arkadaşlarımız o notu 50. yılda tarihe düşecekler ve bizden sonraki nesiller nice 50 yılları nice 100 yılları kutlarken bugünleri yâd edeceklerini düşünüyorum. Başkan Aksu, biraz evvel açış konuşmasında daha önce Genel Başkan'ım Devlet Bahçeli Beyefendi'nin bir grup konuşmasında söylediği, 'Partimiz 50 yaşında, siyasetimiz 71 yaşında ancak davamız yani fikriyatımız Türklükle eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.' sözlerini hatırlattı. Bu çok doğru bir tespit. 71'e atıf yapılmasının sebebi, 1948 yılında Millet Partisinin kuruluşudur. Biliyorsunuz o tarihte merhum Mareşal Fevzi Çakmak partinin başına getirilmek istenmiş ancak o bunu kabul etmeyip fahri başkanlıkta kalmıştır. Onun yerine Yusuf Hikmet Bayur Genel Başkan olarak o süreci yönetti. Neden 1948 bu denli önemli? Çok açık. Çünkü Milliyetçi Hareket Partisinin öncülü olan siyasi hareketlerdir bunlar. Millet Partisi, Türkiye Köylü Partisi, CKMP belirli bir silsile takip etmek suretiyle 8-9 Şubat günü Adana’da Milliyetçi Hareket Partisine dönüşmüştür. Buraya atıf yapmayı ısrarla ifade etmemin sebebi de, merhum Alparslan Türkeş ve dava arkadaşları esasında Millî Mücadele kuşağının halefleridir, hemen ondan sonra gelirler. Mareşal Fevzi Çakmak ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hemen sağında yer almış, İstanbul’dan Ankara'ya dönüşüyle birlikte hiçbir dönemde Atatürk’ü yalnız bırakmamış çok önemli bir şahsiyettir. Bu ismin üzerinden MHP'nin illiyetini Millî Mücadele kuşağıyla kurmak hamasi ve maksadı aşıyor olmasa gerek diye düşünüyorum. Çünkü sadece şahıslar üzerinden değil, fikriyatı üzerinden de gittiğinizde MHP'nin fikir dünyasının, fikir ekseninin geriye dönüp baktığımda Millî Mücadele kuşağında çok rahat görebilirsiniz. Atatürk ve arkadaşlarında, onların 'Dava.' dedikleri hadise ile bugün MHP'nin davası arasında hiçbir fark yoktur. Hatta bir tespiti de yaparak sözü arkadaşlarıma bırakacağım ve daha sonra yapacağım değerlendirmede bazı hususlara işaret edeceğim. Örnek olarak, 1969’da Alparslan Türkeş ve arkadaşları 'Hareket' tabirini parti ismi olarak düşünürken, tartışırken bile atfı Millî Mücadele'ye, hareketi milliyeye atıf yaptılar, oradan esinlendiler. Bu nedenle, bugün bir partinin Atatürk’ün veya arkadaşlarının devamı olduğunu iddia etmesi şeklen doğrudur ancak fikrinin takipçisi o kuşağın MHP ve onun değerli mensuplarıdır yani sizlersiniz."
MACİT: SEÇKİN BİR TOPLULUĞA MHP ÜZERİNE KONUŞMAK ZOR BİR İŞ
Yalçın, yaptığı bu değerlendirmenin ardından ilk konuşma hakkını verdiği Prof. Dr. Hanifi Macit'in, "MHP'nin Türk tarihindeki ve Türk devlet geleneğindeki anlam ve önemi, Türk siyasetindeki tasavvuru, maneviyata daveti, siyaset yapma anlayışı ve siyasete olan katkıları" konusunda sunum yapacağını hatırlattı.
Konuşmasına, böyle bir paneli düzenlediği için TASAV Başkanı Aksu'ya teşekkür ederek başlayan Macit, şunları söyledi:
"Bir zihin, düşünce ve eylem ilişkisi olarak Türk milliyetçilerinin ve böylesine seçkin konukların bulunduğu bir ortamda milliyetçilik ve MHP üzerine değerlendirme yapmak oldukça zor bir iştir. Bu zorluğun farkındalığıyla, bizim yapacağımız sadece mütevazı bir katkı olmakla sınırlı kalacaktır. Değerlendirmem şu üç başlık ve alt başlıklardan oluşacaktır.
1- 'Zihin, söylem ve eylem ilişkisi nedir? Bundan ne anlaşılması gerekir? Bir zihin inşası olarak milliyetçilik ve temel ilkeler nelerdir?' (Türkçe, tarihsel akıl, tecrübe edilmiş gelenek, devlet ve millet.)
2- Bu zihin inşasının söylem ve eylem alanı olarak MHP.
3- Bu inşa sürecinin nihai hükmü olarak, 'Önce ülkem ve milletim, sonra partim, sonra ben.' ilkesidir. İnsanı en fazla kaygılandıran geleceğe ilişkin var olan müphemlik sorunudur ve o doğası gereği, bilinmezlikten korkar. Bu korkudur ki, onu hayatı, evreni anlama konusunda bu kadar gayretkeş yapar. Kadim zamanlardan günümüze insanın en temel etkinliği hayata ilişkin bu gerçeği aşma adına faaliyette bulunmak olmuştur. Her daim içerisinde bulunduğu varlık alanını, dâhil olduğu beşerî ilişkileri çözmek, onları tanımak ve insana ait tanım dünyasının içine sokmak istemiştir. Çünkü bu faaliyet onun belirsizliğe ilişkin korkusunu katlanılabilir bir kaygıya dönüştürmüştür. İşte Türk milliyetçiliği, Türk insanının kadim zamanlardan günümüz bu bilinmezlik konusundaki kaygısına bir reçete olarak var olagelmiştir. Zihin, söylem ve eylem ilişkisi nedir? Bundan ne anlaşılması gerekir? Bir milleti anlamak için öncelikle onun düşünce dünyasına nüfuz etmek gerekir. Düşünce dünyasına nüfuz etmek de onun zihin, söylem ve eylem alanını irdelemeyi, yani bu milletin soyutlamaları, tarihsel tecrübeleri ve kavramları etrafında şekillenen zihin dünyasına girmeyi gerekli kılar. Çünkü bir milletin düşünce dünyası, ifade edilen bu üç temel kavram etrafında şekillenir. Bu milletin düşünceleri çerçevesinde şekillenen kurumlar ve bu kurumların işlevleri de ancak ve ancak ifade edilen zihin dünyasının biçimlendirmesiyle işlerlik kazanır. Bu açıdan Türk milliyetçiliği tarihsel bir arka planı olan ve 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkıp 19. yüzyılda gelişen ulusçuluk ideolojisinden ayrılan kadim bir fikir hareketidir. Bu ayrımı şu hususlara dayandırarak gerekçelendirmek gerçekliği teslim etmek olacaktır. Türk milleti kendine ait bir dil, tarihsel akıl, tecrübe edilmiş bir gelenek, devlet ve millet bilincine sahiptir ve bunlarda Türk milliyetçiliğinin temel ilkeleridir." 
BAŞBUĞ TÜRKEŞ, MHP'NİN SİYASİ DOKTRİNİNİ "9 IŞIK'TA BELİRLEDİ
Macit, günümüz Türkiye'sinde Türk milliyetçiliğinin temsilcisinin MHP olduğunu vurgulayarak, sunumuna şöyle devam etti:
"Dil, bir milletin ruhunun dış görünüşüdür. Milletin dili ruhudur, ruhu da dili. Dil ile milletlerin bütün özellikleri, karakterleri ortaya çıkar ve bu unsur milletlerin dünya görüşünü anlamaya olanak tanır. Bu Türk milliyetçiliğinin anlaşılmasının anahtar kavramıdır. Türk dili bu açıdan dünyanın en eski dillerinden biridir ve Türk milliyetçiliğinin kodlarını Türkçenin yapısında ve ortaya konulan Türkçe eserlerde görmek mümkündür. Tarihsel akıl, geçmişten günümüze tarihsel tecrübenin yansıdığı, kolektif düşünüş ve bu düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmış olan kurumlardır. Bu kurumlar muhafaza edildiği sürece tarihsel hafıza ve tecrübe taşınmış olur. Bu milliyetçi zihnin inşasındaki en temel kavramlardan biridir. Türk milliyetçiliği açısından da yaşanılan çağlara bakıldığında dönemlere göre millet ve devlet hayatında sistematik bir kurumsal yapının var olduğu görülür. Tecrübe edilmiş gelenek, gelenek geçmişteki bütün tecrübenin yaşatılması değildir. Gelenek tecrübe edilmiş olanın, sorun çözücü işlevi bulunanın, hayata, estetik, edebi ve pratik anlam katan tecrübenin yaşatılmasıdır. Türk devlet yapısında devlet ve millete ait bir gelenek, bu konuda bir tarihsel geçmiş ziyadesi ile mevcuttur. Devlet ve millet aynı paranın iki yüzü gibidir. Birini diğerinden ayırmak iki farklı ama işlevsiz varlıktan konuşmaktır. Yani birini diğeri olmadan düşünmek bir analojidir. Örneğin, bir paranın işlevselliği iki yazı ve turanın birliği ile ortaya çıkar. Bölmek mümkündür. Ancak böldüğünüz zaman o artık bir para değildir. Satın alma gücü ortadan kalmış yani asli işlevini kaybetmiştir. Türk milleti açısından ele alındığında devletsiz bir yaşam söz konusu olamaz. Devlet, milletin birlik ve bütünlüğünün sağlanmasında en önemli unsurlardan biridir. Zihin inşasını bu temel ilkeler üzerinden kurmuş Türk milliyetçiliğinin söz ve eylem alanı olarak MHP’dir, MHP, bu tarihsel sorumluluğu üstlenmiş bir parti, bir siyasal harekettir. Günümüz Türkiye’sinde de milliyetçi düşüncenin temsilcisi Milliyetçi Hareket Partisidir. 50 yıllık bir geçmişe sahip olan MHP'nin siyasi doktrini Başbuğ Alparslan Türkeş tarafından '9 Işık' ilkesi çerçevesinde ortaya konulmuştur. 9 Işıkçılık, Türk milletine, tarih ve kültürüne dayanan bir doktrin olarak bağımsız son Türk devletini, Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyabilmek için millî bir düşünce etrafında birleşmeyi zorunlu görür. Bu düşünce dokuz ana ilkeye dayanır ve ilkeler şu şekilde sıralanır: 'Milliyetçilik, Ülkücülük, ahlakçılık, ilimcilik, toplumculuk, köycülük, hürriyetçilik ve şahsiyetçilik, gelişmecilik ve halkçılık, endüstricilik ve teknikçilik."
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN BUGÜNKÜ ARKA PLANINI BAHÇELİ İFADE ETMİŞTİR
Macit, siyasi bir oluşum olarak kurulduğunda MHP'nin gayesinin şu şekilde belirlendiğini kaydetti:
"Tarih boyunca özgürlük ve bağımsızlık içinde yaşamış, şerefi, vatanı, millî bütünlüğü ve egemenliği için savaşmış büyük Türk milletini, ilim, irfan, ahlak ve nizam şuuru içerisinde, feragat, fedakârlık ve ilim zihniyeti ile dinamik milliyetçilik ve Ülkücülük anlayışına dayanarak muasır medeniyet seviyesine ulaştırmak. İçtimai adaleti ve güvenliği teminat altına almak, imkân ve fırsat eşitliğini sağlamak, bütün kamu faaliyetlerini en ilmî ve akli metotlarla teçhiz etmek, sefalet ve cehaleti yenmek, kişinin ve toplumun refah ve huzurunu sağlamaktır. Bunun içinde, 'milliyetçilik, Ülkücülük, ilimcilik, ahlakçılık, gelişmecilik, hürriyetçilik, teknikcilik ve endüstricilik, köycülük, toplumculuk ve halkçılık' prensiplerinden hareket ederek ve bunları vatandaşlara benimseterek, millî birlik ve beraberlik anlayışı içinde Türk devletinin devamlılığına hizmet etmektir. MHP 50 yıl önce kurulduğunda Başbuğ Alparslan Türkeş tarafından ortaya konulan milliyetçi düşünceyi bugünde aynı şekilde devam ettirmektedir. Partinin kendi temel görüş ve ilkelerine bağlı kalarak, dünyadaki değişmeleri ve gelişmeleri doğru okumak suretiyle Türk milletinin beklentilerini en üst seviyede karşılamak için program, hedef, politika ve projelerini Türk milleti ve insanlığın yararını gözeterek sürekli geliştiren dinamik bir yapı olduğunu belirtmesi bunun en açıklayıcı ifadesidir. Bugün Türk milliyetçiliği siyasal söylemini tarihsel arka planı çerçevesinde MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli'nin 'Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve sonra ben.' ilkesi üzerine inşa etmiştir. Bu ifade geçmişten alınan mirasın reel politikte kazandığı pratiği dile getirmektedir. Bahçeli'nin ortaya koyduğu bu ilke siyasette Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milletinin varlığını bütünsel olarak ön plana koyan düşüncenin ürünüdür. Bu düşünce her türlü siyasi mülahazanın, günübirlik siyasi çıkarların çok ötesinde devletçi ve milliyetçi anlayışın reel politikadaki ifade şeklidir. Bahçeli'nin 'Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve sonra ben.' anlayışı, MHP'nin 50 yıllık siyasal hayatında günlük siyasete alet olmamış, kalıcı ve sürekli hamleleri ve hedefleri savunan temel bir ilke,  popülist siyasetin kirliliğinden hep uzak durmayı hedefleyen siyasi bir norm durumundadır."
BAHÇELİ'NİN BU BEYANI POLİTİK DURUŞUN EN AÇIK VE NET İFADESİDİR
Macit, "Devlet Bahçeli’ye göre, MHP geçmişinde inandığı değerlerin izinden yürümüş, zor olsa da pek çok itiraz yükselse de ilkelerinden, ülkülerinden ve tutarlılığından taviz vermemiştir. Bunun siyasi sonuçları parti için ağır olsa da benzeri durum ve şartlar tekrar vuku bulsa, yine aynı tutumu göstereceğinden, tarihe, ecdada ve millete karşı taşıdığı sorumluluktan en küçük taviz vermeyeceğinden herkes emin olmalıdır." diye konuştu.
"Bahçeli’nin de dediği gibi, milliyetçilik bir millete mensubiyet şuurudur." ifadesine yer veren Macit, Türk milliyetçileri ile ilgili şu tespitleri yaparak sunumunu tamamladı:
"Türk milliyetçileri Türk milletine hem şuurla hem de emsalsiz bir sevdayla bağlıdırlar. Bu nedenle klasik politik şablonlara uyamaz, çıkar hesabı yapamazlar.
Bu temel itibarıyla MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açısından siyaset; 'Kısa vadeli ve ucuz kişisel çıkarların dirsek dirseğe yarıştığı bir koşu parkuru değildir. Fikrî tutarlığının olmadığı, ilkelerinin ayaklar altında çiğnendiği, meselelere günübirlik bakanların toplanma yeri de değildir. Siyasi köklerini inkâr ederek yabancı çekim merkezlerine kapılmışların bekleme odası ise hiç değildir.' Siyaset etkinliğinin bu meşruiyet zemininde tanımlanması ve Devlet Bahçeli’nin 'Biz siyaseti kendimiz için istemiyor, kendimiz için talep etmiyoruz. Bizim önce ülkem ve milletim, sonra partim ve sonra ben sözü ile ifade ettiğimiz de budur.' beyanı politik duruşun en açık ifadesidir. Bunun doğru anlaşılması milliyetçi siyasetin tutarlı pratiğinin görünmesini de sağlayacaktır. Bu söz, MHP'nin siyasetteki önceliğini açıkça ortaya koymaktadır. Devlet Bahçeli’ye göre, Genel Başkanlığını yapmakta olduğu Milliyetçi Hareket Partisinin günümüzde ortaya koyduğu bu siyasal etkinlik, günübirlik siyasi kaygıları bir tarafa bırakan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin önüne aydınlık ufuklar açacak olan ve tarihsel şuura, varoluş bilincine dayanan bir reel politik tavırdır. Amaç, Türk milletini güvenli bir geleceğe taşıyacak kararlılığı göstermektedir. Bu değerlendirmeler ve anlama, açıklama biçimi, değerli bir zihin inşasının, tarihî tecrübelere dayanarak oluşturduğu Türkçe dil dünyasını, bu da söylem alanını yani Türk milliyetçiliğini ve yine bunun kaçınılmaz zorunlu sonucu olarak da eylem alanı, yani MHP ve Devlet Bahçeli’nin 'Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve sonra ben.' anlayışını, tarihsel ahengi, estetiği, düşünce, dil ve eylem birliğini göstermektedir. Eğer, bir kişinin, bir grubun veya daha geniş tabanlı bir topluluğun söz ve eylem alanında birtakım dalgalanmalar yaşanıyorsa, hiç şüphesiz bu dalgalanmanın nedeni yukarıda ifade edilen ilkeler aracılığıyla zihin inşasının gerçekleştirilmediği anlamına gelmektedir."
DEMİR: TÜRKÇÜLÜK ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜNDEN SONRA ÖNEMLİ ÖLÇÜDE GERİLEDİ
Panel Başkanı Yalçın, ilk panelist Macit'i sunumu için teşekkür ettikten sonra sözü Prof. Dr. Hilmi Demir'e verdi ve "İkinci konuşmacımız, bize Türk milliyetçiliğinin manevi temeli, millî ve manevi değerleri, yaşa ve yaşat şekliyle çok sık kullandığımız o temel ilkelerimizden birisini, medeniyet tasavvurunu, maneviyata davet ve arkasındaki temel sebebin ne olduğunu, nihayet Türk-İslam ülküsü konusundaki tespitlerini izah edecek." diye konuştu.
Sunumuna, "İnşallah MHP'nin daha nice 50 yıllarını kutlamayı Rabb’im hepimize nasip eder." dileğinde bulunarak başlayan Demir, "Panel başkanımızın da ifade ettiği gibi Türk milliyetçiliğinin ve özellikle de tabii ki MHP'nin medeniyet tasavvurunu, bu medeniyet tasavvurunun arkasında yatan, özellikle Ülkücü karakter ve şahsiyetinin nasıl inşa edildiğini anlatmaya çalışacağım." dedi.
Bu konulardaki görüş ve değerlendirmelerini dile getirmeden önce bir kaç hususa değinmek istediğini kaydeden Demir, şunları söyledi:
"20. yüzyılın başlarında Osmanlı Türklerinin omuzlarındaki ağırlık oldukça artmıştı. Neredeyse her birisi bir ülke coğrafyası kadar olacak toprak parçalarını Osmanlı teker teker kaybediyordu. O süreç içerisinde Osmanlı aydınları Osmanlıcılıkta tutamadığı Osmanlıları, İslamcılıkla tutamadığı Müslümanları, Türkçülükle de Türk’ü kurtarmaya çalıştı. Ne Osmanlıyı tutabildik ne İslam dünyasını elimizde tutabildik ama Türk’le Türk coğrafyasını, Anadolu’yu elimizde tutabilmeyi başarmıştık. Akabinde Millî Mücadele ile birlikte verilen o büyük kutlu savaş, Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk’ün Anadolu’da yeniden ayağa kalkmasını sağladı. Fakat ne hikmettir ki Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının merkeze Türk’ü koyan çabaları Gazi’nin vefatının ardından önemli ölçüde geriledi. Bu gerileme döneminde 1948 yılında Atatürk’ün en yakınlarında bulunan Mareşal Fevzi Çakmak’ın önderliğinde Millet Partisi kuruldu. Her ne kadar Fevzi Paşa başta olmak üzere Millet Partisini kuranların önemli bir kısmı DP iktidarının muhalifliğini yeterli bulmadıklarını söylese de, Millet Partisi Türk’ün yeniden ayağa kalkması için ve Türk-İslam medeniyetinin inşası için önemli bir adım olmuştu. 1965’te merhum Alparslan Türkeş’in Genel Başkan seçilmesiyle Mareşal Çakmak’ın vefatı sonrası kaybolan dinamizmi hızla yakalayan ve Türk siyasetinin temel sütunlarından birisi olan MHP'nin etkisi politikayı aşan bir seyir izledi. O yüzden MHP yalnızca bir parti değildir. MHP, aslına bakarsanız Türk-İslam ülküsünün ve Türk-İslam medeniyetinin kurucu ana aktörlerinden birisidir. MHP'den önce Türk milliyetçiliği büyük şehirlerde dernekler etrafında teşkilatlaydı ama cemiyetçilik formunda kalabilmişti. Geniş toplum tabakalarına, taşraya ulaşımı ise sınırlıydı. Gerek klasik dönemde gerekse Türk milliyetçiliği MHP ile birlikte ete kemiğe bürünen, milliyetçiliğin ahlaki duruşu olarak da tanımlanan Ülkücülüğü bugün Bişkek’te, Kaşgâr’da, Bakü’de, Tebriz’de, Kerkük’te, Halep’te, Gümülcine’de, Lefkoşe’de, Kırım’da, hatta New York’ta, Berlin’de temsil eder hâle geldi."
MHP, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ KİTLELERLE BULUŞTURMAYI BAŞARMIŞTIR
Demir, "Alparslan Türkeş’in dilinde Türklüğün ve Türk milliyetçiliğinin en temel özelliklerinden birisi, kendisini bir öteki üzerinden inşa etmemesi ve özellikle de Müslüman bir toplumu veya unsuru ötekileştirmemesiydi." tespitini yaparak şu değerlendirmelerde bulundu:
"Osmanlının çöküşüyle birlikte İslamcılık ya da Batıcılık ideolojilerine karşı MHP'nin temsil ettiği Türk milliyetçiliği, ne Osmanlıya sırtını döndü ne de İslam’a. MHP'nin Türk milliyetçiliğinde millet, dil, din ve ahlaki değerler üzerinden tanımlanmış ve milliyetçilik ötekine bağlı bir ulusçuluk olmaktan kurtarılmıştır. Çünkü bu tanımdaki değerler silsilesi negatif biçimde bizim ne olmadığını değil, daha çok bizim ne olduğumuzu tanımlamayı amaç edinmiştir. Türk milliyetçiliği, MHP'nin davasının temelinde temel bir mesele olurken, ırki ve etnik duvarların ötesine aşmayı başarmış, dini, tarihi, ahlakı da içeren büyük bir medeniyet projesine dönüşmüştür. Bu yüzden, bugün Türk milliyetçiliği hem Anadolu’nun hem de Müslümanların bulunduğu bütün coğrafyalarda, sadece Türk’ün değil, Müslüman’ın bulunduğu bütün coğrafyalarda hak ettiği değeri görebilecek bir harekete dönüşmüştür. Görüldüğü gibi, Türk milliyetçiliği fikrinin önderlerinin zihninde İslam ya da dinden ayrı bir milliyet fikri hiçbir zaman olmamıştır. Millet hiçbir zaman dinden tamamen uzak, seküler ve pozitivist bir terim olarak görülmemiştir. Bu iki tür milliyetçilik arasındaki en temel ayrım, millet ile ulus arasındaki farkta kendisini gösterir. İkisi arasındaki fark, yalnızca bir kelime farkı değildir. Fakat bu fark aslına bakarsanız iki medeniyet tasavvurunun iki farklı bakış açısının ifade biçimidir. İki kelime modern dönemde kullanılmaya başlanmışsa da millet kelimesi ulus devletlerden önce imparatorluk çağına aittir. Çünkü millet, büyük bir imparatorluk geleneği içerisinde çok farklı köklerden gelen veya akraba olan toplulukları etnik kimliklere dönüştürecek ortak bir kültür dünyasında dünyayı belli bir tarzda anlayan ortak bir hayat tarzına sahip bir toplum hâlinde bir mekânı paylaşma tecrübesidir. Milliyetçilik ise, etnik kimlikleri aşan millet aşamasına ulaşmamış toplumların üst bilincidir. Türklüğe dair bilgi ve kavramların ilaveten şuur ve tavrın en ücra mezraya kadar yaygınlaştıran Milliyetçi Hareket Partisinin Türk milliyetçiliği dar bir dernek, cemiyet hayatının cenderesinden çıkararak halk kitleleriyle, milletiyle milliyetçiliği buluşturmayı başarmıştır. Bugün Kars’ın bir köyünde yahut bir Karadeniz yaylasında doğan çocuklara Atilla, Mete Han, Aybüke gibi isimler veriliyorsa, unutulmuş bu isimler kavramlar tekrar yaygın bir şekilde dolaşıma dönüşebiliyorsa ve nesillere aktarılabiliyorsa bu, MHP'nin Türk’ü zamandan ve zeminden bağımsız olarak merkeze alan ve milliyetçiliği dağlar, ovalar aşarak milletle buluşturan gayretinin sonucudur."
ÜLKÜCÜLÜK, EN YORULDUĞUNUZ ANDA YENİDEN SİZİ HAREKETE GEÇİRİR
Demir, "Başbuğ Alparslan Türkeş çizgisindeki Türklük ve Türk milliyetçiliği tarihi ve İslam’ı referans alan çerçevesi bir medeniyet aktörü olarak konjonktüre yön vermeye talip olmuştur." diyerek Ülkücülüğün nasıl bir düşünce ve ideal olduğunu şöyle anlattı:
"Modernleşmeyi bir medeniyet aktarımı olarak görerek Batı'nın taşeronluğuna değil, ona karşı bir medeniyet söylemini inşa etmeye çalışmıştır. Bu nedenle Türk milliyetçiliği, değişime uyma, ona tabi olma ve değişimin önünde sürüklenme değil, değişime yön verme, onu yönetebilme davasıdır. Bu çabanın en önemli ayağı, bugün Türk milliyetçiliğinde unutulmaya yüz tutan din ile medeniyet arasındaki uyumu yeniden kurma teşebbüsünde aramalıdır. Bu açıdan Türk milliyetçiliği bir karşı modernleşme projesi olarak okunabilir. Bu karşı modernleşmenin en temel iddiası, İslam ile medeniyet kavramlarının ayrıştırılamayacağı ve millet kavramı altında bu ikisinin yeniden Doğu’da diriltilebileceği iddiasıdır. Diğer bir deyişle Türk milliyetçiliği yerel kimlikler ile evrensel kimlikleri uzlaştırma projesidir. Bir yerde yerel kimlikler baskın gelen İslam ile evrensel kimlik olarak inşa edilen modernlik arasında yeni bir medeniyet kurma projesidir. Türk milliyetçiliği yalnızca siyasi bir görüş değil, bu açıdan bakıldığında bir medeniyet inşasının adıdır. Başbuğ Alparslan Türkeş'in çağrısı da bir medeniyet inşası için yeniden maneviyata dönüş çağrısıdır ve bu çağrı bugün de ihtiyaç duyduğumuz en temel şeydir. 'Ben, Türk milletinin sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet ve hile ile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum. Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşan, adalette yarışan birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikat yolu Allah yoluna çağırıyorum.' diyen Başbuğ Alparslan Türkeş'in aslında bu sözleri bunun en büyük ve en açık örneğidir.
1980 öncesinin en hararetli zamanlarında Özer Revanoğlu ile Toros’larda seçim çalışması yapan Rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun naklettiği bir manzara bunu çok açık ifade etmektedir. Kösoğlu ve Revanoğlu seçim çalışmalarında epey yorulmuş, yol kenarında nar satan çocukların yanında biraz nefeslenmek için durmuşlardı. Revanoğlu, biraz latife yapmak maksadıyla nar satan 9-10 yaşındaki bir çocuğa sorar 'Bu narlar çürük olmasın?' Çocuk gayet vakur ve ciddi bir üslupla cevap verir: 'Bizde yalan olmaz abi, biz Ülkücüyüz.' İşte Ülkücülük böyle bir millet, böyle bir karakter inşasıdır. En yorulduğunuz anda, dizlerinizin bağı çözüldüğü anda yeniden sizi harekete geçirir. Aslında bu, Allah Resulü’nün 'Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim.' Hadisişerifinin tecessüs etmiş, ortaya çıkmış, bedenleşmiş, karekterleşmiş bir şahsiyet inşasıdır. Bu yüzden Ülkücü bu hadisin yeryüzünde gezen örneğidir. MHP tüm ahlaki erozyona rağmen bu idealin yaşamasının teminatı olmuştur."
MHP, TÜRK-İSLAM MEDENİYETİNE OMUZ VEREN HAREKET OLARAK TARİHE GEÇECEK
Demir, "Günümüzde iletişim imkânları hayli genişledi. En büyük avantajlarından birisi de eskiden ulaşamadığınız, güç olan kadim coğrafyalarla daha hızlı irtibat kurmamız oldu." diye konuştu.
Irak ve Suriye'den gelen terör tehdidiyle ilgili Devlet Bahçeli'nin tarihî bir duruş sergilediğine dikkat çeken Demir, sunumunda daha sonra şu görüşlere yer verdi:
"Bu vesileyle Suriye’de yol kenarında yahut İran’da stadyumlarda bozkurt yapan soydaşlarımızı rahatlıkla görebiliyoruz. Bazıları istese de istemese de eş ve dost coğrafyalarda Türk milliyetçiliğinin sembolleri çok popüler hâle geldi. Gelinen noktalar itibarıyla MHP artık kimse için sadece bir tabela partisi değildir. Tabelası politikayı aşan sosyolojik ve psikolojik bir manayı ihtiva eder ve bu politika bu mana havuzunun içinde sadece bir parça mesabesindedir. Türkiye son zamanlarda ne zaman sıkışsa, dış politikada yaptığı birtakım adımlar sonucu terör tehdidiyle karşı karşıya kalsa MHP Türkiye'nin imdadına yetişmektedir. Suriye, Irak’tan gelen terör tehdidine karşı Devlet Bahçeli’nin, tüm Ülkücülerin en ön safa çağırması 'Mevzubahis vatansa geri teferruattır.' diyen MHP'nin siyaset anlayışının en büyük göstergesidir. 15 Temmuz sonrası yaşananlar karşısında MHP ve Devlet Bahçeli’nin siyaset anlayışı milliyetçiliğe mesafeli duran toplumun farklı kesimlerini de kendisine çekmeyi başarmıştır. Afrin’e düzenlenen Zeytin Dalı Operasyonu’nda 'Nereye gidiyorsunuz?' sorusuna, bir askerin 'İstikamet Kızılelma' diye cevap vermesi. Toplumun gönlünden MHP'nin anlam ve manasını ihtiva eder. Bugün MHP, Türk-İslam medeniyeti inşasına omuz veren bir hareket ve bir dava olarak tarihe geçecektir. Devlet Bahçeli’nin siyaseti, ahlak ve faziletin bir aracı olarak kullanması ve siyasetin temel amacının millet, devlet ve ülkenin geleceği ve beka sorunu hâline getirmesi bugün Türk-İslam medeniyetinin geleceğe uzanan en temel ve en önemli uç unsuru olacaktır. Bu bakımdan, Türk millî kimliği ve dirliği konu edildiğinde yapılması gereken tarihleme bundan sonra 'MHP'den önce' ve 'MHP'den sonra' olacaktır."
SARIKAYA: MHP, TÜRRKİYE DIŞINDAKİ TÜRKLERİ HEP GÜNDEME TAŞIDI
Panel Başkanı Yalçın, Demir'in ardından sunumunu yapması için Doç. Dr. Yalçın Sarıkaya'ya söz verdi.
Konuşmasına "Bizler için MHP'nin 50. yılı münasebetiyle düzenlenmiş olan bu faaliyette yer almak, konuşmacı olarak bulunmak bir şereftir. Bu itibarla bu imkânı veren hem Genel Başkan’ımıza hem de TASAV Başkanı İsmail Faruk Aksu'ya teşekkürlerimi bildiriyorum." diyerek başlayan Sarıkaya, şunları kaydetti:
"Elbette MHP 50 yılını ya da Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin ifadesiyle Türk milliyetçiliğinin siyasi hareketinin 71 yılını burada kısa bir süre içerisinde sadece bir yönü itibarıyla olsa dahi ele almak çok zor bir iş. Bunu elimden geldiğince özetleyerek icra etmeye çalışacağım. MHP, en öz tanımıyla Türk milliyetçilerinin, Türk milletinin milliyetçinin veya öyle söyleyebiliriz, siyasal organizasyonudur. Fakat milliyetçilik ile dış politika arasında bütün milletler açısından geçerli olan yakın bir ilişki vardır. Zira uluslararası ilişkilerin de özü ya da dış politika anlamında özü, milletlerin birbirleriyle süregelen çıkar mücadelelerine dayanır. Bu bakımdan, milliyetçilerin bütün toplumlarda ve siyasal sistemlerde devletlerin dış politikalarını takip etmek, bu takipte risklere işaret etmek, tehlikelere ve tehditlere işaret etmek, müzakerelerde tavizlerin önüne geçmek, tavizlerin önünü almak ve gerektiğinde fedakârlıkta bulunmak gibi bir mecburiyetleri olduğu da tabiatı gereği bu meselenin, çıkarlarıdır. Bu, aynen Türk milliyetçilerinin, Türk milliyetçiliği hareketi için de geçerlidir. MHP'nin 50 yıllık parti geçmişinde Türk Dışişleri Bakanlığının çeşitli kademelerinde görev yapmış olan bazı isimler parti içinde görev yaptılar malumlarınız. Hemen akla gelen ilk isim, ikisi de merhum, Allah rahmet eylesin, Gündüz Suphi Aktan ve Ahmet Deniz Bölükbaşı Beyefendiler. Dışişlerimizin de çok nitelikli isimleriydiler. Ancak MHP’nin 50 yıllık siyasi ömründe az sayılacak bir miktar, süre hükûmet etmiş olduğunu ve bu hükûmetlerin hiçbirisinde de Dışişleri Bakanlığı görevinin MHP’de yetki ve sorumluluğun bulunmadığını bakanlık itibarıyla biliyoruz. Bununla birlikte, Türk dış politikasının temel meseleleri olan Kıbrıs, Yunanistan, Batı Trakya, azınlıklar, Kafkasya, Türkistan, Arap-İsrail uyuşmazlığı, sınır güvenliği meselesi, daha yakın zamanlarda daha fazla gündemimize gelmiş olan Orta Doğu Türkleri yani Irak, Lübnan, Suriye Türkmenleriyle ilgili meseleler, Türkiye-ABD ilişkileri ve Türkiye-AB ilişkilerinden kaynaklanan büyük sorunlar Türkiye dışında yaşayan Türkler meselesi genel itibarıyla MHP'nin her zaman gündeminde olmuş, masasında olmuş ve her zaman Türkiye'nin gündemine de MHP aracılığıyla taşınmış hususlardır, konulardır."
MİLLİYETÇİLİK DUYGUSUNDAN YOKSUN BİR TOPLUM MİLLET OLAMAZ
Başbuğ Alparslan Türkeş'in, "Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumun millet manzarası göstermesi mümkün değildir." sözünü hatırlatan Sarıkaya, şöyle devam etti:
"Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, millî şuura sahip olmayan bir toplumun yaşamasının mümkün olmadığına işaret ediyor ve burada diyor ki 'Böyle toplumlar, böyle bir duygudan ve şuurdan yoksun mahrum toplumlar dış olayların en ufak bir tesiriyle kendilerini koruyamaz hâle gelirler.' Bunlar çok önemli tespitlerdir ve hedefleri olan bir topluluk olarak milleti tavsif ediyor. Yani hedefleri olmak ve dış olayların tesiriyle dağılıp dökülmemek, oraya buraya gitmemek millet açısından istikametin işareti niteliğinde olmuştur. Rahmetli Başbuğ’umuz Türk milletinin birliğine, bütünlüğüne karşı çıkan komünizme, bölgeciliğe, mezhepçiliğe ve her çeşit bölücülüğe karşı amansız bir savaşa işaret etmektedir ve bu da Ülkücülerin Türk milliyetçilerinin çok severek benimsedikleri 'Ne ABD ne Rusya ne Çin' sözüne de ilham kaynağı olacak işaretler olmuştur. Uluslararası ilişkilerde ittifaklar önemli; devletlerin ittifaklarından bahsediyorum. Bir NATO ittifakı var malumunuz, Soğuk Savaş Dönemi’nde NATO ittifakıyla ilgili pozisyon da siyasi açıdan bir anlam ihtiva ediyordu. Merhum Başbuğ'umuz, prensip olarak Türkiye'nin NATO içerisinde bulunmasını, o günün şartları içerisinde açık bir şekilde tercih etmiştir. Bu konuda eserlerinde cümleleri, ifadeleri vardır. Bununla ilgili antipropagandaya da zaman zaman karşı çıkmıştır fakat bunu yaparken ittifakların genel karakteristikleri, genel özellikleri itibarıyla burada üye devletlerin karşılıklı menfaatlerinin birbiriyle uyuşturulması ve ahengi meselesinin altını çizmiştir. Rahmetli Başbuğ’umuzun aslında bir yönü de diplomattır yani diplomasiyi bilen bir siyaset ve devlet adamıydı. Dolayısıyla müzakereler konusunda Türkiye'nin içinde bulunduğu ittifaklardaki pozisyonu konusunda bütün uluslararası ilişkiler uzmanlarının, hocalarının anlayıp takdir edebileceği ölçüde girişimleri, birikimleri olan bir siyasetçi ve devlet adamıydı. Bu konuda mesela soğukkanlı ve teknik bir yaklaşımı mevcut olmuştu Türkiye'nin NATO üyeliğiyle ilgili konuda. Türk ordusunun modernizasyonu ve birtakım teknolojik bilgilere erişim imkânı sağlamakla birlikte, Türkiye'yi yönetenlerin bu ittifakı anlamakta ve bundan yararlanmakta zaman zaman yetersiz kaldıklarına da işaret etmiştir. Alparslan Türkeş 1960’lı yıllarda CKMP’nin kurulması öncesinde de asker kimliğiyle de daha sonradan siyasetçi kimliğiyle de en çok üzerinde önemle durduğu konulardan bir tanesi Kıbrıs meselesi olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisinde milletvekili olarak yaptığı konuşmalarda da Kıbrıs meselesi üzerinde ağırlıkla durmuştur. İki kutuplu dönemde, dönemin özelliğinden kaynaklanan çekingenliğin yersizliğine işaret eden liderdir Alparslan Türkeş. 'Bu mesele yoktur, görülmemiştir, bizim için anlamı yoktur.' denilen bir yerde bu meseleye dikkat çeken Merhum Başbuğ’umuz Alparslan Türkeş’tir."
HEYECANIMIZI TÜRK MİLLETİ İÇİN HER ZAMAN DİRİ TUTAN BİR HAREKETİZ
Sarıkaya, 1960’lı yıllarda Başbuğ Türkeş'in bu meseleye dikkat çekmesinden çok kısa bir süre sonra olayların başladığını ve Türkiye'nin Ada’ya müdahalesi etmesinin dışında bir seçeneğinin dışında seçenek kalmadığını bildirdi.
Yine, 1990’lar sonrasında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte o günlere kadar haklarında hiçbir söz söylenmeyen, söyleyene de rüya gören insan gözüyle bakılan Türk dünyasını en iyi bilen, orayla temasını sürdüren, oraya ilişkin politikalar oluşturup tavsiye eden liderin Alparslan Türkeş olduğunu hatırlatan Sarıkaya, o süreci şöyle anlattı:
"1991 yılından itibaren, 1991 seçimlerinde RP-MÇP-IDP ittifakıyla Yozgat milletvekili olarak TBMM’ye girdikten sonra Türkiye devletinin merhum Başbuğ’umuzun Türk dünyasıyla ilgili birikiminden yararlanmak için gösterdiği çabaları da biliyoruz. Türk dünyasının Bilge Başbuğ’u ve Türk siyasal hayatının 20. yüzyıldaki en önemli liderlerinden Alparslan Türkeş ebediyete intikal ettikten sonra MHP liderliğine partinin çeşitli zamanlarda Genel Sekreterlik, Genel Başkan Yardımcılığı, Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği, Merkez Karar Kurul Üyeliği ve Genel Başkan Başdanışmanlığı görevlerini de yapmış olan ve MHP'nin mevcut Genel Başkanı Devlet Bahçeli 6 Temmuz 1997 tarihinde gelmiştir. Az önce, benden önceki konuşmada ifade edilen 'Önce ülkem ve milletim sonra partim ve ben.' sözü kendisiyle özdeş olan bu söz düşünüldüğünde, Türkiye'nin dünya devletler ailesindeki Türk milletinin ve dünya milletler âlemindeki yerinin ve durumunun her şeyin öncesinde ve önünde tutulduğu bir siyaset anlayışıyla bayrak kaldığı yerden sürdürülmüştür. Bunu rahatlıkla ifade edebiliriz ve cesur kararlar alınarak sürdürülmüştür. Devlet Bahçeli’nin birbiriyle bağlantılı, kendisine özgü iki sembol hedef tanımlaması var. Bu salonda bulunan herkesin malumlarıdır, birisi 2023’le ilgili de Cumhuriyet'imizin 100. yılıyla, birisi de 'Lider Ülke Türkiye' perspektifi ve vizyonudur. 1 Mayıs 1999 tarihli bir açıklamasında kendisine soru sorulduğunda, MHP’nin değişip değişmediğiyle ilgili. Malumlarınız, MHP'ye medyadan böyle tuhaf sorular sorulma alışkanlığı vardır. O çok güzel bir şekilde, 'Dünyada etkin ve saygın bir ülke olma hedefimiz değişmemiştir.' deyip noktayı koymuştu. MHP'nin dış politika çizgisine ilişkin de ilk işareti o zaman vermiştir. Ben bir dış politika ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı olarak, Genel Başkan’ın ve MHP'nin dış politikaya ilişkin yaklaşımını Milliyetçi ve Ülkücü Harekete dışarıdan yakıştırılan hamaset ve heyecanla hiç ilgili, ilişkili görmedim. Evet, heyecanlıyız, heyecanımızı milletimiz için her zaman diri tutan bir hareketiz. Bununla birlikte Genel Başkan daMHP de rasyonel, soğukkanlı ve şüphecidir. Çünkü şüphe duymak tehditlerden haberdar olmayı ve millî menfaatleri muhafaza etmeyi beraberinde getirir."
"DÜNYA 5'TEN BÜYÜKTÜR" ÖNCEDEN BAHÇELİ TARAFINDAN SÖYLENMİŞTİ
Sarıkaya, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık dile getirilen "Dünya 5'ten büyüktür." sözünün Devlet Bahçeli tarafından yıllar önce ifade edildiğini hatırlatarak, şunları kaydetti:
"Bakınız, 2002 yılında Amerikan Kongresi için hazırlanmış bir rapordaki çarpıcı ifadelerden bahsedeceğim. Karov Migdalovids hazırlamış raporu. 57. hükûmeti analiz ettiriyor Amerika devleti, diyor ki 'Bunlar nasıl partiler ve liderlerdir, bu konuda bize rapor veriniz.' İlginç ifadeler var. Diyor ki 'Hükûmetin zorlu iş yükü, ideolojik olarak uyumsuz olan koalisyon ortakları arasındaki keskin farkları açığa çıkarmıştır. DSP, geleneksel olarak devletçi ama artık büyük ihtimalle öyle olmayacak fakat milliyetçi. MHP ise sağda bir parti cansiparane milliyetçi. ANAP merkezci, piyasacı ve yolsuzlukla ünlenmiş. Bahçeli ve Yılmaz Avrupa Birliği’ne katılmaya ilişkin değişiklikler konusunda taban tabana zıtlar. Bahçeli, sürecin millî egemenliğe etkileri konusunda şüphelere sahipken, Yılmaz hızlı adımlar atılmasını istiyor...' Yöneticilere dönük böylesine bir bilgilendirme notunun, bir Amerikan raporunun gerçekleri kısa ve öz biçimde ifade etme zorunluluğu vardır. Buradan çıkarılacak çok notlar olduğunu değerlendiriyorum. İlginç bir şeyi dikkatinize sunmak isterim. Şimdi, Cumhurbaşkanımızın söylediği haklı ve doğru bir söz var: 'Dünya 5’ten büyüktür.' Biliyorsunuz, bu BM'de çeşitli konuşmalarda ifade ediliyor. Genel Başkan’ımız Devlet Bahçeli tarafından yıllar önce bu içerik ifade edilmiştir. Bunu burada ifade etmekte hiçbir beis görmüyorum. MHP'nin Ankara İl Kongresinde yapmış olduğu konuşma, MHP’nin Web sayfasında da mevcuttur, incelenebilir. 2006 yılında bakınız diyor ki 'BM bir küresel kurum niteliğini kaybetmiş, barış ve güvenlik konusunda yetersiz kalmış, Amerika'nın güdümünde bir Güvenlik Konseyi ile sözde dünyaya barış kararları çıkarmaktadır. BM küresel kurum olma niteliğini kaybetmiştir. Barışa ve güvenliğe yetmemektedir. Ya BM bu özelliklerine sahip olmalıdır ya da yerini, konumunu silip 21. yüzyılın gerçekleri doğrultusunda dünya milletleri yeni bir kurum liderliğinde oluşmalıdır.' Yıl 2006’dır. Yine Devlet Bahçeli, Irak Savaşı sırasında yine bu minvalde diyor ki 'Unutmamak gerekir ki, ülkelerin ve büyük devletlerin kuralları belirlediği, diğer devlet ve milletlerin söz hakkının bulunmadığı bir küreselleşme modelinin başarı şansı yoktur.' Burada küreselleşmeyle ilgili birkaç şeyi daha hatırlarınıza getirmek istiyorum. MHP'nin hükûmet sorumluluğu aldığı yıllarda bu küreselleşme lafı âdeta, teşbihte hata olmaz, amentü gibi yani bunu konuşmazsan sen bir şey bilmiyorsun gibi bakılan bir sözdü. Bakın, bu dünya değişti yani bugünün dünyasında Amerika Birleşik Devletleri Meksika sınırına duvar örüyor, biz mecbur kalmışız, bakın sınırlarımıza duvar örüyoruz. Macaristan sınırına tedbir alıyor. Dolayısıyla 'Efendim, duvarlar yıkıldı, hudutlar yok, ulus devletler şöyle değişti.' sözlerinin de herhangi bir anlamı kalmamıştır."
BAHÇELİ, RUMLARIN AB ÜYELİĞİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ UYARILARI OLDU
Sarıkaya, MHP'nin 57. hükûmet döneminde hem içeride hem de dışarıda izlediği politikaları şöyle değerlendirdi:
"MHP hem içeride hem dışarıda yani hem hükûmet içerisinde hem genel olarak Türk siyaseti içerisinde hem de Türkiye dışında AB ve küreselleşme tartışmalarının içerisinde öteki hâline getirilmek istenen ve problemlerin kaynağı olarak gösterilmek istenen bir siyasal parti olmuştur. O yıllarda Genel Başkan’ın, MHP'nin ifade ettiği hususlar, ben burada mübalağa etmeden söyleyeceğim, siyaset bilimi kitabı olacak niteliktedir yani ders olarak öğretilecek siyaset bilimlerinde, o nitelikte içeriğe sahiptir. Bunlardan bir iki örnek vermek istiyorum, tabii zamanı da çok iktisadi kullanmak da istiyorum. Genel Başkan 'Objektif olmayı bir türlü başaramayan bazı kalem sahiplerinin son dönemde yaşanan ekonomik sıkıntıları bahane ederek MHP'nin bu süreçteki konumu üzerine eleştiriler geliştirdiklerini görüyoruz. Küreselleşmeyi doğru okuyamayan, küreselleşmeyle birlikte millî ve yerli olan ne varsa terk edileceğini zanneden bu kişiler ne yazık ki bu ülkenin ve dünyanın gerçeklerini anlamamakta direnmektedirler.' diyor. Bununla ilgili çok sayıda açıklama ve ifadesi vardır Genel Başkan’ın. Mesela, daha ileriki yıllarda daha çok gündeme gelen bu sistem karşıtı hareketler, küreselleşme karşıtlarıyla ilgili hususlara 2001 yılında Davos’la eş birtakım toplantılar oluyordu. O tarihte Brezilya Porto Alegre’de yapılmıştı toplantı. Konuşmasının içerisinde Porto Alegre’deki toplantıya ve olaylara dikkat çekmiş, bunun küreselleşme denilen sürecin yan etkileri, toplumlar üzerindeki etkileri, haksızlıklar ve adaletsizlikler, eşitsizlikler temeli üzerinde durmuştur. Bu konuşmalarını Avrupa teşkilatları ile Avrupa Türk Federasyonu ile buluşmalarında da sıklıkla dile getirmiş ve Avrupa Türklerini de bu konuda uyarmıştır. 57. hükûmet döneminde AB meselesi bir cendereye dönüştürüldüğünde, maddeler hâlinde Türkiye'nin reçetesi olabilecek hususları MHP hem Türk siyasetine hem AB ile ilgili bürokrasimize ve karar alıcılarına bir hizmet olarak âdeta sunmuştur. Hükûmetten düştükten sonra yani 3 Kasım 2002 Seçimlerinden sonra da âdeta hükûmet etme sorumluluğu ile meseleleri takibe devam etmiş ve yükselen riskleri işaret etmiştir. Bunlardan birisi, yine Kıbrıs’la ilgili olmuştur. Biliyorsunuz, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum yönetimi Ada’nın tamamını temsilen AB'ye üye yapılmıştır. Genel Başkan’ın bu konuda çok açık sözleri, uyarıları olmuştur bu süreçle ilgili. Yani sürecin oraya götürülmesi aşamasında. Ancak bunlar maalesef AB'nin bu kararını değiştirmemiştir. 2004’ten sonra da hem AB sürecinden kaynaklanan talepler yani Türkiye'nin aday üye olması ve tırnak içerisinde, o ifade hiç hoş bir ifade değil. Ev ödevleri ile muhatap edilmesi sürecinde bunların gelip geçici olabileceğini, bunlara çok temel politikaların, kanunların, Anayasa’nın bunların rüzgârına bırakılmaması gerektiğini ayrıntılarıyla anlatmış ve ifade etmiştir. Mesela bunlardan birisi 6. Uyum Paketi ile ilgilidir. 6. Uyum Paketi ile ilgili eleştirilerini bütün konunun uzmanlarının incelemesi gerekir, buradan notlar alması, çalışması, üzerinde değerlendirmelerde bulunması gerekir."
TÜRK DÜNYASI İLE İLGİLİ HUSUSLAR MHP'NİN ÖNCELİKLERİDİR
Sarıkaya, "Türk’ün gerçek rüyası Türk dünyası, dış politika dediğimizde, Türk dünyasıyla ilgili hususlar MHP'nin ana ve öncelikli hususlarıdır." tespitini yaparak şu değerlendirmelere yer verdi:
"Türk dünyasıyla ilgili hususlarla merhum Başbuğ’umuzun elbette yeşerttiği, tohumlarını büyüttüğü fikrin, idealin sonuçlarıdır, meyveleridir ve MHP Türk dünyasıyla ilgili hususlarda, az önce ifade ettiğim gibi, Türkiye devletinin ihtiyaçlarını karşılayacak birikime, tecrübeye sahip olmuştur, her zaman hazır olmuştur. Özellikle 1991-1992 yıllarında hem Balkanlar'da hem Kafkasya’da, Karabağ’da, Çeçenistan’da, Abhazya-Osetya çatışmalarında hatırlıyoruz o zamanları, Bosna-Hersek, Kosova büyük sıkıntılar içerisindeyken merhum Başbuğ’umuz 1992 tarihinde bilhassa, defalarca TBMM’deki birleşimlerde konuyla ilgili geniş açıklamalar vermiştir. Maalesef o dönemin yöneticileri, siyasileri, milletvekilleri içerisinde bu meseleleri sadece bilgi olarak bilen bile az yani bilmiyorlar da böyle bir meseleyle karşı karşıya kalmış. Bir taraftan da ağır bir terör sürüyor, yurt içinde iç güvenlik operasyonları; bunun yurt dışındaki uzantıları. Bunlarla ilgili mücadeleler. 1991 yılındaki Amerikan müdahalesi. MHP'nin en önemli mevzularından birisi olan Türk dünyasıyla ilgili olarak Alparslan Türkeş’in mirasını Devlet Bahçeli Bey de Türk Dünyası Birliği Liderliğine, Türk devletleri arasındaki iş birliği, Türk topluluklarının sosyal, siyasal ve ekonomik durumlarını, kardeş ve akraba topluluklarının maruz kaldıkları insan hakları ihlalleri ki çok önemli bir konudur. Konusunda önemli bir ilgi ve kaynak tahsis etmiştir. Kuzey Kafkasya’daki, Güney Kafkasya’daki, Balkanlar’daki çatışmalarla ilgili. Henüz iktidar olmamışken, 57. Hükûmet kurulmamışken yaptığı çok önemli açıklamalar var. MHP'nin tüm seçim beyannamelerinde, 1999’dan itibaren ayrı bir başlık olarak Türk dünyası yer alır. Beyannamelerin hepsinde yer alan sayın parti yetkililerinin de bildikleri üzere, Türk Dünyası Bilim ve Teknoloji Veri Tabanı, Türk Dünyası Bilimsel ve Teknolojik İş Birliği Merkezi, Türk Dünyası Genel Konseyi adındaki organizasyonların kurulması taahhüdü son seçim de dâhil olmak üzere, yer almıştır. Keza, Türk Dünyası Bakanlığı da MHP’nin öncelikli bir taahhüt ve hedefidir. Bunlar MHP'nin Türk dünyasıyla ilgili meseleleri kurumsallaştırma arzusunun göstergeleridir."
MHP'NİN İZLEDİĞİ POLİTİKALARLA TÜRKİYE UÇURUMUN KENARINDAN DÖNDÜ
Sarıkaya, MHP'nin izlediği iç ve dış politikalar sayesinde Türkiye'nin zaman zaman uçurumun kenarından döndüğüne dikkat çekerek, şunları söyledi:
"Tabii, bütün hususlara değinmek mümkün olmayacak ama enerji konusuna MHP'nin önem verdiğini, Azerbaycan’ın özellikle bu konuda Türkiye'nin bir enerji öbeği olma politikasındaki yeri ve anlamına ayrı önem verdiğini. Tabii, Azerbaycan deyince Ziya Gökalp’la birlikte Buse-i Zade Ali Beylerin, Ahmet Ağaoğulları’nın, Türk milliyetçiliğinin gelişmesindeki, Türkiye'de kurumsallaşmasında, fikir kurumsallaşmasındaki etkilerini, önemlerini en iyi Türk milliyetçileri ve MHP idrak etmiştir. Bu anlamda, Kafkasya’da izlenen yanlış politikalar, özellikle bir örnek üzerinden gidelim, 2009 yılında Türkiye çok büyük bir uçurumun kenarından döndü diyelim, Türkiye ve Azerbaycan. Türkiye-Azerbaycan ilişkileri, Türkiye'nin Kafkasya politikası, Kafkasya’nın güvenliği politikası ve Kafkasya’da barış -bütün bunlar anlamında söylüyorum- Zürih protokolleriyle Türkiye-Ermenistan sınırlarının açılması meselesinde. Orada ilk sözü söyleyen, ilk itirazı, en etkili itirazı gerçekleştiren MHP olmuştur. Burada detaylarıyla ifade etmek istemiyorum. İki ülke arasında diplomatik ilişki kurulması, başta sınırların ve toprak bütünlüğünün karşılıklı tanınması, ilişkilere yön verecek ilkelerin genel soyut planda değil, somut yükümlülükler olarak belirlenmesine bağlı olduğunu, 1921 Kars Anlaşması’na işaret ederek Ermenistan’ın iyi komşuluğun gereği olan işleri yapmadığına işaret ederek ve bir futbol diplomasisi oynanıyordu o zaman, karşılıklı olarak futbol maçlarıyla meselenin yumuşatılmasına dair. Bunlara çok açık ve sert sözlerle karşı çıkmıştır. Nitekim o dönemde hem şimdiki Cumhurbaşkanı’nın girişimleriyle hem MHP'nin bu dikkat çekme ve Türkiye'de Türk milliyetçisi bir tepkinin yükseldiğinin siyasal iktidar tarafından görülmesiyle o uçurumun kenarından dönülmüştür. Bir Ermeni diasporasının değil, 10 Ermeni Devleti’nin, 100 Ermeni diasporasının bütün varlığıyla yapamayacağı, veremeyeceği zarar oluşacaktı. Yani böyle bir zarardan dönülmüştür. Türk dünyasının bugün en önemli meselelerinden birisi, Orta Doğu Türkleridir. İran’da 30 milyona yaklaşan Türk varlığını bir tarafa koyuyorum, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da bulunan Orta Doğu Türkleriyle ilgili hususlar MHP'nin ana gündem maddeleri arasındadır."
MHP KONUYU GÜNDEME GETİRİNCE AMERİKAN SALDIRISI GERİLEDİ
Sarıkaya, Türkiye'nin dış politikası ile ilgili MHP'nin tavrını şöyle değerlendirdi:
"Malumlarınız, bir Arap Baharı, hazana ve kışa dönüşen, adına 'Bahar' denilen bir süreç yaşandı. Ta 1991’den başlayan ve günümüze kadar devam eden, buradaki Türk varlığının zayıflatılması, hatta yok edilmesi, haklarının değil bizatihi varlıklarının yok edilmesi, şehirlerinin yok edilmesi, demografinin değiştirilmesi proje ve politikaların uygulandığı. Üzülerek ifade etmek istiyorum ki, geçtiğimiz 10-15 yıl içerisinde bunlara seyirci kalındığı, sadece siyasal sorumluluk sahipleri tarafından değil, maalesef milletimiz tarafından da yeterli duyarlılık gösterilmediği bir ortamda Türk milliyetçilerinin siyasal organizasyonu MHP gün gün takip ederek… Örneklerini vereceğim. Mesela, Irak’ta geçici idari yasa gündeme geldiğinde, Türkmenlerin buradaki temsil sayısının yetersizliğiyle ilgili. 25 kişilik Irak Geçici Hükûmet Konseyi kurulduğunda. Bunlarla ilgili doğrudan temasları ve sözleri vardır MHP Genel Başkanı’nın. Eylül 2004’te Telafer’e saldırıldığında, Telafer’i ilk defa gündeme getiren MHP. O günlerde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’dü ve Colin Powel’le bir görüşme yapmak durumunda kaldı MHP'nin konuyu gündeme getirmesi sonrasında ve o Amerikan saldırısı gerilemek durumunda kaldı. Tabii, bahsettiğim gibi, meseleler çok yoğun, Türkiye'nin dış politika gündemi çok yoğun. Özellikle son 10-15 yıl içerisinde bir hayli önemli gelişme oldu. İçte ve dışta terörle mücadele: Bakın, biz terörle mücadele deyince, MHP ve terörle mücadele deyince, akla MHP’nin PKK karşıtlığı geliyor. Sanki PKK karşısında olmak sadece MHP’nin meselesiymiş gibi. MHP buna çok üzerinden, daha yüksek seviyede bakabilen bir siyasi hareket. Neden? Bir örnek vereyim: ABD'de 11 Eylül saldırıları olduğunda Genel Başkan’ın yaptığı açıklama açıktır, okunabilir. 'Terörle mücadelede senin teröristin, benim teröristim yaklaşımı yoktur.' Şüphe noktalarına işaret etmiştir ama prensip olarak terörle mücadelede devletlerin iş birliğine tam destek ve onlardan da aynı desteği beklemek suretiyle açıklamasını yapmıştır. O günlerde tabii Afganistan müdahalesi ilk hedef olarak söz konusu olmuştur. Afganistan’da Taliban rejimi kuzeyde Türk bölgelerini de hâkimiyeti altına almıştır müdahaleden kısa bir süre önce. Orada Türkiye'nin politikaları ile ABD’nin müdahalesi arasında bir örtüşme olduğunun da altını çizmenizde fayda var. Afganistan’da sivillerin hayatını kaybetmesine neden olan saldırılar konusunda Genel Başkan’ın ve MHP'nin Mecliste ve Meclis dışında çok değerli katkı ve açıklamaları bulunduğunu belirtelim. MHP açısından terör örgütleri arasında kategorik bir fark yoktur. PKK, DHKP-C, TKMPL, FETÖ. Yani terör terördür, terörist teröristtir. Terörizmle uluslararası mücadele gerekir. Millî birlikle bunun karşısında durmak gerekir. Bu anlayışla hareket etmektedir."
MHP, "ÖNCE ÜLKEM" SİYASETE YANSITARAK ORTAYA KOYMUŞTUR
Sarıkaya, MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin FETÖ ile mücadele konusunda sergilediği tutarlılığa dikkat çekerek, şunları belirtti:
"11 Ekim 2016’da FETÖ ile mücadele edildiğini belirttiği bir konuşmasında Genel Başkan, kendilerinin bunu desteklediklerini fakat FETÖ ile yapılan mücadelenin FETÖ’cülere yönelik cezrî, cebri ve yıldırıcı tedbirlerin aynısının PKK’lılara uygulanmasını da istemiş ve tutarlılık gereği bunu beklediklerini de beyan etmiştir.
Türkiye 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında da bir süre devam eden ağır bir terör saldırısıyla karşı karşıyaydı. Biz çabuk unutan bir toplumuz yani bu Sultanahmet saldırısı, Güvenpark saldırısı, Kayseri, Beşiktaş Arena saldırısı. Yani yüzlerle insanın hayatını kaybettiği, insanların kulak eşiklerinin 50 kişinin, 100 kişinin vefatını veya şahadetini artık sıradan olarak algıladığı günler. Allah muhafaza, yeniden yaşatmasın ülkemize ve milletimize. Ve ilginç suikastların Rusya büyükelçisinin Ankara'da suikasta uğraması gibi, olduğu dönemlerde MHP tavrını net bir biçimde, siyasal ayrılıkları ikinci plana atarak yani “Önce ülkem ve devletim.” anlayışını siyasete yansıtarak yaşadığı, uyguladığı siyasete yansıtarak ortaya koymuştur. MHP'nin Orta Doğu’yla ilgili meseleleri, Arap-İsrail uyuşmazlığına dair ilgisi bence hem Türk siyasal hayatı araştırmacıları tarafından hem de kamuoyu tarafından az biliniyor. Orta Doğu konusuna, Filistin meselesine ve Arap-İsrail uyuşmazlığına da hem merhum Alparslan Türkeş’in hem Devlet Bahçeli’nin ilgisi ve takibi söz konusudur. Ben burada her şeyi ifade etme imkânına sahip değilim, sizlerin affınıza sığınacağım bu noktada. Bir çalışma yaptım, Türkiz dergisi için. MHP'nin dış politikayla ilgili tutumunu, duruşunu, 'Yarım Asırlık Dik Duruş' ya da 'MHP’nin Dış Politika Tutumu' başlığıyla sizlerin istifadesine sundum, oradan da detaylı olarak okunabilecektir. Ancak sözlerimi bitirirken kısaca bazı hususlara dikkatinizi çekmek istiyorum. MHP'nin siyaseti değişmiş midir, dış siyaset anlamında yoksa Türkiye'nin izlediği dış siyaset mi değişmiştir? Buna dikkatinizi çekiyorum. Kuzey Irak’ta bir bölgesel yönetim var. Şu an Irak Anayasa’sı açısından anayasal olan yani oranın kanunlarına göre o hak verilmiş bir bölgesel yönetim. Bu bölgesel yönetim tabii 1991’den itibaren, ABD’nin özel olarak hazırlayıp getirdiği bir projenin bugünkü şekli. Geçtiğimiz yıllarda biliyorsunuz bir referandumla bağımsızlık ilanına çaba sarf etti ama bundan üç yıl öncesini düşünelim, o bölgesel yönetimin başındaki şahsın Türkiye'de gördüğü ilgi ve itibar yani Irak Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı ve Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani’den bahsediyorum. Türkiye'nin Suriye’de izlediği siyaseti düşünelim, çok büyük hatalar. Yani burada detayına girersek çok zaman alacak."
MHP'NİN YARIM ASIRLIK DİK DURUŞUNU GURUR PAYLAŞABİLİRİZ
Sarıkaya, Süleyman Şah Türbesi'nin Türkiye'ye getirilmesi meselesinde bir toprak kaybı yaşadığımızı hatırlatırken, "Bizim ruhumuzu da incittiği için bu meseleye çok da girmek istemiyorum. Bu siyasetlerden keskin bir dönüş vardır, bunu görmemek mümkün değil ve bir devlet kararı vardır ortada. Bunun devamını arzu ediyoruz. Bunun sonuç getirmesini arzu ediyoruz." diye konuştu.
Sarıkaya, zaman zaman alkışlanan konuşmasını şu değerlendirmeleri yaparak tamamladı.
"Bizim gelecek nesillerimiz açısından, vatanımızın birliği, bütünlüğü açısından bu son derece önemlidir. Referandum sürecinde MHP'nin yaptığı işaret fişeği. TASAV’ın da burada rolü olmuştur. TASAV Başkanı Aksu'ya teşekkür ediyorum, o zaman bir çalıştay toplandı bu referandum meselesiyle ilgili ve Genel Başkanı’n manifesto niteliğinde açıklamaları olmuştur ve Türk devleti referanduma karşı bölge devletleriyle, başta Irak Devleti’nin kendisiyle, İran ve diğer bölge aktörleriyle iş birliği içerisinde bu politikayı tersine çevirmiş, alaşağı etmiştir. Ordumuz sınırlarımızın ötesinde muhariptir. Bu bize bir sorumluluk yüklüyor. Sınırlarımızda bir terör koridoru projesi hâlâ devam etmektedir. Bu, fiilen Türkiye'nin Fırat Kalkanı Harekâtı ve Zeytin Dalı Harekâtlarıyla inkıtaya uğratılmış ama bütünüyle risk ve tehdit ortadan kalkmamıştır. Bunlarla ilgili olarak MHP'nin izlediği siyaset başından beri aynıdır. Siyaseti değişmiş olan siyasal iktidardır. Bu itibarla bu millî politikanın takibi her birimiz açısından hayati önemdedir ve bizleri ilgilendirmektedir. Son olarak, Türkiye'nin jeopolitik güçlük ve avantajları, Türk siyasal hayatının fırtınalı ve acılarla dolu geçmişi, Türk milletine ve Türkiye'ye karşı tarihsel ön yargı ve düşmanlıklarla hareket eden çok sayıda güçlü ve güçsüz aktör. Hem güçlüleri hem güçsüzleri vardır. Türk dış politikasını zor yürütülecek bir mesele hâline getirmekte fakat millî meselelerdeki duyarlılık düzeyi âdeta otomatik bir teyakkuz sağlamaktadır MHP'nin katkılarıyla. Bu bakımdan, tarihte pek çok örneğini görmüş bulunuyoruz bunu. Devlet Bahçeli’nin Türkiye'nin dünyadaki konumu için hedef tayin eden 'Lider Ülke Türkiye' kavramsallaştırması, Türk siyasal hayatını milletimizin geleceği açısından son derece önemlidir. Ve parti tüzüğünde yer alan barış, mutluluk ve adaletin hâkim olduğu bir dünya nizamının tesisinde ülkemizin söz sahibi olmasını sağlamak suretiyle milletimizin çağın kudretli, itibarlı ve önder toplumlarından biri yapılması fikrine dayanmaktadır. MHP'nin 50 yılında dış politika konularına ilişkin bir oynama, zikzak, çizgi bozukluğu, Türkiye'nin itibarını dışarıda zedeleyecek bir davranış, açıklama, millî konularda güç veya mevzi kaybına yol açacak herhangi bir fiil göremezsiniz, kimse göremez. Bu bakımdan, MHP’nin Soğuk Savaş’ın çalkantılı yıllarından, günümüzün bu kaotik yapısına ve sistemine kadar yarım asırlık bir dik duruşu temsil ettiğini gururla, iftiharla paylaşabiliriz."
UZUN: ÜLKÜCÜ HAREKET ARTIK SALONLARA VE MEYDANLARA SIĞMIYOR
Panel Başkanı Semih Yalçın, Sarıkaya'dan sonra sunumunu yapması için son panelist Prof. Dr. Turgay Uzun'a söz verirken, "Turgay Bey sunumunu slayt üzerinden yapacak. Zaten konusu da orada, çok net. 50 yıllık siyasi hayatımız boyunca ortaya çıkan dönüm noktalarını, kesitleri Turgay Bey bize kendi tespitleriyle birlikte nakledecek." dedi.
Konuşmasına, böyle bir organizasyonu düzenlediği için TASAV Başkanı Aksu'ya teşekkür ederek başlayan Uzun, şöyle devam etti:
"Tabii ki 50 yılda MHP nereden nereye geldiğinin belki de en somut göstergesi bu salon ve Ülkücü Hareket salonlara ve meydanlara sığmıyor. Ben hatırlıyorum, benim babam rahmetli İzmir MHP teşkilatının yöneticilerindendi ve sene sanırım 1988 ya da 1989, işte MÇP'nin yeni teşkilatlanmaya çalıştığı dönem. Babam da Türk Silahlı Kuvvetleri mensubuydu. Mensup olmasına rağmen İzmir’deki arkadaşlarıyla beraber o yokluklar içerisinde MÇP’yi ayağa kaldırmaya gayret ediyorlardı. Hatırlarım, Alsancak’ta bir küçük dükkânın âdeta tavan arası gibi bir yerinde, eklentide MÇP İl Teşkilatını kurmuşlardı. O yokluklardan bugünlere geldi ve ben tekrar, o dönemde maddi ve manevi biçimde fedakârlıklarla bu hareketi oradan buraya getiren öncesi tabii ki de önemli. Bütün mensuplarımıza teşekkür ediyorum ve ebediyete intikal edenlere de Allah'tan rahmet diliyorum. Tabii, burada benden önceki değerli hocalar biraz tarihten bahsettiler ancak ben MHP'nin 50 yıllık döneminde hangi önemli köşe noktaları, kavşak noktaları oluştu ve bunlar geleceği nasıl değiştirdi ya da şöyle diyebiliriz mesela: Olmasaydı ne olurdu? Sorusunu sorarak olaylara baktığımızda daha gerçekçi birtakım sonuçlar ortaya çıkarabiliyoruz. Hepimizin bildiği gibi, CKMP, MHP'nin öncülü oluyor ve buradaki en önemli nokta rahmetli Alparslan Türkeş’in CKMP'ye girmiş olması ve buradaki yönetimi ele almış olması Türkiye'deki milliyetçi düşüncenin bir siyasal kuruma sahip olması anlamı taşıyor. Bu çok önemli bir şey. Yani Türkiye'de milliyetçilik bu dönemde ortaya çıkmadı. Daha önceki arkadaşlarımız da söyledi, ideolojik bir geçmişi var ancak bunun bir kurumsal çatı altında temsil edilmeye başlaması, bir siyasal parti olarak mücadele etmeye başlaması çok önemli bir başlangıç teşkil ediyor. O nedenle Türkeş’in Genel Başkan seçildiği Ağustos 1965 tarihi çok önemli bir dönüm noktası olma özelliğini taşıyor. Bundan sonra ne olmuş? İşte, milliyetçi, Türkçü yapılanma Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir kurumsal çatıya sahip olmuş. Bütün Türk milliyetçiliğinin değişik varyantları ve bunları temsil eden insanlar bu parti içerisinde kendilerini temsil etmeye başlamışlar, farklılıklarına rağmen. Yani bu bir birleştirici rol ortaya koyduğunu görüyoruz."
SOL ÖRGÜTLERE KARŞI ÜLKÜCÜLER, DEVLETİ KORUMA REFLEKSİ GÖSTERDİ
Uzun, "Yine, burada Alparslan Türkeş’e 'Başbuğ' unvanının verilmesi ya da 'Başbuğ' olarak anılmaya başlaması; bu da kapsayıcı ve bütünleştirici bir etki yarattığını görüyoruz." ifadesine yer vererek, şunları belirtti:
"Özellikle, işte eski Türk hanlarının unvanı olan Başbuğ’la anılmaya başlaması hem partideki hiyerarşik güçlü organizasyonel yapının da bir tezahürü olarak bizim karşımıza çıkmaya başlıyor. CKMP’nin MHP hâlini alması ya da bir isim değişikliği; bu, sıradan bir isim değişikliği değil. Uzunca bir süredir ya da CKMP’nin hemen öncesinde başlayan ideolojik ve örgütsel değişim sürecinin son noktasını ifade ediyor. Bu noktadan sonra milliyetçi gruplar bir teşkilat deneyimine sahip olmaya başlıyorlar ve sahip oldukları ideolojiyi bu teşkilat deneyimi üzerinde yükseltme imkânı bulmaya başlıyorlar. Evet, 1960’lara geldiğimizde Türk siyasal hayatında çalkantılı bir dönem çünkü 1960’larla birlikte Avrupa'da özellikle bu sosyalist Marksist ideoloji giderek daha popüler bir hâle gelmeye başlıyor. Özellikle Avrupalı gençlik bundan derinden etkileniyor ve düzene karşı şiddet kullanmayı bir yöntem olarak seçmeye başlıyorlar ve bu hareket Türkiye'yi de etkilemeye başlıyor. Bu dönemde de irili ufaklı yıkıcı sol örgütler Türkiye'de faaliyet göstermeye başlıyorlar. Bunların amacı nedir? Bunlar düzeni değiştirmeye çalışıyorlar yani devlet düzenini kökünden değiştirerek yeni bir düzen ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu noktada MHP bir refleks geliştiriyor yani soldan gelen bir tehlike, işte Sovyetler Birliği var, Sovyetler Birliği, Çin ve diğer sosyalist rejimler Türkiye'deki sol örgütlere hem düşünsel hem de lojistik anlamda destek sağlıyorlar ve bu ciddi bir tehdit. Bir Soğuk Savaş Dönemi yaşanıyor yani bu bir varlık-yokluk meselesi ortaya çıkarınca Milliyetçi Hareket Partisi klasik siyasal parti işlevlerini âdeta bir yana bırakıyor yani siyasal parti dediğimiz zaman aklımıza ne geliyor? İşte iktidarı ele geçirmek için politika üreten ve faaliyette bulunan örgüte siyasal parti adını veriyoruz. Ancak bu noktada dediğimiz gibi, MHP işte ekonomik sorunlar, onlara çare arama vesaire, bunları bir yana bırakarak bir müdafaa ortaya koymaya başlıyor, bir millî müdafaa, devletin müdafaası. Bu nedenle Ülkücüler bunu, bu dönemden başlayarak bir Kuvayımilliye hareketi olarak nitelendiriyorlar. Yani Ülkücü Hareketin yıkıcı sol tehdide karşı devleti koruma refleksinin başlangıcını burada ortaya koyabiliriz ve bu, bundan sonraki olaylarda da bu refleks zaman zaman güçlü bir biçimde ortaya çıkmış oluyor. Evet, neden MHP burada öne çıkıyor? Zaman zaman da diğer siyasal görüşler ya da o görüşlere mensup araştırmacılar da bunu değişik biçimlerde yorumluyorlar yani diyorlar ki mesela: 'MHP bir siyasal parti değil, bir yan devlet kuruluşudur. Devletle iç içedir. O nedenle siyasal parti değildir.' Bu, tabii ki bu olayı anlamamaktan kaynaklanan bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü burada MHP bir siyasal parti, salt bir siyasal parti işlevi değil, dediğimiz gibi, bir siyasal hareket ve bu hareket zaman zaman siyasal parti olmanın gereklerini bile geriye itebiliyor."
12 EYLÜL'ÜN EN DERİN ETKİLERİ ÜLKÜCÜ HAREKET ÜZERİNDE OLDU
Uzun, "Yani burada eğer devlet ve millet söz konusu olduğunda, siyasal rekabet, hükûmet olma, işte belirli noktalara gelme gibi her siyasal partinin doğal olarak izleyebileceği hedefleri bir kenara bırakarak devletle ve milletle beraber olmayı tercih ettiğini görüyoruz." görüşüne yer vererek, şunları ifade etti:
"Burada MHP’de önemli bir nokta da ilk hükûmet olma deneyimi. Bu da partinin kuruluşundan kısa bir süre sonra gerçekleştiğini görüyoruz. 1969’da MHP adını alıyor siyasal hareket. Çok geçmeden 1975 yılında Birinci Milliyetçi Cephe hükûmetinde yer aldığını görüyoruz. MHP Mecliste 3 milletvekiliyle temsil edilirken, hükûmette iki bakanla temsil ediliyor. Bu da oldukça başarılı bir sonuç. Yani sayısal bir yansıma değil, MHP’nin sahip olduğu siyasal ve toplumsal gücün parlamentoya yansıması olarak bunu görmemiz mümkün. Bu noktadan sonra MHP devlet pratiğiyle tanışıyor yani MHP mensupları, Ülkücüler devlet kadrolarında görev almaya başlıyor. Bir devlet yönetimi tecrübesinin bu noktadan itibaren nispeten yoğun bir biçimde ortaya çıktığını görüyoruz. Nitekim Milliyetçi Cephe hükûmetlerine karşı çıkanlar en çok bunu gündeme getiriyorlar yani Ülkücüler devlet kadrolarını işgal ediyorlar. Devlette Ülkücü kadrolaşma. Neden? Çünkü bu pratiğe sahip olmasını istemiyor bir siyasal muarız, bir siyasal karşıt hareket Ülkücülerin veya başkasının bir siyasal deneyime, bir devlet yönetme tecrübesine sahip olmasından rahatsızlık duyduklarını açık bir biçimde gösteriyor. Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe hükûmetleri devam ediyor. Bu da bizi 12 Eylül Darbesi'ne getiriyor. 12 Eylül Darbesi'ni hepimiz biliyoruz. Bütün siyasal hareketlere olduğu kadar, belki daha fazla Ülkücü Hareketin de üstüne gelen bir hareket. O nedenle, işte Kenan Evren’in ünlü bir sözü var 'Bir sağdan bir soldan astık, adaleti sağladık.' diyor. Bahsettiği şeyler insandır, insanları adaletli bir biçimde öldürmekten gurur duyuyor ya da bunu bir övünç vesilesi olarak gören bir zihniyet bu. Tabii ki 12 Eylül'ün Ülkücü Hareket üzerinde çok derin etkiler bıraktığını söyleyebiliriz. Çünkü videoda da seyrettik. Rahmetli Türkeş anlatırken ne diyor: 'Biz devletin yanındaydık, devleti koruyorduk. Devleti korurken bizi, devleti yıkmak isteyen güçlerle aynı kefeye koydu.' Yani 12 Eylül'ün 'Katıştır-barıştır' stratejisi devreye koyuluyor. İşte, Ülkücü gençler ile devrimci gençleri aynı hücreye koyuyorlar. Neden? Birbirlerini bitirmeleri için. Yoksa anlaşsınlar, ortak eylem yapsınlar diye değil. Ancak tam tersi oluyor, 12 Eylül'de cezaevlerinde olan Ülkücüler hiç beklenmedik bir biçimde birbirlerini yiyeceklerine devrimcilerle ortak eylem yapmaya başlıyorlar. Neden? İşte, zulme karşı, o dönemdeki cezaevi yönetimlerine karşı, işkencelere karşı ve bu da bir refleks geliştiriyor."
GÖNÜLDEN SÖYLEDİKLERİ İSTİKLAL MARŞI ZORLA SÖYLETTİRİLİYOR
Uzun, 12 Eylül Darbesi ile ilgili değerlendirmelerde bulunurken, "Ülkücü Hareket, dediğimiz gibi yani 'Kol kırılır yen içinde kalır.' psikolojisi bu noktadan sonra 'devletle karşı karşıya gelme' psikolojisiyle sarsılıyor bir anlamda.' ifadesine yer verdi. 
"Bu, tabii ki ciddi anlamda bir hayal kırıklığı yani devlet için kendi canını feda etmekten çekinmeyen Ülkücü gençler, asker-polis şiddetiyle karşılaşıyorlar." diyen Uzun, o döneme ilişkin olarak şunları aktardı:
"Gönülden İstiklal Marşı’nı söyleyen Ülkücü gençlere zorla İstiklal Marşı söylettirilmeye çalışılıyor. Bunun psikolojik olarak harekette ciddi anlamda bir probleme neden olduğunu söyleyebiliriz. 12 Eylül cezaevi dönemi Ülkücü Harekette bir farklılaşmaya yol açıyor ister istemez. Yani bir grup, bazı gruplar diyebiliriz, burada bu travmanın altından kalkamayarak başka siyasal hareketlere doğru evrilmeye başlıyorlar veya işte depolitizasyon süreci ortaya çıktı yani siyasetten uzaklaşıyorlar. Bu tip ciddi birtakım problemlerle karşılaşıldığını cezaevleri sürecinde görüyoruz. Evet, burada yine önemli bir nokta, Ülkücü Hareket yeni kavramlarla karşılaşıyor. Belki önceden mesafeli durduğu ya da karşı olduğu kavramları kullanmaya başlıyor. Örneğin, 'insan hakları' kavramı gibi. O güne kadar Batılı hümanist söylem olarak çok beğenilmeyen kavramlar artık bundan sonra Ülkücü Hareket içerisinde daha fazla kullanılıyor özellikle cezaevleri döneminde. Neden? Çünkü insan hakları ihlalleri başlıyor, başta Ülkücü Harekete karşı. İşte zulüm karşısında direniş, insanlık onuru gibi kavramlar. Biz bunları ezbere söylemiyoruz, o dönemde yayınlanan Ülkücü yayınlardan derlediğimiz kavramlar. Örneğin, Bizim Ocak dergisi o dönemde Ülkücüler arasında çok popüler olan bir dergi. İşte, müzik eserleri çıkıyor, makaleler yazılıyor, kitaplar yazılıyor ve böyle yeni kavramlarla, harekete yeni kavramlarla bir tanışma burada söz konusu oluyor. Yine burada bir başka ayrışma, özellikle ta baştan beri, özellikle dışarıdan bakanlar Ülkücü Hareketin ideolojisinde farklı katmanların olduğunu iddia ediyorlar. Bazıları da buna karşı çıkıyor. Örneğin, bir Türkçü yapılanma var, daha dindar olan yapılanma var ya da daha İslami bir yapılanma var. Aslında bunu tümüyle yadsımak mümkün değil. Mesela 1940’lara, 1950’lere baktığımızda çok rijit, etnik yönü ağır basan milliyetçi düşünceler, hareketler olduğunu görüyoruz. Bu tip dergiler, kitaplar ve dernekler var. Ama mesela daha seküler olmayan, daha İslami niteliği ağır basan bir milliyetçiliği savunan grupların da oluştuğunu görüyoruz."
BAHÇELİ GİBİ MİLLİYETÇİ VE ÜLKÜCÜ AKADEMİSYENLER SİYASETE GİRİYOR 
Uzun, 12 Eylül dönemindeki cezaevleri sürecini anlatırken, Devlet Bahçeli ve Ali Güngör gibi milliyetçi ve Ülkücü akademisyenlerin de siyasete bu dönemde girmeye başladığına dikkat çekti.
Uzun, bu döneme ilişkin tespitlerini şöyle aktardı:
"İşte bu cezaevleri dönemi biraz bu farklılaştırmayı kristalize hâle getiriyor. Yani daha biraz görünür hâle getirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü neden? İşte cezaevlerinde insanlar farklı psikolojiler içerisinde biraz daha maneviyat ağırlıklı bir düşünce içerisine doğal olarak girdiklerini görüyoruz. Cezaevi sonrası ne oluyor? Biraz önce dediğimiz gibi, mesela değişik yollar var, bir kısmı başka partilerde yer alıyor. İşte, Anavatan Partisi kuruluyor, 'Anavatan Partisi dört eğilimi temsil ediyor' diye lanse ediliyor. Bazı eski MHP’liler Anavatan Partisine giriyorlar, DYP’ye girenler oluyor. Bazıları da siyasetten soğuyorlar. Biraz önce anlatmaya çalıştığım, işte devletle karşı karşıya gelmiş olmanın yarattığı hayal kırıklığı onları politik anlamda biraz dışarıya itiyor. Böyle olanlar da var ama önemli bir kısmı ne yapıyorlar? Siyasal harekete devam kararı alıyorlar ve bu noktada yeni siyasal oluşumlar üzerinde durmaya devam ediyorlar. Ve MÇP’nin kuruluşu, işte Muhafazakâr Parti kuruluyor o dönem ilk olarak, Mehmet Pamak Danışma Meclisi Üyesi. Daha sonra Muhafazakâr Partiden Milliyetçi Çalışma Partisine geçiyoruz. Tabii, o dönem Türkeş yasaklı. 1987’de referandumla bu liderler üzerindeki yasak kalkınca rahmetli Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanı seçiliyor. Bu, tabii ki bir yeniden oluşun dönüm noktası. Yani tekrar o kadar, işte 12 Eylül mahkemelerine, davaya, zulme, işkencelerden sonra rahmetli Türkeş tekrar Milliyetçi Çalışma Partisi yani adında 'milliyetçi' olan bir siyasal partinin tekrar başına geçmiş oluyor. Bunun da çok önemli bir dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde tabii ki Türkeş’in stratejisi, diğer siyasal partilerde yer alan, hasbelkader yer alan Ülkücüleri yıldırmadan, korkutmadan, daha bütünselci ve kapsayıcı bir politika izliyor. Mesela, başlangıçta başka partilerde yer alanları dışlamıyor. Ancak giderek 'Milliyetçilik MÇP’de yapılır.' söylemini güçlü bir biçimde ifade etmeye başlıyor ve diğer Anavatandaki ve Doğru Yol Partisindeki Ülkücüleri yuvaya çağırıyor, 'Yuvaya dön.' çağrısında bulunuyor. Bu da önemli bir dönüm noktası olduğunu görüyoruz. Tabii bu yeni bir başlangıç yani 'Yuvaya dön'le birlikte, parti yeniden ayağa kalkmaya başlıyor, yeni bir strateji geliştiriyor. Özellikle, işte Sayın Devlet Bahçeli gibi milliyetçi akademisyenler, Ali Güngör vesaire, önde gelen isimler MÇP’ye girerek burada siyaset yapmaya başlıyorlar. Bu da partide yine bir dinamizm kazandırdığını görüyoruz."
MHP ÇOK GÜÇLÜ BİR ANTİKOMÜNİZM MİSYONUNA SAHİP  
Uzun, milliyetçi ve Ülkücü akademisyenlerin bu dönemde siyasete girmesi ile birlikte MHP'nin yeniden eski gücüne kavuşmaya başladığını vurguladı. Uzun, bu döneme ilişkin tespitlerini şöyle dile getirdi:
"MHP’nin 1977’deki, en az 1977’deki gücüne tekrar sahip olmak yani konulan hedefin bu olduğunu görüyoruz ve kendi kurumsal kimliği altında siyaset yapmayı tercih ediyorlar diyebiliriz. Tabii ki bu başarılı oluyor ve nitekim 1995 Genel Seçimlerine gelindiğinde, işte bir ittifak var, MÇP-RP ve IDP İttifakı ve bu %17 civarında bir oy alıyor ve 62 milletvekilini Parlamentoya sokmaya. Evet, burada tabii o dönemde Doğru Yol Partisi-SHP koalisyonu var ve MÇP hükûmetle iyi geçiniyor ve bu da birtakım parti içerisinde sıkıntılar yaratıyor veya eleştiriler oluyor ve bu da partide bir ayrılmayı meydana getiriyor. Tabii bu da değişik biçimlerde tartışılıyor. Yani bu bir ideolojik ayrımlaşma mıdır ya da sadece örgütsel problemlerden kaynaklanan ayrımlaşma mıdır şeklinde değişik yönlerden bunlara bakanlar var açıkçası. Ancak biz onlara tekrar burada girmeyelim. Yine çok önemli bir dönüm noktası, bu da Sovyetler Birliği’nin çöküşü. Bu da tabii ki o güne kadar MHP, Ülkücü Harekete komünistlerle mücadele ediyor yani somut olarak bir devlet savunması ortaya koyuyor ve antikomünizm misyonu çok güçlü bir misyon Milliyetçi Hareket Partisinde. Diğer sağ partilerde de var ancak MHP’de çok güçlü. Çünkü işte Soğuk Savaş Dönemi var, kuzeyden Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki beklentileri, emelleri var. Buna karşı MHP çıkıyor ve Sovyetler Birliği’nin yıkılması tabii ki MHP için bir olumlu hava yaratıyor. Yani yıllardır mücadele ettiğimiz komünizm çöküyor ve bu noktada enerjisini başka yönlere aktarma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Yani komünizmle mücadele misyonunun bittiği ve bunun yerine ikame edeceğimiz yeni bir misyon ihtiyacı ortaya çıktığını görüyoruz. Evet, bu sonuçlardan ilki, dediğimiz gibi, özellikle bu esir Türkler misyonu var, esir Türklerin hürriyetlerine kavuşturulması ideali MHP’de çok güçlü bir ideal. Bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Yani Sovyetler Birliği’ni oluşturan coğrafyadaki Türkler özgürlüklerine kavuşuyorlar. Biraz önce dediğim gibi, ikinci önemli sonuç da antikomünizm misyonunun oldukça zayıflaması, âdeta ortadan kalkmış olması. Bu noktada tabii MÇP bu imkânı iyi değerlendiriyor çünkü o coğrafyada en etkin ve bilinen hareket Türkiye'de, Ülkücü Hareket. Çünkü yıllardır bunun için mücadele eden bir siyasal parti. Bu dönemde, mesela MÇP’nin oy oranı düşük ancak bu coğrafyalardaki etkinliğine baktığımızda, âdeta bir iktidar partisi gibi algılanıyor."
BAŞSUĞ'UN ÖLÜMÜ İLE TRAVMA GEÇİREN MHP'DE BAHÇELİ DÖNEMİ BAŞLADI
Uzun, MHP'nin o dönemde bir iktidar partisi gibi algılandığına dikkat çekerken, "Mesela, meşhur rahmetli Türkeş’in Bakü’de Azatlık Meydanı’nda yaptığı mitingi hepimiz biliriz. Milyonlarca kişi bozkurt işareti yaparak Türkeş’i selamlıyor yani bu basit bir olay değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında 1 milyon kişi Türkiye ile birlikte ve milliyetçi bir duygulanım içerisinde Türkiye'den gelen bir siyasal parti liderini selamlıyor." diye konuştu.
Bunun bugüne kadar ne Türkiye'de ne de başka bir ülkede görülmüş bir olay olmadığını dile getiren Uzun, şunları söyledi:
"Hiçbir yerde böyle bir örnek yok. Bu da çok önemli bir gösterge. İşte, Alparslan Türkeş’in ebediyete intikal etmesi. Tabii, bu da bir şok etkisi yaratıyor. O dönemde de MHP’ye dışarıdan bakanlar, işte 'MHP demek Türkeş demek, Türkeş öldüyse MHP de bitecek.' gibi birtakım maksatlı değerlendirmeler yapıyorlar ancak bu gerçekleşmiyor tabii ki. Çünkü MHP güçlü bir organizasyon yeteneği olan bir parti. Kısa bir bocalamadan sonra tekrar, işte Devlet Bahçeli Genel Başkanlığı seçilmiş oluyor ve Devlet Bahçeli dönemi böylelikle başlıyor. 1999’da 18 Nisan Seçimleri var, bu da yine sürpriz bir gelişme yaratıyor. Türkiye'nin ikinci partisi olduğunu görüyoruz. Yüksek bir oy oranına erişiyor ve 1977’den 1999’a yani hükûmet ortaklığından tekrar %8 oy alıyor. Neden? Çünkü MHP bir siyasal parti değil, bir siyasal hareket. MHP’nin arkasından gidecek her türlü olumsuz şartta, her şeye rağmen oy verecek kemik bir ideolojik Ülkücü kitle var. DSP’de ve ANAP da olmayan da budur. O nedenle siyasal hayattan silindiklerini burada görüyoruz. 3 Kasım 2002 Seçimlerinden bahsettik. 2007’de tekrar Meclise giriyor. Bu dönem ekonomik, sosyal problemler ve özellikle devletin geleneksel yapısının değiştirilmesi talepleri var, buna karşı MHP güçlü bir duruş gösterdiğini görüyoruz. İşte, 2010 Anayasa Referandumu var, özellikle bu Gülen cemaati taraftarlarının devlet kadrolarına sızması süreci, Ergenekon davası süreci yine bu noktalarda da MHP’nin güçlü bir duruş gösterdiğini görmemiz mümkün. Diğer konuşmacı arkadaşlarım da bahsetti, yani cemaat karşısında MHP’nin istikrarlı bir duruş gösterdiğini söyleyebiliriz diğer siyasal partilerle karşılaştırdığımızda. Önceden beri mesafeli ve kontrollü bir duruşa sahipti ve bu duruşunu devam ettirdiğini görüyoruz."
MHP'NİN SİYASETİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN DEĞERLERİYLE YÜKSELMELİ
Uzun, cemaat üyelerinin devlet kadrolarını ele geçirip Ülkücüleri geri plana ittiğini vurgularken, MHP'nin cemaate karşı duruşundan asla vazgeçmediğini ve bugün de aynı duruşuna devam ettiğini hatırlattı.
Uzun, büyük alkış alan sunumunu şu değerlendirmeleri yaparak sonlandırdı:
"Yani bu diğer hâkim politik aktörlerin aksine, MHP birçok kez Genel Başkan seviyesinde bu tehlikeye işaret ettiğini görmemiz mümkün. 15 Temmuz Darbe Girişimi. Bu da tabii ki büyük bir dönüm noktası. Bunun nedenleri tabii tartışılabilir, özellikle 2000’li yıllardan itibaren yoğun biçimde Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızan bir grup bu. Bürokratik makamları ele geçirdiğini görüyoruz. Neden? Çünkü uygun bir zemin yaratılmış olduğunu da burada söylemek mümkün. Bu darbeciler kendi halkına silah kullanmaktan çekinmiyorlar. Tabii darbelerden zarar görmüş MHP de diğer darbelere olduğu gibi, 15 Temmuz Darbesi'ne de darbe girişimine de yine güçlü bir karşı çıkış ve devlet hassasiyetiyle hareket ettiğini görüyoruz. Evet, son olarak burada yine demokratik bir duruş gösteriyor MHP ve içerisinde olmadığı hiçbir plan ve faaliyetin başarılı olamayacağı bu süreçte açık bir biçimde görülüyor. Yani MHP’ye rağmen kimse bir şey yapamaz. Bu da tabii ki Türk siyaseti, Türk demokrasisi açısından önemli bir garanti olduğunu söylememiz mümkün. Tabii bu darbe çok zarar veriyor açık biçimde ancak bu 15 Temmuz'a getiren nedenlerin de ortaya çıkarılması ve bir daha olmaması için tüm vatansever unsurların olduğu gibi, bu cenahtaki en güçlü siyasal yapı olan MHP’ye de büyük görev yüklediğini söyleyebiliriz. Evet, son cümlelerimi ifade etmek isterim. Türkiye gibi dört taraftan tehdit altında olan, iç ve dış düşmanların düşmanlıklarından hiç vazgeçmeyeceği aşikâr olan bir ülkede tavizsiz bir biçimde, millî, bağımsızlıkçı ve Türkçü bir siyasal programa sahip olan MHP’nin güçlü olması ve güçlü kalması gerekmektedir. Bu sorumluluk elbette tüm kişiler, tüm öznel çıkarlar ve beklentilerin üzerindedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çizmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri üzerinde yükselen bir siyasal programın mutlaka ve başkalarına ihtiyaç olmadan uygulanması gerekmektedir. MHP camiasının önümüzdeki süreçte bütün enerjisini bu hedefe odaklaması ve MHP’nin güçlü bir biçimde Mecliste yer almasının sağlanması millî bir sorumluluk olarak karşımızda durmaktadır."
YALÇIN: MHP'NİN 50 YILLINI ANLATAN AKADEMİSYENLERİMİZİ ZEVKLE DİNLEDİK
Panel Başkanı Prof. Dr. Semih Yalçın, daha sonra hatırlamaları bakımından salonda bulunan davetlilere her dört konuşmacının sunumlarını özetledi.
Yalçın, sunumlara ilişkin olarak şunları ifade etti:
"Dört kıymetli misafirimiz bize Milliyetçi Hareket Partisinin 50 yıllık siyasi hayatını kendi bakış açılarıyla, kendi disiplinleriyle tespite gayret ettiler. Kendilerini büyük biz zevkle dinledik.
Prof. Dr. Hanifi Macit, MHP'nin Türk tarihindeki yerine, Türk devlet geleneği içerisindeki konumuna atıf yapmak suretiyle nasıl bir siyaset şekillenmesi yaptığını izah etti. Değerlendirmesini üç başlıkta bize anlattı. Dil ve tarihsel akım üzerinden millet ve devlet kavramını bir defa daha izah etti. Türk düşünce tarihinden örnekler vererek, zihin inşasını nasıl oluşturduğunu ifade etti. Buradan hareketle, bu noktadan çıkışla Milliyetçi Hareket Partisinin misyonunun ne olduğunu tekrar izah etti. Genel Başkan’ımız Devlet Bahçeli Bey’in reel politikadaki yerini bizlere bir akademik üslupla anlattı. Ortaya koyduğu politikaların yani Genel Başkan’ımızın ortaya koyduğu politikaların önemine vurgu yaptı. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Kıymetli bir çalışmaydı.
Prof. Dr. Hilmi Demir, emek verdiği güzel bir çalışmayı bizimle paylaştı. Milliyetçi Hareket Partisinin Türk-İslam ülküsünün oluşmasında ana aktör olduğunu çok net olarak ortaya koydu. 'Türk milliyetçiliği Milliyetçi Hareket Partisiyle ete kemiğe büründü.' tespitini bizlerle paylaştı. Milliyetçilik ve ulusalcılık arasındaki o her zaman merak edilen farkı izah etti. 'Türk milliyetçiliği, Müslüman coğrafyalarda karşılık bulmaktadır.' dedi. Esasında Türk milliyetçiliğinin kendi başına bir medeniyet tasavvuru olduğunu vurguladı ki altı çizilmesi gereken bir tespit. Yine Türk milliyetçiliğinin kavramlarından bahsederek, medeniyet ile milliyetçilik arasındaki bağlantısını, yerini, konumunu ve oynadığı rolü ifade etmeye çalıştı. Ülkücülüğün kıymet hükümlerini örneklendirerek bizlere hatırlattı bir defa daha. Milliyetçi Hareket Partisinin sadece bir siyasi parti olmadığını söyleyerek, partimize farklı anlamlar yükledi; olumlu ama farklı anlamlar. Devlet Bahçeli Beyefendi'nin siyasetini ahlak ve fazilet değerleriyle eşleştirdi, çok önemli hususlardan, öne çıkarılması gereken hususlardan biriydi.
Doç. Dr. Yalçın Sarıkaya, dış politika üzerinden 'Lider Ülke Türkiye' ve 'Küresel Güç Türkiye' vizyonu genellemesi yaparak konuşmasına başladı. Milliyetçilik ile dış politika arasındaki ilişkiyi bizlere izah etti. Milliyetçi Hareket Partisinin millî meselelerde oynadığı rolü örneklerle nakletti. Merhum Başbuğ’umuzun dış politikadaki millî kavramlarda aldığı tavrı bizlere hatırlattı. Partimizin Türk dünyası hakkındaki görüşlerinden bahsetti. ABD'nin partimize nasıl baktığı hususunda elde ettiği, zannediyorum güncel bilgileri bize burada anlattı. Genel Başkan’ımızın dış politika ve küreselleşme konusundaki görüşlerini bir akademik tavırla izah etti ve 57. hükûmet dönemindeki Milliyetçi Hareket Partisinin rolünü tahlil etti. Genel Başkan’ımız Devlet Bahçeli Bey’in siyasetini, siyaset bilimi disiplini içinde değerlendirilmeli yani bunlar ders olarak okutulmalı önerisinde bulundu. Hocamıza da teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. Turgay Uzun, 50 yıllık parti tarihini önemli nirengi noktalarını kendisine düstur edinerek izaha başladı. CKMP'nin kuruluşundaki hususiyetler ve kurumsal kimliğin oluşmasıyla başladığı bu konuşmada, MHP ile Ülkücü yapılanmanın bu dönemde yani MHP’nin kurumsallaşmasıyla birlikte ortaya çıktığını ifade etti. İdeolojik yapılanmasının 1965 sonrasında cereyan ettiğini vurguladı ki burada kastettiği, zannediyorum merhum Başbuğ Türkeş Bey’in 1963’te sürgünden dönüp 1965’te CGMP’nin başına Genel Başkan olduğu dönemden sonra Dokuz Işık doktrinini 1969’a kadar hazırlaması, onun üzerinde çalışması; bunu kastettiğini zannediyorum. Yine 1960’lardan sonra Türkiye'de güçlenen sol ve Marksizm karşısında oynadığı rolü bir akademisyen gözüyle bize anlattı. Hükûmet olduğu dönemlerden 12 Eylül Darbesi'ne geçiş yaparak MC hükûmetlerini kastediyoruz, ihtilalin hareket üzerinde yaptığı tesiri, travmayı izaha çalıştı.12 Eylül sonrasında yeni kavramlarla tanıştığımızı ifade etti ki, katılmadığım bu görüşü kabullenmek mümkün değil."
BU GÜZELİM HAREKETİ BUGÜN KORUYAN GENEL BAŞKAN’IMIZ BAHÇELİ'DİR
Panel Başkanı Prof. Dr. Yalçın, panelistlerin sunumlarını özetleyip hatırlatmada bulunduktan sonra, MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile çarpıcı tespitlerde bulundu.
"Milliyetçi ve Ülkücü Hareketin doğuşundan itibaren insan hakları başta olmak üzere, insani değerlerin tümünü vardır." diyen Yalçın, salondan büyük alkış alan şu değerlendirmelere yer verdi:
"Çünkü MHP'nin, kendine ait bir fikrî, yapısı ve ideolojisiyle doğduğunu hep birlikte biliyoruz, idrak ediyoruz. Bu olgularla, bu değerlerle Milliyetçi Hareket zaten kendi başına müstakil bir siyasi harekettir değerli dostlar. Etkiye tepkiden dolayı doğmadı, bir ihtiyaçtan dolayı doğdu. Bu ihtiyaç, millî ve manevi ihtiyaçtır. Sadece hatırlatma olarak söylüyorum. 12 Eylül ve sonrasındaki öğrenci hareketlerine bir tepki olarak doğmuş bir hareket değiliz. Girizgâhta ifade ettiğim gibi, illiyetimizi Millî Mücadele’nin kuruluşuna bağladığımız bir hareketiz. Millî Mücadele  hareketi Sivas’ta bir araya geldi 11 Eylülde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurdu. Bu cemiyet daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkasına dönüştü. Cumhuriyet Halk Fırkası CHP oldu, CHP’den bölünmelerle Millet Partisi, Demokrat Parti vesair partiler oluştu 1946’dan sonra. Bunu şunun için söylüyorum: Türk milliyetçiliği fikriyatını evvel emirde Cumhuriyet Dönemi'ni ve yeni devleti kastederek söylüyorum. Evvelemirde belirli değerler üzerine oturtup da siyasi arenaya, fikrî platforma taşıyan ve buna kıymet hükümlerimizi ekleyen Mustafa Kemal Paşa’dır. Ondan sonraki dönemlerde birçok değerli isim ve fikir adamını sayabilirsiniz. Ancak bunu Milliyetçi, Ülkücü Hareketle birlikte önce cemiyetler üzerinden sonra CKMP’nin MHP’ye dönüşmesiyle Türk milliyetçiliği fikriyatını siyasi arenaya taşıyan merhum Alparslan Türkeş ve dava arkadaşlarıydı. İşte o hareket kurulduğu tarihten bu yana saldırılar altındadır. Bu güzelim hareketi bugün de koruyan Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’dir. Bu kadar açık. Milliyetçi, Ülkücü Hareketin fikrî ekseninde hiçbir dönemde sapma olmamıştır. Sapanlar şu anda aramızda olmayanlardır. Yine, Milliyetçi ve Ülkücü Hareketin siz kıymetli mensupları benden daha iyi bilirsiniz. Milliyetçi ve Ülkücü Harekette pişmanlık olmaz. Çünkü Ülkücü pişman olunacak şeyi yapmaz."
SARIKAYA: TÜRKİYE, ABD'YE KARŞI ALTERNATİFSİZ OLMADIĞINI İHSAS ETMELİDİR
Yalçın, bu değerlendirmeleri yaptıktan sonra davetlilerden panelistlere yöneltilen yazılı soruları okuyarak, Doç. Dr. Yalçın Sarıkaya'ya, "Türkiye'nin Rusya’dan aldığı S-400 hava savunma sistemlerinin ABD’nin Türkiye aleyhine uyguladığı yaptırımlarla ilgili mi?” şeklinde bir soru yöneltildiğini belirtti. Sarıkaya, bu soruya şu cevabı verdi:
"Sorunun içerisinde S-400 hava savunma sistemi sanki alınmış yani bu işlem tamamlanmış gibi anlaşılıyor. Bunu bir tashih etmek lazım, henüz bu alım gerçekleşmiş değil. Ancak sorunun ikinci kısmında ifade edildiği üzere, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye'ye karşı izlediği siyasetten uzun süredir sadece bugüne özgü bir konu da değil Türkiye'nin duyduğu bir rahatsızlık söz konusu. Kendisini dış politikada alternatifsiz olarak görmek ve öyle görünmek kadar riskli bir durum yoktur. Türkiye'nin bu düşünceyle Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı geliştirdiği alternatif politik açılımlar, bunlar bu konuyla ilgilidir. Yani soruda Türkiye'ye uyguladığı yaptırımlar bununla ilgili midir?' diyor. Evet ilgilidir. Yaptırımlar, elbette ki malumlarınız, parası ödenmiş olduğu hâlde teslim edilmeyen uçaklar söz konusudur. İki tanesi törenle çok büyük bir lütufmuşcasına geçtiğimiz günlerde iadesi yapılan. Bunlar Türkiye açısından kabul edilebilir şeyler değil. Türk milletinin hafızasında 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında uygulanan ambargoyu canlandıran, doğuran girişimlerdir. Bu bakımdan Türkiye alternatifsiz olmadığını, mecbur olmadığını, çaresiz olmadığını muhataplarına ihsas etmek durumundadır. Bu yapılırken yeni bağımlılıklar, kontrol edilemez boyutta ikili uyuşmazlıkların oluşmamasına dikkat edilmesi gerekir. Bu itibarla Türkiye'nin son dönemde Amerika Birleşik Devletleri ile yine Patriot füze savunma sistemiyle ilgili teması tamamen, bütünüyle koparmadan, bir taraftan da onu sürdürdüğünü de dikkatlerinize sunmak isterim."
YILDIRIM: CEZAEVLERİNDE KOMÜNİSTLERLE ASLA ORTAK EYLEMİMİZ OLMAMIŞTIR
Yalçın, talep üzerine salonda davetliler arasında bulunan MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Yaşar Yıldırım'a söz verdi.
Yıldırım, iki panelistin sunumlarında dile getirdikleri bir kısım tespit ve değerlendirmelere itirazının olduğunu belirtti.
12 Eylül döneminde uzun yıllar cezaevinde yatan Ülkücülerden olan Yıldırım, şunları kaydetti:
"Burada bize göre yaşanmış hadiselerden yola çıkarak iki değerli hocamızın yanlış tespitinin düzeltilmesiyle ilgili söz almış bulunuyorum.
Birincisi; hocamın 12 Eylül Darbesi'yle birlikte MHP ile AP, CHP, MSP'nin de psikolojik olarak çökertildiğini ve siyasetten uzaklaştırıldığı iddiası vardı. Şimdi burada bir hakkın teslimini yapmamız gerekir. Bu dört tane siyasi partiden sadece birisinin mensupları işkence görmüştür. İşte, en son gündemimizde olan Nurettin Soyer’in oğlu zillet ittifakının İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı adayıdır. Nurettin Soyer 100 Pol-Der'li Marksist ve Leninist polisi Mamak’ta askerî cezaevinin bulunduğu bölgedeki C-5 diye tugay disiplinine toplamış, bütün MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nın sanıklarının hepsi orada işkence görmüştür. Hepsi zulüm görmüştür. Bunlardan Bekir Bağ rahmetli olmuştur, işkencede öldürülmüştür. Bunun dışında, ne CHP'nin ne MSP'nin ne de AP'nin mensuplarına herhangi bir zulüm söz konusu değildir. Bununla birlikte, burada rahmetli Başbuğ 4 buçuk cezaevinde yatmıştır. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası çok uzun süre devam etmiştir. Başbuğ’dan sonra en uzun yatan 8 ayla Necmettin Erbakan’dır. Bununla birlikte, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel iki kere gözaltına alınmıştır. Daha sonra Ecevit yazdığı bir yazıdan dolayı Ulucanlar Cezaevi'nde yatmıştır. Yani 12 Eylül MHP ve Ülkücülerin üzerinden silindir gibi geçmiş, onun dışında da kimseye bir şey olmamıştır. Bu böyle biline. Ayrıca Ülkücülerin komünistlerle birlikte ortak eylem yaptığı söylendi. Cezaevinde Ülkücüler ile komünistlerin, Marksist-Leninistlerin ortak eylem yaptığıyla ilgili hocamdan maalesef duymak istemediğimiz bir şey duydum. Şimdi, bizim çok iş geldi geçti başımızdan, burada şahitleri de vardır. Daha hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir mekânda, hiçbir eksi veya artı şartlarda komünistlerle iş birliği yapmadık, ortak eylem yapmadık, ortak tavır koymadık. Bu da böyle bilinsin. Sadece Mamak Askerî Cezaevi'nde komünistler bize 'Biz açlık grevi yapacağız.' dediler. Bizden de istedikleri şuydu: 'Bize engel olmayın.' Nasıl engel oluruz? Açlık grevi, o zaman bir hafta, on günü geçtiği zaman elindeki kötü bir şişle hepsini öldürürsün. 'Bize dokunmayın.' dediler. Biz sadece onlara dokunmadık ama kavga, dövüş devam etti. Fakat biz bunlara açlık grevinde dokunmadık, sadece öldürmedik yani. Ama ortak eylem yapmadık. Bu süreçler devam ederken, Avrupa İnsan Hakları temsilcileri Ankara'ya Mamak Askerî Cezaevi'nde hükümlüler ve tutuklularla görüşmeye geldiler. Bizim bundan haberimiz oldu. Biz, o günkü şartlarda pazartesi, çarşamba ve cuma günleri mahkemeye çıkardık. Mamak Askerî Cezaevi'nin içerisinde bulunan mahkemeye çıkardık. Mahkemede haberimiz oldu. Dedik ki 'Ne yapacağız? İnsan Hakları Heyeti gelecek, bize bu cezaevinde işkence ve kötü muamele yapılıp yapılmadığını soracaklar.' Böyle bir rapor hazırlama var. Ve orada bir karar aldık. Bu kararı da bunların yüzüne söyledik. Her koğuştan ikişer tane, daha çok saf, samimi, çok fazla lider konumunda olmayan kişiler soldan ve sağdan, idareye çağrıldı. İşte bugünün Rot’u var ya, bu meşhur Alman parlamenter, o gün daha ilk parlıyordu o, onlar geldiler. Mamak Askerî Cezaevi'nde milliyetçi, Ülkücü ve devrimci komünist davasından yatanlar dâhil hepimize sordular. Bütün koğuşlardan topladıklarına 'Size ne yapıyorlar?' Orada komünistler şikâyetçi olmuşlardır. 'Bizi dövüyorlar, sövüyorlar, görüşçülerimizle görüştürmüyorlar, yemeğimiz şöyle kötü.' Benzeri birçok şikâyette bulunmuşlardır. Bizim arkadaşlarımız, alınan karar gereği Avrupa'dan gelen bu İnsan Hakları Heyetine şunu demiştir: 'Devlet bizim devletimizdir, söver de döver de. Size ne, bu sizi ilgilendirmez.' Biz devletten çok zulüm gördük, devlet adına bize çok zulmedildi. Arkadaşlarımız şehit edildi, çok zulüm gördük ama biz devlete küsmedik. Devlete arkamızı dönmedik ve devleti kimseye şikâyet etmedik. Ülkücü hareketin temeli budur. Türk devletini hiç kimseye şikâyet etmedik. Komünistlerle ve devrimcilerle de iş birliği yapmadık, Allah da yapmayı nasip etmesin. Benim söyleyeceğim bu kadar."
MACİT: BU COĞRAFYADA KAVGA VE MÜCADELE HER ZAMAN DEVAM EDECEKTİR
Panel Başkanı Yalçın, salondan yazılı bir soru da Prof. Dr. Hanifi Macit'e geldiğini belirterek, cevaplaması için kendisine söz verdi:
Macit, şunları söyledi:
"Malumunuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmuş olduğu coğrafi mekân hem en büyük talihimizdir hem de bir taraftan da talihsizlik olarak da değerlendirilebilir. Bu, coğrafyamızla aramızda bir duygusal mesafeden kaynaklanmıyor, küresel ölçekte kültürel coğrafyalara geçiş bölgesi olduğumuzdan dolayı ister Orta Doğu ister Asya isterse Türk dünyasına ilişkin geliştirebileceğiniz her türlü politikada Türkiye merkez olmak durumunda. Bu açıdan baktığımızda, bu coğrafyanın mensubu olan Türkler olarak bizlerin Millî Mücadele’yi sonlandırma gibi bir durum da söz konusu değil. Bu coğrafya her zaman tırnak içerisinde söylüyorum, yanlış anlaşılmasın kavga ve mücadelenin kader olduğu bir yerdir, bu devam edecektir."
Prof. Dr. Turgay Uzun da Yaşar Yıldırım'ın açıklamalına karşılık, "Yaşar Bey’e teşekkür ediyorum katkıları için. Ancak bir yanlış anlama oldu sanırım orada. Şimdi, depolitizasyon süreci 12 Eylülün planlı bir biçimde ortaya koyduğu bir süreçtir, doğru mu?" diye sordu.
Yıldırım, "Doğru." deyince Uzun, "Bütün siyasal partileri kapattı mı? Kapattı. Benim kastetmek istediğim budur. Mesela, Adalet Partisini kapattı Büyük Türkiye Partisi kuruldu. Büyük Türkiye Partisini kapattı, DYP kuruldu…" şeklinde konuştu.
Yıldırım'ın, "Niye yani?" sorusuna karşılık Uzun, şunları kaydetti:
"Bakın, ben siyaset bilimciyim. Ben Türk milliyetçisiyim ve MHP üzerinde doktora tezi yazdım. Kendime burada bir paye elde etmek için bunu söylemiyorum. Akademisyenler de farklı düşünebilirler. Siz de farklı düşünüyorsunuz. Ancak ben burada, hani ciddi bir farklılığımız olmadığını söylüyorum. Zaten biz aynı cenahtayız yani, tamam mı? Son olarak, cezaevlerindeki ortak eylemden kasıt şudur: Yani hep beraber bir araya gelmişler de eylem yapıyorlar değil, öyle bir şey zaten mümkün değil. Burada, işte Mamak Cezaevi'ndeki Ülkücüler cezaevi müdürüne karşı protesto eyleminde bulunmadılar mı? Benim baktığım kaynaklarda bulundular ve orada devrimci komünistler de bulunuyordu. Yani bunlara siyaset bilimci literatüründe 'Paralel eylem.' deniyor. Nedir? Farklı amaçlar var ama nitelik itibarıyla aynı şey, nitelik itibarıyla tamam mı? Yani ortak amaca yönelik bir eylem burada yoktur. İşte Selçuk Duracık, Halil Esendağ, bunların idamı var, bunlara karşı tepkiler ortaya çıkmıyor mu? Bunlar benim abim yani Manisalıdır, hemşerim."
Yıldırım ve Uzun arasında bir süre devam eden bu diyaloğun ardından Yalçın, "Turgay Bey’e de teşekkür ediyoruz, açıklayıcı oldu, maksat hasıl oldu. Öncelikle TASAV’a tekrar teşekkür ediyoruz. Bizi Milliyetçi Hareket Partisinin Doğuşunun 50. Yılında bir araya getirdi. Milliyetçi Hareket Partisi tarihine şöyle üstten de olsa bu zaman dilimi içerisinde göz atma fırsatını bulduk." diyerek panele son verdi.
Panel sonrasında MHP Genel Başkan Yardımcısı ve TASAV Başkanı İsmail Aksu, Panel Başkanı ile tüm panelistlere ayrı ayrı sertifika takdim etti.
BAHÇELİ TASAV'IN MAKALE YARIŞMASI ÖDÜN TÖRENİNE KATILDI
TASAV tarafından "Kuruluşunun 50. Yılında MHP ve Türk Milliyetçiliği" konulu makale yarışmasının ödülleri sahiplerini buldu. Ödül törenine, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de katıldı. Bahçeli, tören öncesinde kuruluşundan bugüne MHP'nin fotoğraflarının yer aldığı sergiyi gezdi. MHP Genel Başkan Yardımcısı ve TASAV Başkanı İsmail Faruk Aksu, törende yaptığı konuşmada, MHP'nin tarihçesine ilişkin bilgi verdi. Aksu, şunları kaydetti:
"Türk siyasi hayatında tartışılmaz vatan ve millet sevdası, yıkılmaz ilkeleri, sarsılmaz imanı ve şerefli mazisiyle, Türk milletinin haklı iftihar vesilesi olan MHP'nin, nadir siyasi partinin erişebileceği anlamlı bir gününde 'Kuruluşunun 50. Yılı' münasebetiyle düzenlediğimiz 'MHP' konulu etkinliklerimize, hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz. TASAV olarak; Türk milliyetçiliği davasının siyasi kutbunun kutlu yürüyüşünün bu noktasında sizlerle olmaktan dolayı son derece mutluyuz. Hatırlanacağı gibi, 1948’de Millet Partisiyle başlayan doğuş, CMP ve CKMP ile adım adım MHP'ne ulaşmıştır. 9 Şubat 1969’da, yüreğinde vatan ve millet sevgisinden başka hiçbir kaygı olmayan tertemiz vicdanların, al bayrağın yanına üç hilali sancak yaparak Adana’da başladıkları yolculuk, şeref ve gurur dolu elli yılı geride bırakmıştır. MHP'nin Kurucu Genel Başkanı Başbuğ'umuz Alparslan Türkeş, 'Türk milletinin büyük ve şanlı mazisine layık bir istikbal meydana getirme davası.' olarak ifade ettiği Türk milliyetçiliği davasını 'Türklük gurur ve şuuru ile İslam ahlak ve faziletini' aynı potada eriten bir manevi temele dayandırmıştır. Türk siyasi hayatında önemli sorumluluklar üstlenmiş olan MHP, fikrî ve siyasi, çetin imtihanlardan geçmiş, karşılaştığı engelleri, uğradığı ihanetleri aşa aşa bugünlere gelmiştir. Siyasetinin merkezine hep 'Türk devletini ve Türk milletini ilelebet yaşatma ülküsünü' koymuş, bu anlayışla da ülkemizin istikrarına, demokrasinin gelişip kurumsallaşmasına ve milletimizin refahına katkı sağlama gayretinde olmuştur. Başbuğ'umuz Alparslan Türkeş’in yüksek ülkü ve idealleri, liderimiz Devlet Bahçeli’nin 'Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben.' düsturuyla, emin ve ehil ellerde, samimi yüreklerde yaşatılmakta, daha yükseklere taşınmaktadır. TASAV olarak, 'Kuruluşunun 50. Yılında MHP' konulu panel ile; MHP’nin kutlu misyonu, kuruluş ve gelişimi, kuruluşundan günümüze Türk siyasi hayatındaki anlamı ve önemi; Türk demokrasisine katkıları, Türkiye’nin siyasi ve sosyal gelişimindeki rolü ve gelecek öngörüsü ile medeniyet tasavvurunu konuşmayı ve gelecek nesillere aktarılmasına katkı vermeyi istedik. Bu amaçla düzenlediğimiz panelimizi çok değerli bilim insanları; Prof. Dr. Edip Semih Yalçın, Prof. Dr. Hilmi Demir, Prof. Dr. Hanifi Macit, Prof. Dr. Turgay Uzun ve Doç. Dr. Yalçın Sarıkaya Beylerin katkılarıyla ve geniş bir katılımla öğleden sonra gerçekleştirdik. Huzurunuzda kendilerine şükranlarımı sunuyorum. Panelle birlikte konusunda uzman çok değerli, bilim insanlarımızın katkılarıyla TASAV olarak çıkarmakta olduğumuz 'Düşünce Dünyasında TÜRKİZ' dergisinin 50. yıl özel sayısını hazırladık. Bu özel sayımıza katkı veren değerli yazarlarımıza da teşekkür ediyorum."
Konuşmaların ardından makale yarışmasını kazanan 5 kişiye ödülleri, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından verildi.
Buna göre, birincilik ödülüne, "Demokratik Milliyetçilik Bağlamında MHP'nin Soğuk Savaş Sonrası Dönem Dış Politika Analizi" makalesiyle Mehmet Şahin, ikincilik ödülüne "Türk Milliyetçiliğinde Devlet Anlayışı ve Siyasal Hayatın Gelişiminde MHP'nin Etkisi" makalesiyle Abdullah Cüneyt Küsmez, üçüncülük ödülüne "Türk Gençliğinin Yetiştirilmesinde ve Millî Bilinç Kazanmasında MHP'nin Rolüne İlişkin Bir Saha Araştırması" makalesiyle Yeliz Özkan, mansiyon ödüllerine ise Göktürk Yılmaz ve Fevzi Fırat Gözüyeşil layık görüldü.
TASAV Başkanı Aksu, tören sonunda MHP Genel Başkanı Bahçeli'ye plaketle 50. Yıl Almanağı ve Türkiz dergisinin 50. yıl özel sayısını armağan etti.